Bir Çılgın

14 Haziran 2016

Gürbüz Azak

 

Belki duymuşsunuzdur, “Kültür Konseyi” adında sevimli bir kuruluş var. Beşiktaş/ Barbaros Bûlvarında nicedir faaliyette. Amacı; Türk Kültürü, târihi, gelenekli sanatlarımız ve edebiyâtımız üstüne çöken, sinen umursamazlığı kaldırmak, aydınlarımızı gerçekten aydınlatıcı kılmak. Gayret sürüyor. Gürcistan’da, Batı Trakya’da hattâ Bulgaristan’da minyatür ve tezhip atölyeleri çoktan açıldı.

İşte bu Kültür Konseyi onca yorulmazlığına, gayretine bir de onbeş gün arayla tertiplenen “Boğaziçi Sohbetleri”ni ekledi. Meraklı dinleyicileri hep okumuş yazmış kişiler. Profesör, işadamı, savcı, yargıç, sanatkâr hattâ adı bilinen siyâsetçiler.

Geçenlerde, sohbet konusu olarak “Osmanlı’da İnsan” seçilmişti, gittim. Salonda her zamanki seçkin kalabalık. Konsey başkanı, örnek yönetici Dr. Metin Eriş Bey oturumu açarken bizlere şöyle seslendi: “Bu akşam hep merak edilen Osmanlı insanı konuşulacak. Anlatıcımız, mesleğinin çılgını Gürbüz Azak Bey’i kürsüye dâvet ediyorum. Buyurun efendim.”

“Çılgın Adam” yerinden kalktı, kürsüye vardı ve herkesi selâmlayıp söze başladı:

Dostlar merhaba!..

Mesele çetin. Önce bir özet sunayım.

Osmanlı, tek cümle ile, bir vakıf medeniyetidir. Miktarı yüzleri geçen bu vakıflar da serâpa merhamet temellidir. Uçan kuşa, aç kalmış kurtlara, yük hayvanlarına, hizmetçi hanımlara, gezgin satıcılara, tabiata ve medrese talebelerine kadar uzanan vakıf hizmetleri sebebiyle imparatorluk ahâlisi; hür, iz’anlı ve istikametli bir ömrün sâhipleri idiler.

Sizlere pek bilinmeyen sarsıcı bir gerçeği söyleyeceğim: Osmanlı’da dilenci yoktu, evet yoktu. Hemen hemen bütün Avrupa’da; Fransa, İtalya, İngiltere ve Cermen ülkeleriyle Rusya’da  dilencilik bir meslek idi. Tıpkı askerlik, terzilik, din adamlığı gibi. Bu görünüm bile Osmanlının hangi iz’an ve irfân ile seviyelendiğinin şaşılası bir örneğidir.

Şu töreye bakınız… Bu topraklarda, olur a, bir kişi çok zorda kaldı, dilenmeğe niyetlendi. Hemen o saat dilencinin mahallesi o kişiye bir iş bulur, mahallenin ayıbını örterdi. Çünkü dilenen garip, önce mahallenin ayıbı idi. Sonra o köyün, o şehrin, giderek eyâletin, neticede Osmanlının ayıbı sayılırdı. İnsanlığı görüyor musunuz?

Demin vakıflardan söz ettim. Bu fedakâr ve güzel hedefli kuruluşlar, insanımızı henüz çocukken dikkate değer bulup onları her hafta; çiftçi, esnaf, kadı, hekim, yoksul, eşraf, paşa çocuğu ayrımı yapmadan bir araya getirir elmalar yedirir (o tarihte meyveye elma deniyor), çevreyi gezdirir; ağaçları, kuşları, çiçekleri tanıtır, çocukların birbirleriyle ömür boyu sürecek sıkı dostluğunu sağlardı. Bu, haftalık beraberliklerde 9-10 yaşlarındaki balalar; edep, erkân, vefâ, onur, mertlik, kardeşlik, dayanışma gibi hasletlerle zenginleşirdi.

Birlikte senelerce elma yemiş bu tâze karakterler içinde geleceğin akıncı beyleri, mutasarrıfları, vâlileri, tüccarları, o eski çocukluk arkadaşlarını asla unutmaz, onlara arka çıkar, birlikte çalışır ve çok önemli başarılara erişirlerdi.

Buyurun!

Urfa-Birecik’te her gün yelkeni ve donanımıyla inşâ edip bir gemiyi Fırat’a indirebilen onlardı. Edirne’den çıkan, Eflâk, Buğdan, Polonya, Macar ve Alman ovalarını doludizgin katedip, hiç kayıp vermeden dönebilen, sadrazam’a iktisâdî raporlar sunan akıncılar birlikte elma yiyen işte bu çocuklardı.

En usta hattatlar, koşumcular, kervan başıları, yapı ustaları, çiftlik yöneticileri, müderrisler de gene o sofralarda güle-şakalaşa elma yiyen çocuklardı. Birbirlerinin yeteneğini, heveslerini, gayretlerini pek yaman tanıyan bu sevimli kardeşler, her konuda, işde, mesâide mutlak başarı sâhibi idiler. Osmanlı, sırf bu birlikte elma yiyen, tabiatı, insanı, ülkeyi, ciddiyeti ve fedakârlığı tanıya-bile büyümüş çocuklar eliyle şu kadar yüzyıl Karadağ’ı, Bosna’yı, Sırbistan’ı, Kuzey Afrika’yı, Ortadoğu’yu âdilâne yönetebilmiş ve sevilmiştir. Şimdi bile Balkanlar’da o dönemler “Devlet Zamânı” diye anılır.

Özetlersek, Osmanlı hep; cesur, verimli, inadına dürüst, fedakâr, yurtsever, vefâlı insanlara erişmek için gayretlendi. Başarılı da oldu. Avrupa’da sınırlarımızın az ötesindeki şehirlerden sık sık, bizi de coğrafyanıza, adâletinize alın diye ricacılar geliyordu. Niye?.. Elma yiyen çocukların insanlığına, mertliğine güveniyorlardı çünkü.

“Çılgın adam” sözlerini tamamladı. Bir sohbet sona ermişti. Toplantı dağılıyorken Tülây Berberoğlu isimli hanımefendi yanıma gelip ellerimi tuttu. “Elma yiyen çocukları hiç unutmayacağım” dedi… Sevindim.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir