Babam AHMET ARVASİ – 2

ERMENİ ZULMÜ
Savaş zamanlarını, Ermeni katliamını
filan hep yaşamış dedemler…
Harp başlamış. Rusların bölgeye
geleceğini duyar duymaz, bunca
yıl birlikte yaşadıkları Müslüman
komşularından hemen el ayak çekmiş
bölgedeki Ermeniler.
900 sene yediğimiz içtiğimiz ayrı
gitmemiş hâlbuki onlardan…
Sene 1915’ler…
Hiçbir şeyde ayırmamışız onları,
bu güne kadar horlayıp küçümsememişiz.
Ne kiliselerine karışmışız
ne ibadetlerine. Biz her türlü iyiliği
yapmışız ve o zamana kadar da gayet
iyi anlaşmışız onlarla.
Fakat adamlar; belki de kendi insanlarının
kurduğu çetelerden korkan
veya kaba güce silaha güvenen
yahut kışkırtıcılara kanan inanlar,
hemen nankörlük etmişler.
“Ruslar gelecek ve bu Türklerin
evleri, altınları, koyunları hepsi bizim
olacak” demeye başlamışlar.
Ve hakikaten Ermeni hedef göstermiş,
Ruslar da basıp şehit etmiş.
O zamanlar çok Müslümanın canına
kıymışlar.
CAN PAZARI
Dedem de rahmetli, işte o dehşeti
yaşayanlardan biri.
Gözü dönmüş çeteler, zorla evlere
girip Türkleri topluyor ve itiş kakış
büyük bir binaya getiriyorlarmış.
Sonra da elleri bağlı bu zavallıları
sırayla yere yatırıyorlar ve baltayla
kafalarını kesiyorlarmış. Yani mermi
paralı, Müslüman katlederken
mermi harcayarak ziyan etmiyorlar.
Bedava olduğu için, odun keser
gibi baltayla kesiyorlar.
Tam manasıyla vahşet… Ana baba
günü, can pazarı.
Bu sırada, yarı karanlıkta, dedemin
yanına birisi sokulmuş:
“Abdülhakim Efendi, senin ne işin
var burada?” Demiş.
Artık dualar mırıldanan ve az
sonra şehit edileceğinden şüphesi
kalmamış olan dedem bakmış ki
(şimdi adını unuttum) Ermenilerden
yakın bir arkadaşı.
“E siz alıp getirdiniz ya bizi buraya”
demiş.
“Dur, diye fısıldamış adam. Ben
seni arka kapıdan kaçırayım…”
“O zaman, bizim Zorzadelerden
filan var, onu da alalım.”
“Mümkünü yok. Alamayız, çünkü
beni de öldürürler. Hemen gel…”
Ve arka kapıdan karanlığa salıvermiş.
ZİNCİRLİ AYAKLAR
Kesilmeye götürülen hayvanlar
gibi bağlıymış insanlar, koşamasınlar
diye akları köstekliymiş…
Fakat ilim ehline saygısı olan bir
Ermeni, işte böyle bir iyilik yapmış…
Yapmış ki, demek babam Ahmet
Arvasi, diğer kardeşleri ve bizler bu
dünyaya gelecekmişiz…
O Ermeni arkadaşının imanı için
de dualar eden dedem anlatıyor;
“Büyük iyilik yaptı bize… Kış, kıyamet
ve ayağımızda zincirlerle
kaçtık, diyor… Yalınayak karda, buzda,
öyle kaçtık oradan. Fakat orada
kalan Müslümanların hepsi şehit
edildi…”
Kısa zaman sonra, kaçtıklarını da
fark etmişler yani. Arkalarından bir
çatırtı kopmuş, silah sesleri filan…
Ama çok şükür ki, izlerini kaybettirebilmişler.
ŞÜKÜR MEKTUBU
O dedemin ismi Abdülhakim’dir,
Van’a gelip gümrük müdürü olan
yani.
Abdülhakim dedemin, Abdülhakim
Efendi hazretleriyle yazışması
var o zaman.
O hadiseden kurtulunca dedem
yazı yazmış, bildirmiş durumu. Abdülhakim
Efendi hazretleri ise 1865
doğumlu, yani o zamanlar ellili yaşlarında…
Efendi hazretlerinin dedeme cevap
yazısı var. Halen annemlerdedir,
muhafaza altında.
“Sizin hayatta olmanızdan, Cenabı
Allah’a mucibüşşükran oldum”
buyuruyor, kendi el yazıları ile.
Öbür dedem de benzeri şeyleri yaşıyor.
Yani Abdülkadir dede, annemin
babası. Ne sıkıntılar çekiyorlar
Doğubayazid’de. Düşünün kardeşi
açlıktan ölüyor, perişanlıktan ölüyor
o Ermeni zulümlerinde.
Ne kara günler…
KARABEKİR PAŞA
Kurtuluyorlar fakat ortalık çok
karışık. Erkekleri topluyorlar, hamile
olan kadınları süngülüyorlar,
vahşet yani… Ellerinden kaçtıktan
sonra, oralarda durmaları mümkün
değil artık, gitmeleri lazım.
Bizim asker de ilerliyor bu arada.
Kazım Karabekir Paşa yetişip üstlerine
gelince bu rezil adamlar fazla
dayanamıyor, cezalarını buluyorlar.
Bir kısmı ise İran hududuna kaçıp
ölümden kurtuluyor.
Saldırıların yapıldığı zaman Çarlık
dönemidir. Komünist ihtilal
meydana gelince Rus askerler geri
çekiliyorlar. “El atına binen, çabuk
iner” derler ya, işte Rus’un ordusuna,
başkasının askerine güvenip
zulmeden, katliam yapanlar birden
bire sahipsiz kalıveriyorlar. Yüz
yıldır da küçücük bir toprakta sefil
halde yaşıyorlar işte hala.
Bizimkilerse, kafaların baltayla
koparıldığı o gece, Türk askerinin
olduğu yöne doğru kaçtıkları için
kurtulabiliyorlar. Kazım Karabekir
Paşa da çok ilgi gösteriyor dedemlere,
saygı ve hürmet ediyor. Fakat
oralarda durmaları mümkün değil
artık, ayrılmaya karar veriyorlar.
Böylece, Sultan Selim zamanından
beri, yani asırlardır devam eden
Doğubayazid dönemi de bitmiş oluyor.
DÖRT NUMARA
Tekrar Van’a dönüyor büyüklerimiz,
bu defa şehre yerleşiyorlar.
Orada Gümrük Müdürü oluyor
dedem. Yani, babamın babası olan
Abdülhakim dede.
Ben ise Mehmet Murat, merhum
Arvasi Beyin dört numaralı çocuğuyum.
Üç ablam var, dördüncüsü benim.
Vefat eden bir erkek kardeşim,
benden sonra da bir bacım var.
Balıkesir’in ilçesi olan Savaştepe’de
doğmuşum, 1960 yılında.
66’da Balıkesir’e geldik. Önce Dumlupınar
İlkokulu’nda okudum. Daha
sonra yine orada, Oruçgazi Ortaokulu’nda
okumuştum. Daha sonra
Bursa’ya tayinimiz çıktı, böylece
Balıkesir dönemi geçti.
Yalnız bir çocuktum, öyle büyüdüm.
Pek arkadaş çevrem yoktu.
Biz, kendi kabuğumuza çekilerek
yetiştik. Bunun çok çeşitli sebepleri
vardı elbette.
EV KÜÇÜK KİŞİ ÇOK
72’de Bursa Atatürk Lisesi’nde
okudum. Sonra İstanbul’a geldik,
Fenerbahçe Lisesi falan derken 1
yıl ara verdim, dershanelere gittim,
üniversitelere hazırlandım. Harita
Mühendisliği bölümünü kazandım.
İlk yılım 1979’du, yani 12 Eylül’den
önce. Hareketli bir dönemdi.
Okulda sebepli sebepsiz koridorlar
tutuluyor, komünistler kendi kafalarına
göre okulu tatil ediyorlar,
durmadan bir şeyleri protesto ediyorlar,
milleti aşağı indiriyorlar,
derslere mani oluyorlardı. Sık sık ta
kavga, gürültü, patırtı… Ülkücüler
de vardı orada. Neyse 12 Eylül darbesi
oldu da, okulu bitirebildik.
Üniversite 2’deyken, 1982’de 22
yaşımdayken evlendim. 3 yıl baba
evinde kaldık.
Bilen bilir Erenköy’deki o binaları.
Küçücük evimize nasıl sığıyorduk.
Sadece babamlar, kardeşlerim
ve biz değil, bir de o kadar öğrenci ve
okuyucu var, geliyorlar…
Arvasi Bey, sanki kendi çocukları
kadar onların da babasıydı…
Boş zamanlarında da… Yahut şöyle
söyleyeyim; ancak boş kalabildiği
zamanlarda okur ve yazardı babam.
Evlendikten 1 sene sonra Ömer’im
doğdu.
Yani, babamın, oğlundan gelen ilk
torunu…
DOKTORA MI NAMAZ MI?
Üniversiteyi bitirince mastır dönemi…
O zaman üniversitede asistanlık
sınavını da kazanmıştım.
Asistan olunca ayrı eve geçtim ben,
Kozyatağı’na. Rahmetli peder, o
zamanlar emekli ikramiyeleriyle
falan, inşaatçı Faruk abinin yaptığı
pazar sokağına yakın daireyi ödeyebilmişti.
Oraya geçtik.
Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeyken,
asistandım ben. Mastırı kazandım,
diplomasını aldım. Doktora sınavlarına
gireceğim. Bölüm başkanı
ise mason… Bir gün namaza inmiştim.
Beni aramış.
“Neredeydin sen” dedi.
“Camideydim” dedim.
“Bir daha olmayacak, seni bulamazsam
yazını yazacağım” deyince…
“Yazarsan yaz!” dedim. Böyle bir
takışma oldu aramızda.
Doktora sınavlarına girdik ki, baktım
bizim bölüm başkanı da komisyonda
vardı…
Vermedi!.. Ben de askere gittim
geldim, kısa dönem.
Yine girdim sınava, yine o bölüm
başkanıydı. Yine doktoraya girdim,
yine o vardı ve yine vermedi. Canım
sıkıldı ve okuldan ayrılmak zorunda
kaldım.
Sevenlerimiz olduğu gibi, bizi sevmeyenler
de vardı. Özellikle de babamı.
Kimseye bir kötülüğümüz olmamıştı
hâlbuki ne babamın, ne de her
hangi birimizin.
Net olan şuydu; sevenler de, sevmeyenler
de inancımız yüzünden
bizi seviyor veya sevmiyorlardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir