Babam AHMET ARVASİ – 3

21 Mart 2016

KUYUMCUNUN ÇIRAĞI
Rahmetli dedem, Seyyid Masum
Arvasi hazretlerine intisaplıymış.
İki dedem de…
Bizim doğuda o zamanlar, Nakşibendi
mürşidi olarak Seyyid Fehim
Arvasi hazretleri meşhur. Masum
Arvasi hazretleri ise onun oğlu.
İşte bir gün ona götürmüş babamı
dedem, bereketlensin diye.
O vakit on bir (11) yaşlarında olan
babamı okutmak istememiş dedem.
“Zaten Halk Partisi dönemi; ne lüzumu
var okula gitmesine, kısa yoldan
ticarete atılsın, evlensin, yanımda
yetişsin bozulmadan” diyerek izin
vermiyormuş okumasına.
Bir kuyumcunun, aileyi seven bir
kuyumcunun yanına sokmuş. Babam
da orada çalışıyormuş iş öğrensin
diye. Van’da, merkezdeler zaten…
Gümrük müdürlüğü olması lazım;
Masum Arvasi hazretleri teşrif etmişler
bir gün, şöyle bir bakmışlar ve;
“Nerde, demişler. Ahmet nerde?..”
Böyle demiş Masum Arvasi hazretleri…
Dedem önce şaşırmış ve hemen
ardından babamı çağırtmak için haber
uçurmuş kuyumcu dükkânına.
OKUT BUNU
Az sonra koşarak gelmiş babam ve;
“İşte efendim, geldi mahdum” buyurmuş
dedem.
“Bu mudur Ahmet” diyerek şöyle
bir, uzuun müddet bakmış.
Bakmış, bakmış… Bir çift mavi
göz, projeksiyon gibi bir çift mavi
göz… “Ben böyle kendimden geçtim”
diyor dedem… Derin bir bakışları
vardı ve başka bir âleme gittim
sanki” diyor.
“Ahmet bu muydu?”
“Evet efendim oydu.”
“Buna, demiş… Büyükler insan
yetiştirme görevi verdiler… Bunu
derhal buradan alacaksın ve okutacaksın!”
Buyurmuş Masum-u Arvasi
Hazretleri.
“Peki efendim” diyor ve işte o zaman
okumasının yolu açılıyor babamın.
Hakikaten rahmetli babam da okumayı
çok seven, çok çalışkan bir talebe…
Yani, ne bileyim, ders kitapları
bir yana yolda bir gazete parçası bile
görse alıp okuyor ne diyor ne anlatıyor
diye. Yani okumayı öğrenmeyi
çok seven bir insan ve haliyle dersleri
de çok yüksek, notları 9-10 maşallah.
Fakat belli bir zaman sonra yaşanan
dönemin ve eğitimin zorlukları
başlıyor, eğitim enstitüsü, o malum
devir, ağır küfür karanlığı… Çok azgın
hocalarla karşılaşıyor Ankara
Gazi Eğitim’de…
O zamanlar, insanlar sel gibi küfre
kapılıyor, çünkü derse giren hocalar
müthiş bozuyor inançları, yani gençleri
hiç tahmin etmediğiniz insanları
bile, sel gibi alıp götürüyorlar!
Küfrün çarkları var, acımasızca
geçiyorlar bu ülke evlatlarının üzerinden!
SEN SÖZ VERDİN YARABBİ
Babam ise onların anlattıklarına
karşılık, İslam âlimlerinin yazdıklarını
okuyor, birbirleriyle karşılaştırıyor.
Malumunuz, çok karanlık bir dönem,
bir yandan da dualar ediyor;
“Ya Rabbii, diyor… Arayana, bulduracağını
söz verdin. Sen sözünden
dönmezsin. Arıyor ve istiyorum.
En doğru olan ne ise bana onu
bildir, onu buldur. Doğru olanda
muhafaza eyle ve küfür karanlığını
bizlerden uzak tut…” diye için için
yalvarıyor.
İşte zaten o zamanlar başlamış
okuyup incelemelere, çeşitli kimseleri
okuyor. O sıralarda Abdülhakim
Arvasi Hazretleri’ni de tanıyor.
Büyük bir azimle, iştahla işe koyuluyor:
Bütün İslam âlimleri ne demiş,
hepsinin bildirdiklerini araştırıyor;
sonra küfrün bütün filozofları
ne demiş, hepsinin yazdıklarını yatırıyor
ortaya ve bunların hepsini
karşılaştırıyor, bir çeşit zihninde
çarpıştırıyor.
Ve ehlisünnet âlimlerinin, bilhassa
İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbani
hazretleri gibi büyük âlimlerin ne
kadar haklı olduklarını çıkartıyor
ortaya.
KARANLIK GAZİ YILLARI
Gazi Eğitim, talebelik yıllarındayken
küfrün en azgın dönemleri.
“Aman Allah’ım! İnanılır gibi, tahammül
edilir gibi değildi. Dersimize
girerlerdi, İslamiyetle alay ederlerdi
hocalar” diyor.
Faik Reşit Unat varmış o zamanlar
meşhur. Bu adam Türk Dil Kurumu,
Türk Tarih Kurumu, Türk Coğrafya
Kurumu, UNESCO Türkiye
Milli Komisyonu gibi birçok kurum
ve kurulun yönetimine getirilmiş…
Osmanlı tarihi ve Türk devrim tarihi
üzerine yazılar yazmış, ilkokullar
ve ortaokullar için tarih ve coğrafya
kitapları, çeşitli harita ve atlaslar
hazırlamış biri.
İşte bu da derslere girenlerden
biri… Öğrenciler ne yapar; ya kabul
eder veya susup dinler. Bir gün yine
sınıfta Faik Reşit çeşitli mukaddesatı
hafife alıp, dinimizin Halifesi ve
Türklerin hakanı olan Abdülhamid
Han için ağır sözler sarf etmiş.
O zaman babam dayanamamış ve;
“Bir soru sorabilir miyim efendim,
demiş…
Bu memlekette faaliyet gösteren,
bildiğimiz hemen hemen bütün okul
ve kurumların kurucusu ve koruyucusu
olan yüce sultan Abdülhamid
Han; sizin de okuduğunuz okulların
ve bulunduğunuz kurumların banîi
ve dolayısıyla sizin de hâminiz değil
miydi?..
Yani sizi de yetiştiren ve burada
konuşacak noktaya getiren bir kişiyi
yermeye çalışmak yerine minnetle
yâd etmeniz gerekmez mi?”
Hoca hiç beklemediği bu çıkış
karşısında çok kızmış, bir iki yutkunmuş,
cevap verememiş, sonra
çıkıp gitmiş…
Bir süre sonra da zaten, altmış beş
yaşında kalpten ölüp gitmiş…

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir