Ballıbabaannem

21 Mart 2016

Tıp Fakültesi 4. sınıftan itibaren,
rahmetli babaannemle yaşadım.
Benim için önceleri çok keyifli
bir durum değildi bu. Öyle ya, niye
ben gidiyordum ki. Oğlu ve kızları,
bunlardan olma bissürü de
torunları varken…
Ayrıca babamın beni “joker”
olarak kullanması da çok can sıkıcıydı.
Yıllar önce de öğretmen olan
amca ve yengemin birbirinden ayrı
geçen şark hizmetinden dolayı, yengemin
yanında kalarak yine bir
yıl ailemden ayrı kalmıştım.
Annemler mi beni sevmiyordu,
yoksa akrabalar mı çok seviyordu
bilmem.
Zaten yıllar sonra öğrendim
ki babaannem zorlamasaymış -ve
elbette Allah nasip etmeseydi- namı
diğer(!) “Su” olmayacaktım!
Bu kadar çok “istenen” bir evlat
olarak, ilginçtir ki bütün hısım akrabaya
da cebren yardıma koşturuldum. Evin
tek kızı olmak hiç de ayrıcalık değilmiş. Yaşım
ilerledikçe evden ayrılmak çok üzmüyordu
beni artık. Ama küçük yaşlarda yengede
kalmak demek; bir şey isterken çok düşünmek,
sonra da vazgeçmekti benim için. Belki
doymadan sofradan kalkıp, beğenmediğin
şeyler için de “çok güzel olmuş” demekti!..
İlkokul 4. sınıftaydım o yıllarda. Bir gün,
okuldan gelecek yengeme sürpriz yaparak
sobayı yakıp, yemeği ısıtacaktım. Sobaya
önce odunlar, sonra çıra üçgen şekilde dizilip
hava alması sağlanacak, en son da çok az gaz
koyup, okuldan getirilen eski yazılı kâğıtları
ile yakacağım…
Hepsini güzelce yaptım, soba yandı.
Ama giderken, panikle elimdeki bidon
düştü. Yerdeki halı, kanepenin örtüsü tüm
gazyağı oldu…
Kendi kendime düşündüm; yengem gelmeden
yıkarsam kimse kızmazdı.
Halıyı topladım ama çok ağır, sürükleyeceğim
mecburen. Üstelik de bu babaannemin
verdiği yün halı… Ben halıyı sürükleme
derdindeyken, eyvah! Bir de yemek döküldü…
Önce yemek, sonra…
Ben ağlamam…
Bahçeye sürükledim halıyı… Çeşmeyi
açtım, ama su çok soğuk… Her yer gazyağı
koktu. Defalarca yıkadım… Ellerim iyice
kızarmıştı.
Olmuyor!.. Başka nasıl yıkanır bu halı?..
Ben neden yengemle kalıyorum?..
Ve okul zili öğleden sonra için çaldı…
Sanki bir yığının altında kalmış gibiyim
şimdi, kalbim yetmiyor, ağlayamıyorum bile…
Allah’ım, ben bu sabah namazımı da kılmıştım,
öğlen vakti niye gaz bidonunu döktüm
ki?.. İçimde kıvranan çocukça sorgularla korku
içinde beklerken, yengem geldi, kapıyı açtı.
Bir hafta halı ve örtüleri temizlemek
için uğraştı…
Sobayı hiç sevmiyorum artık.
Ve nihayet anneme bıraktı beni…
*
Çok ders çalıştım yıllarca, dereceler aldım…
Korktum yine bir yerlere gönderirler
diye. Karar vermiştim; fakülteyi kazanıp “joker”
olmamalıydım bundan böyle.
Tercihleri babam yapmıştı, ama olsun doktorluğu
da seviyorum. Her ne kadar hava
harp okuluna gitmek istesem de, ona hayır diyemem
ki… Hoş, ne zaman diyebildim ki…
İlk tercihimle yine derece ile başladım
fakülteye… Her sene finallerde okulu bitirip,
yazın dikiş nakış kursuna gidiyor, ortaokulda
öğrendiğim Kuran-ı Kerîm’i de her
yıl hatim ediyordum.
Sıcakta “sülfüle” yapıp “bolteyer” atmak
çok sıkıcıydı. Cebimde kırık sabunlar,
parşömen kalıpları “Güler Erkan”dan alınmış…
Yıllar sonra bunun faydasını görüp anneme
teşekkür edeceğim ama o yaşlarda çok
zor geldi iğne iplik arkadaşlığı… Babaannem
derdi ki: “Kendi söküğünü dikemeyen, makine
çeviremeyen, avrat değildir!..”
4. sınıfa başlamaya az kala artık iyi dikiş
dikmeye başlamış, yedinci kez hatim etmiş,
yani evlenmeye hazırdım babaannem için…
Ama benim aş yapmam yetersiz ve babaannemin
sağlığı sıkıntılı olduğundan, onun
yanına taşınmamı istedi babam…
Tabii yine hayır diyemeden, babaanne
günlerim başladı…
Azerbaycan asıllı bir muallim kızıydı o.
Toprak sahibi olan rahmetli dedemle evlenip
göç etmişler yurda. Çok kuralları olan,
geleneklerine bağlı, hac ziyaretini yapmış,
dini bütün, sözünün eri, öz Türkçe ile konuşan
-ki bazen ne dediğini anlamasam
da- huysuz, şeker bir hatundu…
Kendisine bakarsam gümüş kemerini bana
verecekti ama, toprak haber götürmesin, kızına
verdi… Lakin gümüş kemerden daha
önemli miraslar bıraktı bana o yıllardan…
Bizim ailede kızlar en geç yirmi ikisinde
evlenirdi, yoksa kartlaşmış olurlardı. Tıp fakültesini
kazanınca babaannem hiç mutlu olmadı.
– Altı yılda bu kız karta çıkar! Dedi. Bu
yüzden çok üzülünce;
– Merak etme babaanne, ben okulu bitirmeden
varırım birine, dedim…
– Hakket mi? Dedi…
– Tabii… Dedim…
Fakat mevzu derin, okul her zaman biter, er
kişim bulunmaz. Eh, böyle olunca, babaannemle
kaldığım o yıllarda “kız bakan” kim
olursa, beni de göstermek tek amacı olmuştu.
Ona göre bir erkek eve ekmek getirirse,
dini bütünse, beni dövmezse “ideal koca” idi.
Kasabın oğlu iyi kurban kestiği için iyi
erkekti mesela…
Her gün sabah ve yatarken öğütlerimiz
vardı 2×1doz. Tabii aralarda beni görürse
mutlaka ekstra dozlar da olurdu.
İlerde kocam olursa (rahmetli göremedi
ama oldu) ayakkabılarını düzeltip
uğurlayacağım, akşam geldiğinde elindeki
öteberiyi alacağım. Hep tebessüm edip sesimi
yükseltmeyeceğim. Evin reisine; “şu yok
bu yok” demeyeceğim… Evde un, bulgur,
yağ varsa her şey vardır. Acar (taze) erzakları en
son kullanacağım. Güneş çıkar çıkmaz kalkıp
kapıyı pencereyi açacağım, Hızır Aleyhisselam
gelsin, bereket kaçmasın diye… Bir mendil kuruyuncaya
kadar küseceğim ancak kocama,
asla barışmadan uyumayacağım. Evin mahremini
anneme dahi anlatmayacağım, kocamdan
habersiz bir yere gitmeyeceğim, bey gelmeden
aparılır. Yemeğe aile toplanmadan başlanılmaz,
bulaşık ertesi güne bırakılmaz. Her gece
sabah uyanamayacakmış gibi evi akça-pakça
bırak… Kocanı ismiyle çağırma!..
Babaannem “gözüm” diye bahsederdi dedemden,
o da “can şenliğim” dermiş babaanneme.
Kışlık yiyecekleri tenekelerle almaya alışmış,
sevmezdi öyle 3-5 kilo almayı. Bir teneke
kavurma, kilolarca tuzlanmış peynir, kutu
kutu kuru üzüm, misafir püsküviti (peutibeur
yazan bisküvi), çok makbul olsun diye
lokum da ilave edilirdi sonra…
Kolonya bidonlarla alınır, huni ile kaba
doldurulur, yazın dolapta saklanır.
Kurutulmuş dut ve pestil ceviz ile dürüm
yapılırdı. Vee elbette leblebi, kuru
üzüm yanına. Hani ben “ölü helvası” derdim
de, o kızardı ama (o zamanlar elimizde olan
tam buğdaydan) un helvasını çok güzel yapardı…
Güz kokmaya başlayınca tüm bu hazırlıklara
başlardı bana emirler yağdırarak…
Unutmadan, salça günümüz vardı; bakır
kaplarda gün-ısı bekleyen…
Kalayı gelmiş bir kaptan salça/ekmek yedim
diye konuk olduk kendi staj acilime!..
* Bizim ailede genç kızlar hiç bir zaman
oturmazlar, hele odanın en görkemli yerlerine,
zinhar yasak!.. Kapıya yakın yerler meskenimizdir.
Mümkünse mutfaktan çıkartmazlar,
ister han sahibi ol, ister konuk, daima hizmet
etmek birinci vazifen. Tahsil icra etmen de hiç
paçanı kurtarmaz, o bulaşık yıkanır, yerler elle
silinir, soğan doğranıp kısır yapılır.
Defalarca sorulur, “çayı tazeleseydim” diye.
Hoş babaannem yine de ikna olmaz;
“Allah’ın seversen bir lokma daha koyalım”
der. En az üç kere ısrar edilmezse ev
sahibi gönülsüz sanırlarmış!
Düğünlerde en görkemli giyinip, edebince
oynarsın etrafı fazla süzmeden ki, seni beğensinler.
Tek amaç, iyi bir izdivaç…
Ne çok şey bırakmışsın bende, ah sevgili
ninem…
Biz Nevruz’da kıra giderdik, gelenektendi.
Çimenlere serilir yer-içerdik, dilimize sonradan
giren “piknik” gibi. Yumurta kaynatanlar
da olurdu soğan kabuğunda. Bütün bu işlerin
hepsine kızanlar olurdu; “insanları kendine
tapındıran kâfir kralın tahta çıkış günü
kutlanır mı?” derlerdi… Ama bizim bunu
bildiğimiz bile yoktu. Def götürürdük yanımızda,
çalıp oynamak için… Erkekler olmazdı
orada, bizi göremez ve duymazdı. Şarkı
seslendirmek önemliydi bizim için. Malum ki
evlenecek kızlardık. En iyi erlerin anaları bizi
görüp beğenecekti. O yüzden biz de mutlaka
söylerdik ve beğenilmeyi beklerdik.
Kızlar pantolon giymez, mümkünse elbise
ya da etek giyerdi. Hiç sevmezdi babaannem
pantolonu; “ne o oğlan uşağı gibi” derdi…
Bir sürü etrafı iğne oyalı tülbent bağlardık
başımıza, bir nevi bandana gibi ama bunlar
daha şık, daha bizden, daha masum… Hani
marmelat değil de reçel, latte değil de sütlü
kahve, risotto değil de pilav gibi…
Hatta bir gün çok büyük olan namazlığını
ikiye bölüp fular yapmıştım. Hoş, diğer parçasını
da halakızına vermiştim ama yine de kurutulacak
biber ve patlıcanları ipe dizmeme engel
değildi bu. Neticede, anatomi laboratuvarına bir
hafta mosmor ellerle gittim, boyanmış ellerimin
ağarması için beklemekten başka çarem yoktu.
Daima çok yemek yapardık evde, bu da çok
çok soğan, sarmısak demekti. Bunlar da mutfağın
çömezine doğratılır ya hep, yani bize!
Az aş yaparsak kapıyı aniden çalan Tanrı
misafirine sini kuramazmışız.
Kuru çayla pasta vermek ise asörtik misafir
savmasıymış. İlla ki bir şey yedirip içirmek
lüzummuş, yoksa bırakacağı nasibi alır
gidermiş kapı çalan…
A a unutmadan, kapı kapı komşulara
yemek dağıtmak, tabağı boş vermemek de bu
işin kaynağı…
Yıllar sonra ilk hizmete başladığımda komşuların
gönderdiği tabaklara konacak yemek
yapamayınca, bana gelen ağrı kesici numune ve
eşantiyon kalemlerden koymam bundanmış…
Günün sonunda, çıkınına hiç “Allah razı olsun’’
katmamışsan o heba olmuş bir gündü…
Yarın iki katı emek isterdi o zaman yaşamak…
Babaannemin son dönemi demansla geçti.
Oldu bitti annemi sevmezdi zaten, hastalandığında
da ilk unuttuklarından biri oldu ve;
“Bu meymenetsiz de kim?” diyerek annemle
bütün köprüleri kırdı.
Tevekkeli hiç uyku tutmaması, verilen
ilaçları çiçek köküne gömmesi… Evde sürekli
oturunca; ayağındaki mestle, mevlüt örtüsü
ile bahçe dışına bir kürsüye oturttum. Su
istedi. Almaya gidince baktım kucağında iki
parça demir para… Bana verdi;
– Git fistan al, anan görmesin, dedi.
Dışarıdan geçenler dilenci sanmışlar meğer
para bırakmışlar kucağına…
Vefatında babamı ilk defa hüngür hüngür
ağlarken görmüştüm.
Çok sevmişim ben de babaannemi… O
kadar sık öfkelenmelerine rağmen ve;
“Bu cenabetlere bakılır mı hiç? Günah değil
mi çıplak kadınları seyretmek, çalgıcıları
dinlemek?” diye diye, televizyonsuz bir evde
yaşamanın keyfini bize öğrettiği için…
Hac ziyaretinden sonra, demansla beraber;
“oradaki herifler bana göz koyar, namahrem”
derdi ekranı işaret ederek… Telefon
çaldığında ise çok hızlı koşar ve açardı
hemen “para yazar” diye. Ve telefonda, sesini
dikleştirerek bir seslenişi vardı ki:
“Kimdir o?..”
*B
abaannemle ilgili beni en çok güldüren
hatıra ise; bir bayram günü, babamın müdürü
bayram ziyaretine gelecekti. Babaanneme;
– Kemal Bey gelecek, örtünü değiştirelim,
dedik…
– Toprağı mı var? Niye “Bey” olsun, o
Kemal Efendi, diye çıkışmıştı…
Parfümden nefret ederdi. “Çok koku
çalma kızım, ayıp” derdi. Temiz olsun, güzel
kokulu sabunla çitile çamaşırları, bir de yağlı
krem sürdün mü ellerine, tamamdı… Tabii
hacdan gelen sürme mutlaka olacak gözlerde…
Saçlarda ve ellerdeyse “kına”…
Fakülteyi kazandığımda ise hemen bütün
mahalleli arkadaşları toplamış muayene için,
iğne için, Allah ne verdiyse işte…
– Hacı ninem, ben daha öğrenciyim, hastane
bile görmedim, sıradayım, diyorum. O ise bana;
– Sen ne biçim doktorsun? Doğru söyle
kazanmadın mı?.. Diye çıkışıyor…
– Kazandım ama daha okumayı kazandım,
çok çok zaman geçecek, okuyacağım, çalışacağım,
doktor olmayı sonra kazanacağım…
Zamanında, yaşadığı kılık kıyafet inkılabına
çok sinirlenirdi. Feslerin çıkartılması, peçelerin
açılmasını gözleri dolu dolu anlatırdı. Gelinlerininse
modalı giymesini isterdi. Terzimiz vardı.
Kumaşları büyük halamız Halep’ten gönderirdi.
Çok zayıf kimseleri hiç sevmezdi.
– Yiyeceksin ki evi çeviresin! Derdi.
Vee biz ninemle bir kaset doldurduk… Evet
evet, ev şartlarında karşılıklı meşk ettik musikimizden…
Kayıt iyi değildi, ama yine de çok
anlamlı bir “hedaye” oldu sevgili babama…
Kuzinede kaynayan güğüm, abdest alması
için hep hazırdı.
Son dönemlerinde ayakta duramaz oldu.
Sedire oturur, köşeye sırtına dayar, ayaklarını
kıbleye doğru uzatarak namaza dururdu. Hafif
hafif eğilip kalkar, dudakları kıpırdardı…
Ne de çok gece namazı kılardı. Hep ışığımız
açıktı, ben de bir yandan ders çalışırdım.
Bir vakit namazında etraf mis kokmuş ama
öyle böyle bir koku değil; “bir daha olmadı, niye
bir daha olmadı” diye hep ağlardı hacı ninem.
Sonra da “üzüm yıka getir” derdi…
Ağlamasını ve gülmesini aynı anda, aynı
gözlerde görmek mümkündü…
Ne çok oruç tutardı…
Ramazan orucu, üç aylar orucu, kandillerin
öncesi ve sonrası, pazartesi ve perşembeler…
Gülerdim;
– Nene, sen “altı ayları” tutuyorsun, diye
takılırdım…
– Zevzeklenme, çok borcum var benim,
derdi… Bir de, kediye tellik attımdı, öldü…
Pazen en makbul kumaşıydı…
Beyaz kefen bezini yıllarca sandıkta sakladı.
Kefeniyle arasında bir başka bağı vardı ve
“Ya ölmezsem” diye korkardı sanki!..
Tefek sarmasını ve ayran çorbasını ben severdim
diye çok yapardı. Tereyağlı çökeleği, yaptığı
bazlama ile kant yapardı yatmadan, yatsılık…
Bazen nerden gelirdi bilmem, kil ile saçlarımı
yıkatırdı güçlensin diye…
Anneannesi Ermeni kızıymış, lisanları
uyuşmazmış. Rahmetli de sarışın, güzel bir
hanımdı. Dedem ise çok huysuzmuş, hiç razı
değilmiş babaannemden.
“Beni sakın onunla aynı yere gömmeyin”
dedi ama, dediğiyle kaldı…
Alevi yemekleri yemezmiş eskiden, “günah
olur sonra” dermiş. Fakat, bundan vazgeçti.
“Çok ahbabımız var, canlarını verirler,
sofraları açık bu insanların” derdi…
Her kapıyı çalan dilenciyi “Hızır olabilir”
diye asla boş göndermezdi.
Fakat…
Ne doktor olduğumu, ne de gelinlik giydiğimi
görebildi babaannem…
Şimdi ben; işe gitmeden önce erkenden
uyanıp pencereleri açıyorum. Yemeğimizi
ocağa koyup biraz Kur’an-ı Kerîm okuyorum.
“Ballim’i” uğurlarken, o bana;
– Canını yerim, bir şey lazım mı? Diyor.
Çok şükür, her şeyimiz var…
Bir sen yoksun!
Mekânın Cennet olsun babaannem…

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir