Batı’nın Potansiyel Suçlusu: Müslüman

11 Ocak 2014

Dilim döndüğünce her zaman
söylüyorum: “Film deyip
geçmemek lazım.” Gün gelir,
ortada olmayan aptal bir film
yüzünden binlerce insan
sokaklara, meydanlara dökülebilir;
çatışmalar çıkabilir,
kan akabilir, milletlerarası
platformda diplomatik kriz çıkabilir.
Örnek mi?

Birkaç sene
öncesini hatırlayın: Ortada
henüz Muhammed Mursî’nin
Cumhurbaşkanı seçilmediği
bir Mısır vardı ve o Mısır’dan
çıkan ne idüğü belirsiz birkaç
kişi, sırf kışkırtma maksadıyla
piyasaya bir dedikodu saldılar:
“Hazreti Peygamberi eleştiren
bir film yapılmış…”
Onbinlerce insan, dinî
hisleri rencide edildiği için
sokaklara çıkıp, suçlu olarak
addedilen kişileri hedef alan
gösteriler yaptı. Konuyla alakası
olmamasına rağmen bir
noktayı daha vurgulayayım:
O ve benzeri sokak gösterileri
esnasında çok dikkatle çekilen
fotoğraf kareleri ve haber
videoları, Batı (Avrupa, ABD,
Rusya vb.) televizyonlarında
ve gazetelerinde özellikle
yayınlandı. Fotoğraf karelerini
betimleyeyim biraz: Hırsla
slogan atan, ağzından tükürükler
saçılan, başında beyaz
takkesi, sakallı, gözlerinden
ateş fışkıran Müslümanlar…
Veyahut alnına, üzerinde
Kelime-i Tevhid yazılı bir bant
takılmış küçük yaştaki çocuk
görüntüleri… Gözünüzün
önüne getirebiliyorsunuz değil
mi bu kareleri? Hatırladınız
yani…
Sonra ne olmuştu? Ortada
ne film var ne de filmci? Var
olduğu iddia edilen bir “film
balonu” üstüne haftalarca
ortalık birbirine girmişti.
Âmiyâne tâbirle söylersek,
“gaza gelmekte” toplum olarak
üstümüze yok. Velev ki, böyle
bir film yapılmış ve hatta sinemalarda
gösterime bile girmiş
olsun. Toplum olarak böyle mi
tepki gösterilmeliydi? Cuma
namazı çıkışında meydanları
doldurup, İsrail-Mısır-ABD
bayraklarını yakmakla kimin
eline ne geçecekti? Düşünen
oldu mu? Hayır. Sadece
duygusal olarak doldurulmuş
insanlar bağırdılar, çağırdılar,
kavga ettiler; sonuçta da elde
sıfıra sıfır kaldı.
Eğer bir cevap verilmesi
gerekiyorsa, aynı şekilde
mukabele edilmelidir. Diyelim
ki dinine, milletine, bayrağına,
tarihine hakaret edilen
bir kitap mı yazılmış, aynı
şekilde kitap yazmalısın; film
mi yapılmış, film çekmelisin;
radyo tiyatrosu mu seslendirilmiş,
radyo tiyatrosu yaparak
karşılık vermelisin. Bu
şekilde mukabele edilmediği
müddetçe, politikayı çok iyi
bilen Batılılar ve Doğulular
yaptıkları işte her zaman
haklı çıkmaya devam edecek,
Müslüman toplumlar da yine
haksız kabul edilecekler.
Mevzu biraz dağılmış gibi
olsa da, bir başka İskandinav
dizi filminden bahsetmek istiyorum.
Belki de yukarıda yazdıklarımı,
konuyu anlattıktan
sonra yazmalıydım? Neyse, bu
defa yoğurdu değişik şekilde
yiyelim.
Sarah Lund rolündeki Sofie
Grabol’un başrolünde oynadığı
“Forbrydelsen” (İngilizce
ismi: The Killing, Türkçesi:
Cinayet) dizi filmi, yapımcısı
ülkeler olan Danimarka,
Norveç ve İsveç’de o kadar çok
beğenilmiş ki, Amerikan televizyon
kanalları hazineyi kaçırmamışlar.
AMC kanalı, bu
dizinin ABD yapımını üstlenmiş
ve dünyada orijinalinden
daha fazla seyredilir olmuş.
Çünkü Amerikan malı olan
uyarlama yani The Killing’in
pazarlaması iyi yapılmış…
Bence, orijinali olan “Forbrydelsen”
çok daha kaliteli bir
televizyon serisi…
Yayınlanmaya 2007’de
başlayan, 2011 yılında Uluslararası
BAFTA Ödülü sahibi
olan dizi filmin öyküsü kısaca
şöyle başlıyor: Sarah Lund,
Danimarka’nın Kopenhag
şehrinde yaşayan ama İsveç’in
Stockholm şehrine
transfer olmak üzere olan bir
dedektiftir. Kopenhag Emniyet
Müdürlüğü’ndeki son
gününde, cinayet masasına bir
genç kızın kaybolduğu haberi
gelir. Gerçi aynı akşam Sarah
için polis arkadaşları bir veda
partisi düzenlemiştir. Fakat
Sarah, yerine geçecek olan
dedektif ile birlikte olaya el
koyar. Daha sonra kayıp genç
kızı canice öldürülmüş bir
şekilde bulurlar. İpuçları, Kopenhag
Belediye Başkanlığı’na
oynayan Troels Hartmann
(Lars Mikkelsen) isimli bir
politikacının kampanya ekibine
kadar uzanmaktadır.
Birinci sezonda bu hikâye
ile başlayan dizide, katil
adaylarından birincisi; Suriye
göçmeni, ailesi ve çevresi
Müslüman ancak kendisi İslâmiyet
ile bir alakası olmayan
lise öğretmeniydi. Karısı da
Danimarkalı olan öğretmen
Rama (Ramazan’ın kısaltılmışı),
10 bölümlük sezonun 5-6
haftası boyunca bütün şüpheleri
üstüne çekti, ki zaten geçmişinde
de bir tâciz sabıkası
varmış. Belediye başkan adayı
Hartmann’ın seçim kampanyasındaki
önemli figürlerden
biri olan göçmen öğretmen
Rama’nın çevresindeki Müslüman
tanıdıkları da “terör”
zanlısı olarak birer fasıl polis
karakolundan geçtiler. Sezon
sonunda hakiki katil başka
biri çıktı ama bu arada olan
yine Danimarka’da yaşayan
Müslümanlara oldu. Hürriyetin
hat safhada olduğunu
zannettiğimiz Kuzey ülkelerinde
bile Müslüman toplumu
üzerinden İslâmiyet’e karşı
nasıl bir kuşku ve öfkeyle
bakıldığını bu dizi filmden
anlamak mümkün…
BAFTA’nın ne olduğundan
biraz söz edip, dizi filmin ikinci
sezonundaki mevzuya geleyim.
“The British Academy of
Film and Television Arts” yani
“İngiliz Sinema ve Televizyon
Sanatları Akademisi”, Oscar’ın
İngiltere’deki dengidir.
Her sene verilen film, çocuk
filmi ve televizyon eserleri
ödüllerinden birini 2011
yılında alan “Forbrydelsen”
dizisinin 2. mevsiminin açılış
bölümünde yine bir cinayet işleniyor.
Askerî kadın hukukçu
olan maktûlenin ardından, 3-4
tane daha Danimarka askeri
öldürülüyor. Bu maktullerin
tek ortak yanı Afganistan’da
görev yapmış olmalarıdır.
Cinayetler peşpeşe işlenirken,
önce tipik bir Müslüman
yakalanır ve karakola getirilir.
Sakallı, takkeli, elinde 99’luk
tespih, üzerinde beyaz entarisi,
gülmeyen bir yüzü ve şüphe
uyandıran her hareketiyle çok
sevimsiz, Hüseyin Kodmani
adlı Fas göçmeni bir kişi…
Dizinin ikinci sezonunun 5-6
bölümü boyunca, önce bahsettiğim
bu Hüseyin, daha sonra
da Danimarka ordusunda
yüzbaşı olarak çalışan Bilâl
isimli bir başka Müslüman,
potansiyel katil olarak seyircinin
gözüne sokuluyor.
Arada başka katil adayları
da var ama mevzu dönüp dolaşıp
bu Müslüman karakterlere
geliyor ve dolayısıyla “İslâm,
terör” kavramları üzerinden
hükümet krizleri doğuyor.
İnsaflı bir kişi olan yeni Adalet
Bakanı Thomas Buch, terör
paketini Meclis’den geçirmemek
için çok gayret sarfediyor.
Adalet Bakanı Buch, şüphe
üzerinden Müslümanların
suçlanmaması lazım geldiğini
inatla savunuyor fakat sonunda
mağlup oluyor. Çünkü
toplum ve politikacılar öylesine
yoğun baskı yapıyorlar
ki, adam pes etmek mecburiyetinde
kalıyor. Sonuçta katil
yine farklı bir şahıs çıkıyor ve
seyirci olarak biraz rahatlıyoruz
ama yine olan Müslümanlara
oluyor. Çünkü 10 bölüm
boyunca seyircinin zihni sürekli
olarak “katil Müslüman”
imajıyla dolduruluyor.
Türk halkının televizyonlarda
görmediği film ve dizi
filmlerden bahsetmemin bir
başka nedeni de, bize yabancı
olan bir dünyada nelerin
döndüğünü, Avrupalı, Amerikalı,
Rus, Çin, Japon, Kanadalı,
Avustralyalı sıradan
insanların beyinlerinin nasıl
yıkandığını izah etmek içindi.
Yoksa işin kolayına kaçıp,
“Muhteşem Rezalet, Kurtlar
Sofrası, Fatih, Bir Kulunu
Çok Sevdim” gibi film ve dizi
filmlerle ilgili olarak ben de
yazabilirim. Ama gözümüzün
önündekileri değil de,
görmediklerimizi yazıyorum
ki, okuyuculara bir faydam
dokunsun.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir