Bilinmeyen yönleriyle HORASAN HARCI

Kalsiyum neden bu kadar gerekli?
Canlılığın tanımı ne kadar açıksa,
sütün tanımı da o kadar açıktır,
yani bilinmemektedir. Süt oluşumu
ve yapısı son derece karmaşıktır, biz
beslenmek amacıyla faydalansak da,
süt “düz” bir besin maddesi değildir.
Yeni doğan canlının beslenmesindeki
yeri bile bir yere kadar anlaşılabilir,
besin kaynağı olmak ve canlılık
arasındaki konumu ise ortada kalır.
Birincisi, süt içerisinde “laktoglobulin,
albumin, immünoglobulin”
gibi aslında tamamen canlı sisteme
ait, ama yavruda da aynı etkileri yapan
proteinleri barındırır.

Biyolojik
etkinliği olan bu bileşenlerin enerji
almak mantığıyla kullanılmadığı
açıktır. İkincisi, sütün içerisindeki
baskın bileşen olan kazein, sıcaklığa
dirençli çok özel bir moleküldür.
Yapısı türe özgüdür, ama miçel (kürecik)
biçimi açıklamaya fazlasıyla
muhtaçtır (yapısal olarak “kulağakaçan”
olarak adlandırılan, üfleyince
dağılan bitki başına benzer). Aminoasit
dizisi olarak incelendiğinde
durum daha da karmaşık bir hal alır,
suaygırlarının kazein yapısı balinalarla
akrabalık gösterir (velhasıl kazein
“mana” olarak sanılandan farklı
bir şeydir).
Metabolik sıra dediğimiz özellikle
inek, manda koyun ya da keçinin
sütleri açısından da geçerlidir.
Hayvanların doğal yaşam özellikleri
(habitatlar ve besin kaynakları) bir
şekilde sütlerine de yansır. Bu sadece
sütün “kuru madde içeriğiyle”
(suyu uçurulduğunda kalan madde
miktarı) alakalı değildir, Bizim tadına
bakarak hissettiğimiz “rayiha”
kavramında ve elbette peynir gibi
“dönüştürülmüş” ürünlerde de ortaya
çıkar.
Türkçesi “benzerlik” olan “analoji”,
aslında son derece tehlikeli
bir alandır. Mantıkla bir yere kadar
örtüşür, ama alegorilere son derece
açıktır. Yani doğru bir benzerlik yakalama
olasılığınıza karşılık, saçmalama
ihtimaliniz de hep vardır. O nedenle
süt ve yumurta benzetmesini,
tüm yukarıda yazdıklarımıza atfen
bu çerçeveden okuyun. Gerek karasal
yumurtlayanlarda, gerekse memelilerde
yeni doğan canlının formu
erişkinden ciddi farklılıklar göstermez
(“metamorfoz” geçirmezler).
Buna karşılık memeli yeni doğanı
süt almak zorundadır, yumurtadan
çıkan yavru ise dış dünyaya ve kendini
beslemesine daha çok hazırdır.
Sütün “uyum” işlevi burada ortaya
çıkar. Örneğin annesi hiç emzirememiş
bir kedi yavrusunu mamayla yaşatmanız
pek mümkün değildir, ama
civciv kendini annesi olmasa da doyurabilir
durumdadır. Bize standart
öğretilen kavram “sütün kalsiyum kaynağı” olduğudur,
çünkü kemikler doğum
öncesi ancak bir yere kadar kalsiyuma doyurulur.
Kemiklerin kalsiyum içeriğinin daha
fazla artması esnekliğini yitirteceğinden,
muhtelemelen yavrunun doğum kanalından
çıkmasına imkân sağlamaz, mantık bunu buyurur.
Dolayısıyla süt en azından geri kalan
kalsiyumun verilmesini sağlar. İşte tehlikeli
analoji buradadır: “Memelilerde kemiklerin
kalsiyuma doyurulmasını süt, karasal ortamda
yumurtadan çıkanlarda ise kabuk sağlar!”.
Bu önermenin kötü yanı (beri taraftan gücü)
biyolojik olarak sınanamamasıdır, ancak yine
de akıl yürütülebilir. Sığınabileceğiniz kavramlar
elbette en saf olanlar, matematik, geometri,
fizik ve biyolojinin mantığıdır.
Yumurta kabuğunun matriksi kalsiyumun
bağlanmasını sağlar.
Yumurta kabuğunun oluşumu çok ilginç bir
süreçtir. Tavuğun 24-25 saatlik yumurtlama
sürecinin 20-21 saati rahimde kabuk yapımına
harcanır. Kabuk yapısının detayı moleküler
biyolojisi de dahil olmak üzere araştırılmıştır,
ama biyolojik sürecin nasıl gerçekleştiği yine
de çok iyi bilinmemektedir. Yumurta haşlayıp
yiyen herkesin çok iyi bildiği gibi, bizim kabuk
olarak kabul ettiğimiz kısmın altında iç ve dış
iki zar (membran) katmanı mevcuttur. Bu katmanlar
daha çok kollajenden meydana gelir,
kalsiyum da aynen kemik ya da midye kabuğu
için söz konusu olduğu gibi bu matrikse çöktürülür.
Yani aslında bir matriks yapılır, kalsiyum
kristalleri de buna yerleşir. Kollajen matriksin
kalsiyuma doyurulması (kalsifikasyon)
hayvanın daha çok besinlerle aldığı kalsiyuma
bağlıdır. Haricen kalsiyum alınması söz konusu
değilse matriks yine yapılır, ama kabuk incelmeye
başlar. Doğal ortamda yetiştirilen tavuk
kalsiyum kaynağı olarak toprağı kullanır
(alandan aktarılan bilgi, yağmur vb. nedenlerle
tavuğu beton zeminli kümese kapatırsanız,
iki gün içinde yumurtanın kabuğu tutunca kırılacak
kadar incelmektedir.) Hayvan kaynak
bulamazsa kemiklerindeki kalsiyumun yüzde
10’unu 24 saat içerisinde serbestleştirebilmektedir,
ama bu beceri elbette sürdürülebilir
olmaz. Yine de olağanüstü bir plastik beceriden
söz ettiğimiz açıktır. Kalsiyum, bedeli ne
olursa olsun kemik ya da kabuk dokusuna tutturulmak
zorundadır. O halde kalsiyum kabuk
ya da kemiğin sertleştirilmesinin dışında başka
etkiler de sağlıyor olabilir.
Horasan harcının genel özellikleri
Horasan harçları olarak adlandırılan bağlayıcılar
bulunduğumuz coğrafyada antik zamanlardan
beri kullanılmış olan inşaat malzemeleridir.
Harç, yapımı sırasında (karılma
süreci) kıvamlı olmakla birlikte akışkan olan,
ama zamanla donma özelliği gösteren birleştirici
unsura verilen ortak addır (ancak kelime
yemek harcı gibi başka anlamlar da taşır).
Harcın birleştirme becerisine “priz oluşturma
özelliği” adı verilir (elektrik prizleri de elektriği
birleştirir), oluşturulmasında kullanılan
doğal bağlayıcı maddeler volkanik tüf, tras,
zeolit, diatomit ve doğal topraklardır. Burada
birleştirme becerisi elbette kullanılan diğer
malzemelerin birleştirilmesi için gereklidir,
bunlara da puzolan adı verilir (kelime kökeni
ilk kez Napoli yakınlarındaki Puzzoli kasabasından
elde edilmiş olmasına bağlanır). Horasan
harçlarının yapımında hammadde olarak
genellikle kalker (kireç taşı) kullanılır. Bunun
günümüz inşaat teknolojisinde kullanılan
karşılığı da yine sönmüş kireçtir, nalburdan
alacağınız kireç tozunu suyla karıştırıp beklediğinizde
donar, alçı oluşur. Nitekim betonun
hammaddesi olan çimento da yine benzer
mantık içerisinde üretilir. Alçının yapı malzemesi
olarak kullanılmadığı sürece, bir sorunu
yoktur, ama yapı unsuruna dönüştüğünde “kırılmama,
basınç kaldırma (dağılmama)” gibi
bir takım kısıtlılıkları vardır. Horasan harcının
en önemli özelliği ise, basınca dayanıklı
olması, hatta donduktan sonra kalsiyum kalsit
içeriğini hala daha artırabilmesidir. Aynı görünmekle
birlikte, tahtaya yazmayı sağlayan
tebeşirler ise, daha sağlam olmaları için kalsiyum
sülfattan yapılırlar.
Horasan harcı nasıl yapılır, kemik ve
kabukla olan benzerlikleri nelerdir?
Horasan harçları olarak adlandırılan bağlayıcı
harç türlerinin tarihinin binlerce yıl
geriye gittiği kabul edilmektedir. Çünkü Horasan
harçları gerek Eski Mısır, gerek Roma
ve gerekse İslam mimarisi içerisinde yaygın
kullanım alanı bulurlar.
Bin yılı aşkın süredir, muhtemelen onlarca
depreme dayanmış Ayasofya; Mimar Sinan’ın
köprüleri ve Selimiye Camii, Süleymaniye Camii
gibi abidelerinde bağlayıcı malzeme olarak
Horasan harcı kullanılır.
Doğal harçlarda genel bağlayıcı olarak tüf
(volkan külü), tras (doğal puzolan), zeolit, diatomit
ve doğal topraklar kullanılsa da, Horasan
harcı doğrudan “organik bileşenler” kullanılmasıyla
bunlardan ayrılır. Bu konuda hayli kısıtlı
olan kaynaklardan aktarılan bilgiler, ağaç
yaprakları, soğan, sarımsak, yumurta akı, peynir,
kıl ve kanın harcın oluşturulması amacıyla
kullanıldığını söylemektedir. Harcın özellikleri,
Türkçe ya da yabancı dildeki mimarlık/
inşaat dergilerinde yayınlanmış araştırmalarla
da irdelenmiştir. Ancak bu çalışmalar harcın
fiziksel özelliklerine odaklanırlar, nasıl hazırlandığına
belki de bilimsel sır olabileceği gerekçesiyle
hiç değinilmez. Dahası harç hazırlanırken
bu maddelerin tek başına mı, yoksa
bileşim olarak mı katıldığı da bilinmemektedir.
Tarihi kaynaklarda bildirilen tek özellik harcın
hazırlanırken kötü koktuğudur.
Kireç bir şekilde organik maddelerle bir
araya getirilmekte, araya puzolan özellik gösteren
pişmiş tuğla benzeri dolgu materyali katılmakta
ve sonra kurumaya bırakılmaktadır.
Harcın sağlamlaşmasındaki temel unsurun
kalsiyum kalsit içeriğinin artması olduğu zaten
bilinmektedir. Dahası bunu oluşturacak
olan karbondioksitin kuruma aşamasında havadan
“tutulduğu” kabul edilmektedir.
O halde esas mesele Horasan harcında kullanılan
organik maddelerin ne işlev gördüğünün
anlaşılmasındadır. Ve elbette ucu açık olan diğer
bir soru da bu harcın nasıl geliştirildiğidir.
Horasan harcındaki biyolojik bileşenler:
Sülfür bağlantısı
Kemik ve kabuk örneğine geri dönecek
olursak, bunlara kalsiyumun çökmesi doğrudan
kollajenin varlığına bağlıdır. Kollajenin
olmadığı, yeterince oluşamadığı (uyarılmadığı)
durumlarda kalsiyum çökmesi ve kemiğin
güçlenmesi mümkün değildir. Bu bilginin bir
kanıtı osteoporoz olarak adlandırılan “kemik
erimesi” tablosunun doğrudan kalsiyum
verilerek giderilememesidir. Diğer kanıt ise
endüstriyel piliçlerdeki hızlı büyütme yönteminin
süngerimsi bir kemik yapısıyla sonuçlandığı
gözleminden gelir.
[Kollajen biyolojik sistemin biçimini veren
temel bağ dokusu bileşenidir. Kemikte ve kas
kirişlerinde özellikle tip I olarak adlandırılan
üçlü süperheliks biçiminde bulunur. Moleküller
hücre içerisinde yapıldıktan sonra parçacıklar
halinde hücre dışına taşınırlar, daha
sonra yeniden organize olarak uç uca bağlanırlar
ve prolin gibi amino asitlere hidroksil (-OH)
grupları eklenerek (C vitaminini gerektiren zorunlu
aşama) yan yana “kaynaştırılırlar”. Sistein
amino asitlerinin sülfür grupları arasında ise
güçlü çift sülfür bağları oluşturulur.]
Aynı durum yumurtanın kabuğu için de
söz konusudur. Sık sık söz ettiğimiz üzere,
yumurtanın bizim yediğimiz iç kısmı ve zarları
aslında dört saatte oluşur. Zara kalsiyum
çökeltilmesi ise yaklaşık 20 saat sürer ve esas
kollajen bileşeni zarda ve kabuktadır…
Harcın hazırlanmasında kullanılan “yağlı
kireç”, demir ve çelikle reaksiyona girmez,
ama alüminyum, kurşun ve pirinçle reaksiyona
girer, dolayısıyla Horasan harçlarında esnemeyi mümkün kılan malzeme olarak kurşun
kullanılmak zorundadır. Bu özellik sağlamlık
(stabilite) açısından en zor mimari yapı olan
kulelerde ortaya çıkar. Beyazıt Kulesi’nin taş
bileşenleri, içerilerine akıtılan erimiş kurşunla
tutturulmuştur. Yapı harçlarında aranan
temel bileşen “SO3”, yani kükürt-üç-oksittir,
bileşimde en az yüzde 36-40 bulunması gerektiği
belirtilmektedir. Detay sanılan bu bilgi,
organik bileşenin aslında “organik kükürt
bileşeni” sağlamak amacıyla kullanıldığına
işaret etmektedir. Nitekim sülfür soğan ve sarımsakta
yoğunlaştırılmış olarak bulunur.
Yumurta akının kaynağı ise tavuk değil,
martı yumurtasıdır.
Baca sistemlerinin ne işe yarar?
Zaman içerisinde Horasan harçlarına
karbondioksit çökerek sağlamlaşmaları, bir
ihtimal sülfür içerikli matriks yapısıyla ilişkilidir.
Çimentodan karılan harçların 40 yıl
olduğu düşünülen ömürlerine karşılık, Horasan
harçları havadan karbondioksit çekerek
sağlamlıklarını pekiştirirler. Aslında bu noktada
Mimar Sinan’ın camilerin iç havalandırmasında
kullandığı ve “mürekkep elde etmek
için yapıldığı” düşünülen baca sistemleri de
yeniden gözden geçirilmeye muhtaçtır. Nedense
bu sistemlerin iç aydınlatmada yakılan
yağ lambaları ya da mumlardan çıkan isi topladıkları
düşünülmüştür. Oysa sistemin, harcın
sağlamlaştırılması nedeniyle kullanılıyor
olabileceği de ciddi bir ihtimaldir. Beri yandan
çimento harçlı birleştiriciyle yapılmış bina
duvarlarının hava geçirmeyen “saten” ile boyanması
da aynı şekilde tartışılır hale gelir ve
kireç boyanın kullanım gerekçelerine de güçlü
bir vurgu yapar.
Not: Horasan harcı konusundaki temel
bilgiler Yard. Doç. Dr. Kamile Tosun Felekoğlu’nun
17.02.2012 tarihli ders notlarından
alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir