Ağzımdan Yel Alsın

Uyandım. Uyanamadım. Uyandım…
Kulaklarımı delici, içime işleyici
bir makine sesi yastığa değen yanağımı
titretiyor. Sanki motorun bir
parçasıymışım gibi. Uyuyamıyorum.
Sağa dönüyorum, sağ pedalımı çalıştırıyorlar.
Sola dönüyorum, sol düğmeme
basıyorlar. Bir makine oluyorum
ve uyuyamıyorum. Makineler
uyuyamaz. Sadece çalışmadıkları
vakitlerde gözleri kapalı dururlar.
Kalktım. İnsan olmaya zorladım
uzuvlarımı. Makine olmak, hoşuma
gitmedi. Pencerenin perdesini açtım
hemen. Israrıyla, beni bir parçası haline
getiren makineyi aradı gözlerim.

Acaba ne için çalışıyordu bu
makine?
İnsanlar çoğu zaman ne için
çalıştıklarını bilmezler, ama makineler
bilir. Sabah vakti bir makineye
dönüştüğüm için, ben de dolaylı
yoldan ne için çalıştığımı bilmek
istedim haliyle. Dışarı baktım, mezarlık tıraş
olmuş. Mezarlar, mezar taşları ortada. Söz
konusu makinemiz mezarlığın uzayan, çiçeklenen
otlarını biçmiş.
Ne yalan söyleyeyim, ürktüm! Günlerdir
her sabah gördüğüm o çalılı mezarlık, böyle
kendini tamamen su yüzüne çıkarınca ürktüm.
Mezarlar çıktı su yüzüne, ölüler çıktı
yeryüzüne.
Toplu bir arkadaş grubuyla karşılaşmışım
gibi, ölümle karşılaştım!
*
Makine ses çıkarmaya devam ediyordu.
Bir adı var onun: Çim Biçme Motoru. Çift
isimli, tek soyadlı…
Annesi, doğduğunda adı “Çim” olsun diye
çok istemiş. Bir de yanına, ayıp olmasın diye
dedesi Biçme’nin adını eklemişler. Malumunuz,
bir gelenektir motorlarda; çocuğuna,
babanın ismini koymak…
Annesi, büyütürken yavrusunu hep kırlarda
hayal edermiş ama ne yazık ki Çim, bugün
şu mezarlıkta iş görüyor.
Mezarlık, motorlar için pek de hoş görülmeyen
bir mekân. Motor burada, ölülerin
uzayan çimlerini biçiyor. Kesiyor, kopartıyor
onlardan çıkan fazla şeyleri.
Ölüler, ölünce bazı işlerini göremez hale
gelirler. Yatmaya başladıkları günden beri; bir
türlü göçmeyen kederleri, alamadıkları nefesleri,
günahları uzayıp gider.
Çok da hâl hatır sormaz, yaşayanlar onlara.
Yaşayanlar, ölülerden biraz çekiniyorlar galiba.
Oysa kokladım baktım, onların çim kokusuyla
bizim bahçelerimizin çim kokusu aynı. Ölü
çim kokusu… Hiçbir fark yok.
Ama yine de çekiniyoruz işte, ne bileyim.
Ölmüş onlar. Bizim gibi halleri yok onların.
Kan akmıyor damarlarında, deli kan, gözleri
toprağa karışmış onların. Ama sırf böyle diye,
onlardan çekinmek olur mu? Ayıp.
Bir gün öldünüz ve sizi bir yere yatırdılar.
Yanınızdan geçenler size korkulu, kaçamak
bakışlar atıyorlar, çekiniyorlar size uzun uzun
bakmaktan. Tamam, ölmek öyle çok da güzel,
harika bir şey olmayabilir yaşayan biri için
ama çok da kötü değil aslında ölen için.
Ama ben de, yine de, bir ürktüm işte pencereyi
açıp mezarlıkları öyle dımdızlak ortada
görünce.
*
Bilinçaltım, onlara benzemekten korktu.
Hani şu Freud’un bilinçaltı var ya, yüzümün
ardındakiler, beynimin en içinde eski zamanlardan,
anlardan kalan şeyler işte. Ölülere
benzemekten uzaklaştırdılar beni.
Hayatın gerçeğini kimse, hiçbir şey vurmuyor
suratımıza, belediyeler bile.
Ölüleri alıyorlar, şehrin uzaklarına, evlerimizin,
gözlerimizin, nefeslerimizin uzaklarına götürüyorlar.
Oysa ben ölsem, evimin bahçesine,
sitemin içine, sokağımın kenarına gömülmek
isterdim. Bir ölü olduğum için uzaklara götürülmek,
dışlanmak, dokunurdu bana. Kırılırdım
herkese. Bir ölünün ahını alırdınız valla.
Ne korkunç şey, bir ölünün ahını almak!
* İşte ben de sırf bu merhum ölülerimizin
ahını almamak için çıktım balkona. Pencereden
bakmak yerine, balkona çıkıp selam
duracaktım karşılarında.
Sonuçta ölmek denen bu “zahmetli iş”i
başarmak her yiğidin harcı değil.
Balkona çıktım, terlikleri giyip tam tırabzanlara
yaslanacaktım ki…
Aman Allah’ım, bir böcek! Korktum, ürktüm,
tiksindim.
Ölülere selam duramadan içeri girdim,
kapıyı da sımsıkı kapattım. Ve düşündüm.
Böceklerden daha çok ürkmüştüm, daha çok
korkmuştum.
Ölülerden korkmam, böceklerden korkarım.
Ölülerden korkmam, yaşayanlardan korkarım.
Üstüme atlarlar, ısırırlar, bir sürü iğrenç
şeyi beraberinde getirirler böcekler.
Oysa bir ölü, sadece yatıp durur. Bir zararı
dokunmaz kimseye. Ama haksız bir pay biçilmiş
onlara, korku dünyasında. İnsan, geceleri
bir mezarlık gördü mü korkar, ölüler geceleri
kalkıp gezermiş diye. Eğer ayağa kalkabilseydi
bir ölü, gündüz de kalkmak istemez miydi?
Şöyle gelip bir iki çay içmek yaşayanlarla, iki
kelâm etmek sizinle…
Kötü niyetleri yoktur ki onların, kendi diyarlarında
canları sıkılmıştır belki. Bilemeyiz
ki, hiç ölmedik. Ama haklarında hiçbir şey bilmediğimiz
insanlardan öyle bilmeden çekinmek,
korkmak doğru mu? Ayıp. Ne olduğunu
bilmiyoruz ölmenin.
Belki de ölmek, uzayan çimlerinin her yıl
biçilmesini, heyecanla beklemektir. Belki de
ölmek, başına gelip de dua edilmesini, o duayı
edecek olanı, merak etmeye başlamaktır.
Ölmek, güzel çiçeklerin kökleriyle muhabbet
etmek, tiksindiğimiz böcekleri gerçekten
tanıma fırsatı bulmaktır belki de!..
*
Yine bilinçaltımın dürtüsüyle irkiliyorum:
– Sus, sus… Deminden beri ölü, ölü, ağzından
yel alsın!
Yel, gelip alır ağzımdaki “ölü” kelimesini,
fakat alamaz ölümümü benden, gün ortasında.
Otobüslerdeki kırmızı “DURACAK” yazısı
gibi, apaçık yazmıyor mu hepimizin alnında:
“ÖLECEK”.
İşte bu yüzden belki de, bir makinenin içinde
değil de, bir insanın içinde olduğun için;
Mezarlıklar önünde durmaktan korkma
ruhum.

dd-35-suheylaabanoz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir