Ama Hangi Süleyman Şah?

OSMANLI’NIN HALEP VE
SURİYE VİLAYETLERİNE
ZİYARETLER
İç savaştan önce, iki ülke arasındaki
sınırın neredeyse kaldırılma
noktasına gelindiği huzurlu
zamanlarda Suriye’ye iki defa gitmiştim.
O yıllarda çok sayıda tur
otobüsü her gün Gaziantep’ten
hareket eder, Kilis’ten geçerek
Öncüpınar Sınır Kapısı’ndan Suriye’ye
giriş yapardı. Tur otobüsleri
genelde Halep, Hama ve Humus
güzergâhını takip eder ve nihayet
Şam’a varırlardı. Halep’teki büyük
kapalı çarşıda ve Şam’daki Hamidiye
Kapalı Çarşısı’nda hiç dil
problemi çekmeden alışverişinizi
rahatça yapardınız. Selçuklu ve
Osmanlı eseri camiler, saat kuleleri
ve diğer binalar arasında,
başka bir ülkede olduğunuzu çoğu
zaman unuturdunuz.
Benim ikinci gidişimde yaptığım
gibi Şam’dan da güneye inip
Süveydâ şehri yakınındaki Busrâ
kasabasını da ziyaret edebilirdiniz.
Peygamber Efendimizin çocukken
amcasının ticaret kervanı
ile konakladığı kervansarayı ve yakınında
yer alan Rahip Bahîrâ’nın
manastırında, 1400 küsur sene
öncesine gider, sanki onunla aynı
mekânda buluşur ve bunun doyumsuz
hazzını yaşardınız.
Bahsettiğim bu yaygın güzergâh
dışında Karakozak’taki Süleyman
Şah Türbesi’ni içine alan
turlar da mevcuttu. Ne yazık ki biz
böyle bir Suriye turu planlarken iç
savaş çıkıverdi. Daha önce ziyaret
edip namaz kıldığımız Halep’teki
Ulu Camii ve Humus’taki Halid
bin Velid Camilerinin top mermileriyle
tahrip olduğu haberleri peş
peşe geldi, yüreğimiz dağlandı.
İÇ SAVAŞ SIRASINDA
SÜLEYMAN ŞAH
TÜRBESİ
Türkiye-Suriye sınırından 37
km içerideki Karakozak Köyü yakınında,
Fırat’ın doğu yakasındaki
10 dönümlük küçük bir yarımadada
bulunan Süleyman Şah Türbesi, 4
yıldır süren iç savaş sırasında pek
çok kere gündeme geldi. Türbenin
ve yanındaki Saygı Karakolu’nun
önceleri Esed güçlerince, son zamanlarda
da IŞİD militanlarınca
ateş altına alınacağı haberlerini sıkça
duyduk. Orada görevli askerlerimizin
hayatından milletçe endişe
duyduk. Ancak devlet yetkililerimiz
her defasında bu iddiaları reddettiler. Oradaki
askerlerimizin sağ ve selamette
olduğunu, belli zamanlarda yapılan asker değişimi
ve lojistik destek bakımından hiçbir
sıkıntı bulunmadığını beyan ettiler.
Bu beyanlara rağmen kimsenin içi rahat
değildi. Muhatap alınacak bir devletin bulunmadığı,
çeşitli terör gruplarının cirit attığı
bir bölgede, hem bizim için manevi değeri
yüksek bir türbe hem de onu koruyan karakoldaki
askerlerimizin hayatı tehlikedeydi.
Ayrıca böyle bir saldırının olması durumunda,
devletimizin savaş ortamına çekilerek
sonunun neye varacağı belli olmayan bir maceraya
sürüklenme ihtimali de çok yüksekti.
ŞAH FIRAT OPERASYONU
Sonunda 22 Şubat 2015 Pazar sabahı
Türkiye bir operasyon haberiyle uyandı.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Süleyman Şah Türbesi’ndeki
karakolda bulunan 38 personel ile
türbede bulunan Süleyman Şah ve iki muhafızının
naaşının Türkiye’ye getirilmesi için
Suriye’ye girmişti. Şah Fırat ismi verilen
operasyonda 572 askerin yanı sıra Şanlıurfa’daki
20. Zırhlı Tugay’a bağlı M-60 A3 tipi
50 adet tank ile birlikte sınırda devriye görevi
yapan F-16 uçakları görev almıştı. O sabah
07:48’de Genelkurmay Başkanlığının internet
sitesinde yayınlanan haber şöyleydi:
Uluslararası Antlaşmalar ile Türk toprağı
olan Süleyman Şah Saygı Karakolu’ndaki
manevi değeri yüksek ecdat yadigârı emanetler,
Suriye’de ortaya çıkan güvenlik sorunları
ve askerî zaruretler nedeniyle, haklarımız
saklı kalmak üzere geçici olarak yine
Suriye topraklarında bulunan Suriye Eşmesi
Köyüne taşınmak üzere getirilmiştir. Geride
değerli emanet bırakılmamıştır. Suriye
Eşmesi’nde naaşın nakledileceği bölge birliklerimiz
tarafından kontrol altına alınmış,
bayrağımız göndere çekilmiştir.
“Şah Fırat” Operasyonu sırasında herhangi
bir çatışma yaşanmamış, başlangıç
evresindeki intikal esnasında bir personelimiz
geçirdiği bir kaza sonucu şehit olmuştur.
Devletleri yönetenlerin en önemli görevi
devleti savaşlardan uzak tutmaktır. Tarihteki
çok sayıda örneği gibi dünyanın çeşitli
yerlerinde bugün yaşanan savaşların, bölge
insanlarına ne acılar çektirdiğini bizzat
müşahede etmekteyiz. Bu bakımdan Şah
Fırat Operasyonu, Türkiye’yi savaşa çekerek
gelişmiş ülke olma yolunda kazandığı
ivmeyi durdurmak, eski haşmet ve satvetine
tekrar erişme amacının önünü kesmek
isteyen düşmanlarımızın elindeki önemli
bir kozu boşa çıkarmıştır. Dolayısıyla başarılı
bir askeri harekât olduğu gibi aynı zamanda
mükemmel bir siyasi manevradır.
KÜÇÜK BİR KALENİN PEŞİNDE…
Birinci Dünya Harbi’nden sonra kaybedilen
büyük toprak kayıplarından sonra
Fransızların idaresindeki Suriye’de bir
kalenin Türk toprağı sayılması için ayrı
anlaşmalar yapılmıştı. Osmanlı Devleti devam
etmekte ve tahtta Sultan Vahideddin
Han bulunmaktaydı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da
“Düşmanların elinde esir bulunan
padişahımız efendimiz hazretlerini ve işgal
altındaki şehirlerimizi kurtarmak” davasıyla
toplanan TBMM’nin Hariciye Vekili
Yusuf Kemal Bey ile Fransa hükümeti özel
temsilcisi Henry Franklin-Bouillon tarafından
20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara
İtilafnamesi’nin 9. maddesi şöyleydi:
Sülâle-i Osmaniyye’nin müessisi Sultan
Osman’ın büyük pederi Süleyman Şah’ın,
Caber Kalesi’nde kâin ve Türk Mezarı namıyla
maruf merkadi, müştemilatıyla beraber
Türkiye’nin malı olarak kalacak ve
Türkiye orada muhafızlar ikame ve Türk
bayrağı keşide edebilecektir.
Aslında Fransızlara teklif edilen Suriye sınırı
Caber Kalesi’ni içine alacak şekilde çizilmişti.
Ama Fransızlar bu teklifi geri çevirdiler
ve Suriye toprakları içinde sadece bu küçük
kalenin Türk toprağı sayılmasını kabul ettiler.
Devlet 4-5 sene içinde milyonlarca kilometrekare
toprağını kaybetmişken Caber
Kalesi’nin içinde bulunduğu 8797 metrekarelik
bir toprağın peşine neden bu kadar
ısrarla düşüldü dersiniz? Tabii ki o kalenin
bedenlerinde, vefatından 700 yıl sonra bile
hâlâ onun neslinden bir padişahın tahtta
olduğu, Osmanoğulları’nın atası Süleyman
Şah’ın mezarı olduğu için. Yoksa orada yatan
Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu
Süleyman Şah olsaydı, böyle bir
pazarlığa girişilmezdi. 700 yıllık böyle güçlü
bir kabul varken, Caber Kalesi’nde yatan
kişinin Kutalmışoğlu Süleyman Şah olduğu
hiçbir kaynakta yer almazken, dahası orada
yatanın Sultan Osman Gazi’nin dedesi olduğu
pek çok kaynakta yer almışken bu konuda
neden şüphe edilir anlamak zordur.
BUYURUN AŞIKPAŞAZÂDE’Yİ
DİNLEYELİM…
Her devirdeki Osmanlı tarihçilerinin,
eserlerinde kendisine atıf yapmakta yarıştıkları
en önemli eserlerden biri şüphesiz ki
Aşıkpaşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osman’ıdır.
Kendisi 14. asrın sonlarında doğmuş, Sultan
İkinci Bayezid Han devrinde yüz yaşını
aşmış bir halde vefat etmiştir. Asıl önemlisi
eserinin Yıldırım Bayezid Han’a kadar olan
bölümünü, Sultan Orhan Gazi’nin imamı
İshak Fakih’in oğlu Yahşi Fakih’in kaleme
aldığı Menâkıbnâme’den faydalanarak yazmıştır.
Bu hususu kendisi eserinde ifade
etmektedir. Ne yazıktır ki Yahşi Fakih’in
Menâkıbnâme’si günümüze ulaşmamıştır.
Şimdi Aşıkpaşazâde Süleyman Şah’ı nasıl
anlatmış bir bakalım:
… Osman Gazi’nin dedesi Süleyman
Şah’dır. ….. Süleyman Şah Gazi’ye elli bin göçer
Türkmen ve Tatar evin koşdular, geldiler.
Erzincan’dan yürüdüler, Rum Vilayeti’nde
altı yıl mikdarı durdular. Süleyman Şah Gazi
hayli bahadırlık etti. Yine Türkistan’a azmetti.
Vilayet-i Haleb’e çıkdı. Andan Ca’ber
Kal’ası’na vardı. Diledi ki Fırat Irmağı’nı öte
geçe. Atını suya tepdi. Önü yar idi. Atı sürçdü.
Süleyman Şah Allah rahmetine kavuşdu.
Çıkardılar. Ca’ber Kal’ası önünde defnetdiler.
Şimdiki demde âna Mezar-ı Türk derler. …
SOLAKZÂDE NE DİYOR?
Aşıkpaşazâde’nin bu ifadeleri kendinden
sonraki pek çok tarihçi tarafından tekrar
edilmiştir. Onlardan biri olan Solakzâde
de 17. asır tarihçisi olup yazdığı eserin Osmanlı
tarihçileri arasında ayrı bir yeri vardır.
Bir de ona kulak verelim:
… Cengiz-i fitne-engîzin zulm ü fesadı
ol etrafa dahi sirayet idicek ittifakla bilad-ı
Rum’a müteveccih olup Caber Kal’ası önünde
cari olan nehr-i Fırat’dan geçmek istediklerinde
serdarları olan Süleyman Şah ibn Kaya
Alp cümleden ileri at sürüp suya uğrayınca
meğer suyun önü uçurum imiş. Battığı yer
geçidleri olup gark olmuşlardır. Müteallakatı
filhâl cism-i latîfin çıkarup Caber Kal’ası
önünde defneylediler. Su geçid virmiyecek
dâr-ı cihandan geçdi. Ecelin şerbetin ol nehrin
içinden içdi. Kendi evladı hemân bir kefen-i
nurânî gördiler. Su âna bir hil’at-i mâî biçdi.
Hâlâ mezar-ı pür-envarları ziyaretgahdır. At
sancılansa etrafın devr itdürüler. Sakin olur.
Mücereebdür. Mezbur Süleyman Şah’ın dört
nefer evladı kalmışdır: Biri Sunkur Tekin ve
biri Gündoğdu, biri Ertuğrul Gazi ve biri dahi
Dündar-ı dindardır. …
VE NİHAYET
AHMED CEVDET PAŞA…
Ahmed Cevdet Paşa’nın tarih ilmindeki
dirayetini kim inkâr edebilir, değil mi? 19.
asırda yetişen bu büyük devlet adamı, hukukçu
ve tarihçi, çok sayıda eseri arasında,
meşhur Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ
kitabında şöyle yazıyor:
Azerbaycan meraları ise Kayıhanlı kabilesinin
hayvanatını idareye kâfi olmadığından
Süleyman Şah 626 senesinde (Miladi
1228/1229) kablesiyle birlikte oradan hareket
eyleyerek Elbistan tariki ile Haleb diyarına
inip Rakka muzafâtından olan Caber
Kal’ası kurbunda nehr-i Fırat’ı geçerlerken
geçit yerini bilmediklerinden Süleyman
Şah’ın atı bir uçuruma düşerek kendisi garikan
vasıl-ı rahmet-i Rahman oldukta naaşı
çıkarılıp Caber Kal’ası civarında defnolundu.
Hâlâ Türk Mezarı diye maruftur. At sancılansa
etrafını devrettirdiklerinde sancısı
sakin olduğu beyne’l-aşâir meşhurdur.
Süleyman Şah’ın vefatından sonra kabilesi
dağıldı. Her oymak ve aşiret birer tarafa
çekildi. Süleyman Şah’ın Sungur Tekin,
Gündoğdu, Ertuğrul ve Dündar nam dört
oğlu kaldı. …
KUTALMIŞOĞLU
SÜLEYMAN ŞAH KİMDİR?
Osmanlılar da, Selçuklular da Kara Han
(Teoman) oğlu Oğuz Han’ın (Mete) neslindendir.
Osmanlılar Oğuzların Bozok kolunun
Kayı boyundandır. Selçuklular Oğuzların
Üçok kolunun Kınık boyundandır.
Bazılarınca Caber Kalesi’ndeki Türk Mezarı’nda
yattığı iddia edilen Kutalmışoğlu Süleyman
Şah Anadolu Selçuklu Devleti’nin
kurucusudur. Bu iki Süleyman Şah’ın ölüm
tarihleri arasında 1,5 asır kadar fark vardır.
Malumdur ki Süleyman Şah ve oğlu Ertuğrul
Gazi, 10. Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin
Keykubad’ın çağdaşıdır.
Bu konuda yine Ahmed Cevdet Paşa’nın
Kısas-ı Enbiyâ’sına baktığımızda Kutalmışoğlu
Süleyman Şah’ın, Antakya’yı Rumlardan
aldıktan sonra Haleb’i de Suriye Selçuklu
Devleti hükümdarı Sultan Tutuş’un
elinden almaya yeltendiğini ve 1086’da aralarında
Halep civarında geçen muharebede
şehid olduğunu öğreniyoruz. 13. Asırda yaşamış
olan İbnü’l Adîm, Selçuklu tarihi ile
ilgili kıymetli kitabında şöyle yazar:
Savaş alanını gezen Tutuş’un askerlerinin
yakut ve som altınlarla işlenmiş zırhlı bir cesedi
görüp Tutuş’a haber verdikleri, Tutuş’un,
“Bu Süleyman Şah’a benziyor” dediği, “Nasıl
tanıdınız?” sorusuna da, “Ayakları benim
ayaklarıma benziyor, zira Selçukoğulları’nın
ayakları birbirine benzer” şeklinde cevap verdi.

Sultan Tutuş, kendisi gibi büyük dedesi
Selçuk Bey olan kuzeni Süleyman Şah’ın
naaşını o gün Halep Kapısı’nda defnettirmiştir.
Bu Süleyman Şah’ın vefat ettiği Halep
ile Ca’ber Kalesi arasında ise 150 km’den
fazla mesafe vardır. Zaten Halep’te ölen bir
kişinin defnedilmek üzere 150 km uzağa taşınması
için de bir sebep yoktur.
PEKİ BU KARIŞIKLIK NEDEN?
Bütün bu karışıklığın bir sebebi Enverî’nin
Veziriazam Mahmud Paşa’ya sunmak
üzere manzum olarak yazdığı Düstûrnâme
adlı eserinin Osmanlı Tarihi’ne ayırdığı
842 beyitlik bölümündeki bir beyitte, Osman
Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi’den “Ertuğrul
ibn Gündüz Alp” olarak bahsetmesidir.
Tarihçiler arasında “Enverî” olarak tanınan
ve Fatih Sultan Mehmed Han devrinde yaşamış
bu müellifin gerçek adı, ailesi, nereli
olduğu, nasıl bir eğitim aldığı ve mesleği ise
bilinmiyor. Gündüz Alp’ı Ertuğrul Gazi’nin
babası olarak veren diğer bir tarihçi de Fatih
Sultan Mehmed Han’ın son veziriazamı Karamanlı
Mehmed Paşa’dır.
SÜLEYMAN ŞAH’IN TAM İSMİ
“SÜLEYMAN GÜNDÜZ ALP”TİR…

Evet bu bir tezdir. Bu tezi şöyle savunuyorum:
1- Ertuğrul Gazi’nin babasını Gündüz
Alp olarak gösteren yukarıda bahsettiğimiz
iki müellif, “Süleyman Şah” değildir de
dememiştir. Bana göre bunlar, bu zatın iki
isminden Gündüz Alp’i zikretmeyi tercih
etmişlerdir.
2- Aşıkpaşazâde’den başlayarak Osmanlı
tarihçilerinin kahir ekseriyeti Ertuğrul
Gazi’nin babası olarak Süleyman Şah ismini
zikretmişlerdir. Bu kadar ünlü ve çok
sayıda tarihçinin, hiç incelemeden ve araştırmadan
sadece birbirini taklit ettiklerini
söylemek tarihçi olarak bana ağır geliyor.
3- Türkler, İslam’ı devlet dini yapan ve
Abdülkerim adını alan Karahanlı hükümdarı
Satuk Buğra Han’dan itibaren asırlarca,
biri İslamî diğeri Türk olmak üzere hep
iki isim aldılar. Muhammed Tuğrul, Davud
Çağrı, Muhammed Alp Arslan, Celaleddin
Melikşah, Ahmed Sencer ve daha yüzlerce
Türk hükümdarının adları böyledir.
Ancak bazılarının bu isimlerinden sadece
biri meşhur olmuştur. Dolayısıyla Ertuğrul
Gazi’nin babasının tam isminin Süleyman
Gündüz Alp olması kuvvetle muhtemeldir.
4- Türkler ve Müslümanlar çocuklarından
birine muhakkak babasının ismini
verirler. Bu âdet memleketimizde hâlâ
büyük ölçüde devam etmektedir. Ertuğrul
Gazi’nin de bir oğlunun adı Gündüz Alp’tir.
O da bir oğluna babasının ismini vermiştir.
Ertuğrul Gazi’nin bu oğlu Söğüt’te babasının
yanında medfundur.
5- “Şah” unvanı Osmanlılarda değil Selçuklularda
kullanılır. Dolayısıyla Süleyman
Şah Osmanoğulları’nın atası olamaz denilir
ise cevabım şöyledir: Yavuz Sultan Selim
Han’ın tuğrasında “Selim-şah bin Bayezid
Han el-muzaffer daima” yazılıdır. Kanunî
Sultan Süleyman Han’ın tuğrasında “Süleyman-
şah bin Selim-şah Han el-muzaffer
daima” yazılıdır. Bu husus daha sonraki birkaç
padişahın tuğrasında hep böyledir.
NETİCE
Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu
Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile Osmanoğulları’nın
atası Süleyman Şah’ın ölüm tarihleri
arasında 142 sene fark vardır. Her
ikisinin de nerede ve ne sebeple vefat ettikleri
pek çok kaynakta açıkça yazılıdır.
Az sayıda kaynakta ise Ertuğrul Gazi’nin
babası olarak Süleyman Şah yerine Gündüz
Alp ismi zikredilmiştir. Abdülkerim Satuk
Buğra Han’dan beri Türk hükümdarları biri
İslamî diğeri Türk olmak üzere hep iki isim
almıştır. Bazıları için bunlardan birincisi
veya ikincisinin kayıtlarda geçmemesi olmadığını
göstermez. Bu ve yukarıda anlattığımız
diğer sebeplerle Ertuğrul Gazi’nin
babasının ismi de Süleyman Gündüz Alp
olmalıdır. Bu kabulden sonra “Caber Kalesi’nde
yatan zatın ismi Gündüz Alp değil,
dolayısıyla Ertuğrul Gazi’nin babası olamaz”
diyenlerin itiraz edecekleri başka bir
husus kalmamış olur.
KESİN ÇÖZÜM
İlk defnedildiği yerden sonra mezarının
yeri üçüncü defa değiştirilen Süleyman
Şah’ın kemikleri şu anda Şanlıurfa’nın Birecik
ilçesindeki 3. Hudut Alayı 7. Hudut
Bölük Komutanlığında, geçici bir türbede
bulunuyor. Sınırımıza 200 m. mesafedeki
Suriye Eşmesi’ndeki türbe tamamlanınca
oraya nakledilecek. Şu anda Süleyman
Şah’ın hayatta, 24. kuşak bir, 25. kuşak sekiz,
26. kuşak sekiz, 27. kuşak beş ve 28.
kuşak üç adet olmak üzere toplam 25 erkek
torunu, yani Osmanlı şehzadesi bulunmaktadır.
Süleyman Şah’ın kemiklerinden
alınacak minik bir örnek ile hayattaki torunlarından
birinin DNA örneği üzerinde
yapılacak bir çalışma, bütün bu tartışmalara
noktayı koyar ve herkes rahat eder.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir