Bir Ağıt

19 Kasım 2014

Tamı tamına on yaşındayım.

1949’a hiç de iyi girmedik. Dizler boyu kar yağdı. Damlardaki karları kürüye kürüye yorgun düşüyorduk.

Üşüyorduk…

Kasabamız; yarı aç yarı tokluğunda verem illetinden yine canlar yitirdi. İnce hastalık, dam üstündeki karları kürer gibi toprağa doğru kürüyordu ceren gibi kızları ve gencecik bedenleri.

Ölüyorduk…

Kalanların ahhları evlere sığmıyordu. Ak kireçli dört duvarlar yangınlara gardiyan olamıyordu. Figânımız, bağlamacı İbrahim’in tellerine tellerine çarpıyordu… Akşamları Sultan Teyze’lerde toplanıyordu mahalleli. Sultan Teyze Kur’ân-ı Kerîm okuyordu gizliden.

Ağlıyorduk…

Her gece ağlaşıyordu kadınlar: “Sorarlarsa Kesik Baş Hikâyesi dinliyoruz desin çocuklarımız. Sakın ola Kur’ân demesinler…”

Şaşırıyorduk…

Yoksa, kıyâmetin büyüğü kopardı.

Biliyorduk…

Kapılar zorlanır, kitaplar zaptolunur ve insanlar bir yerlere düşerdi.

Korkuyorduk…

Daha geçen ay güpegündüz annemin başörtüsünü çekip aldı jandarmalar. Üç gün ağladı anacığım. Üç gün, yemeden-içmeden kesildi… “Eşarp takacaksın” denmiş. Eşarp ne ki?.. “Manto giyeceksin” denmiş. Manto ne ki Allahım?

Soruyorduk…

Bu zorlu soğuk niye? Ağrısı hiç dinmeyen aç mîdeler, susturulamayan çocuklar?.. Her gün ölüm olur mu kış kıyâmette? Her gün ağlar mıymış analar?

Hı?.. Ağlar mıymış gizli gizli Kur’ân okuyanlar?

Her yan böyle mi ki; Her yerde üşüyor, ölüyor, ağlıyor, şaşıyor ve korkuyor mu insanlar?

Bağlamacı İbrahim haber salmış. “Biraz da biz ağlayalım” diyesiymiş.

O gece birer birer toplanıldı İbrahim Amcalarda: Terzi Hulûsi, Berber Süleyman, Meytar Mustafa, Kalaycı Recep, Tellal Cemil Dayı, Mühürcü Sâmi, Çakır Süleyman ve Yusuf Ağabey.

Ağzımızı açacak bıçak yoktu ki.

Ninem, “Sen de git” diye tutturmuştu. Ben yalnızken ağlamayı bilmiyor muyum? Ağlamayı bilmiyor muyum ben?.. Yine de gittim. Bir bildiği olmalı ninemin, bir duyduğu, düşündüğü…

Ama…

Bu ne biçim “Selâmün Aleyküm”, utanır gibi… Bu ne türlü “Aleyküm Selâm”, karşılardan duyulmaz? Bu ne tuhaf “Merhaba”, dün ölen Gülsüm Kız kadar hıra?

İbrahim Amca dîvan sazını ayar ediyor. Biz karşısında diz çöküp de durmuşuz. Kör kandil ışığında bütün gözler kapalı. Her birisi onulmaz yaralarla yoğrulmada, kimbilir? Kaç kerre ölmedeler şimdi, kaç kez dağlanmadalar?

İşte saz da ölüp ölüp dirilmeğe başladı. Sağ omzuna dayadığı kara-kuru başıyla İbrahim Amca da gözlerini yumdu. Perdeden perdeye koşan parmakları azıcık eylendiğinde, yedi kat yerde hapsedilmiş sesi, hûn olmuş bağrını dele yara ortalığa döküldü:

 

A kekliğim gömleciğin gök m’üdü

Hiç göğsünde merhametin yok m’udu

Bu gençlikte ölüm bize hak m’ıdı

 

Yazıcı kolların yorulmadı mı

Dividin kalemin kırılmadı mı

 

Keklik idim alayımı düzmedim

Ben yârimle kol kol olup gezmedim

Bu kara yazıları kendim yazmadım

 

Yazıcı kolların yorulmadı mı

Dividin kalemin kırılmadı mı

 

Gök yüzüne ak mahrımam yazıldı

Altın tas içinde kınam ezildi

Bu yazılar küçücükken yazıldı

 

Yazıcı kolların yorulmadı mı

Dividin kalemin kırılmadı mı

 

Türkü bittiğinde ben seksen yaşında bir ihtiyardım. Belki ilk ölümüm orada olmuştur. Bu türkünün, gelinlik çağında çürüyüp yiten Gülsüm Kız’a yakıldığı belliydi.

Ama; yorulmayan yazıcının kırılmayan kalemleri bizlere dönüktü.

Ne usul ağladı İbrahim Amca. Ne sessiz buruldu yüreklerimiz… Ve dinleyenler başlarını hiç eğmeden ne yaman gözyaşı döktüler. Evet, evet… İlk ölümüm orada oldu ve ben ilk orda büyüdüm.

Ninem biliyordu olacakları.

Ayrılışlardaki “Hadi hoşça kal”ların acımtırak tadını; yeri göğü inleten, soğuğu ve karanlığı doludizgin harmanlayan sessizliğin heybetini mutlaka iyi biliyordu.

Bana, kahrın kapılarını açan en erkek anahtarı veriyordu ninem.

Ahh ninem!

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir