Bir Cināyet

Gürbüz Azak

İstanbul’un Etiler Mahallesi’nde, tam da Endonezya Başkonsolosluğu girişine yedi metre mesafede bir ulu ağaç vardır. İri gövdesi, alabildiğine bol ve geniş dallarıyle her bahar koyu yeşil bir heybete bürünür de, caddeye serin gölgeler savurur. İşte, sabah yürüyüşlerimde ben bu asırlık heybetin altında nefeslenirim.

Ve her sabah ağlayasım gelir.

Bundan yirmi yıl kadar evvel bu ağacın kara gövdesine sarı bir levha çaktılar, üzerinde şunlar yazıyordu: “Tabiat ve kültür varlıkları Genel Müdürlüğünce bu ağaç Anıt Eser olarak adlandırılmıştır.”

Çaktılar levhayı gittiler. Bir daha da dönüp bakan olmadı. Sonrası nasıl?.. Cināyet!

1- Peki, bu ağacın adı ne? Yazılmamıştır.

2- Onca yıldır dalına-budağına bakan olmamıştır.

3- Şu an, bu heybetli, muhteşem varlığın yarı gövdesi çürümüş halde. Çürüme giderek derinleşiyor. Yarasını saran çıkmıyor.

Ve göz göre göre bir anıt ölüme terkedilmiş durumda. Ne Bilmemne Müdürlüğünün umurunda, ne Beşiktaş Belediyesi’nin, ne Büyük Şehirdeki beyefendilerinin.

Ağaç ölüyor. Merhamet ne yanda usta?

Adamlık ne tarafta?

1999’daki büyük depremi hatırlarsınız. İstanbul fecî sarsılmıştı. Yıkılan mahalleler, sokaklarda kalan insanlar, nereye sığınacağını bilemeyen şaşkın kitlelerin hāli unutulacak gibi değildi.

İhmalci ve hazırlıksız birimler şoka giriverdi. Can havliyle insanları bir o yana, (olmadı) bir öte yana dağıttılar. Hangi semt böyle zamanlarda hangi bahçeye, parka, boşluğa, meydana varıp toplanacaktı? Belli değildi ki.

Evet, hırpalandık, yıkıldık, bozguna uğradık.

Ki, birden bāzılarının aklına geliverdi. Böyle felaket zamanlarında kişilerin, mahalle halkının genişçe bir alana ihtiyacı vardı. Yardımlaşma, çadır filân dağıtma, iaşe meselesi filân da vardı.

Akıllara “Toydan sonra nāra atma” fikri geliverdi. Birkaç ay geçmişti ki bāzı köşe başlarına, semt girişlerine şöyle minik levhalar asıldı: “Āfet sonrası buralarda oturanlar şu parka, bu meydana gidip toplanacak.”

İyi mi? İyi.

Dikkat ettiniz mi bilmem. İstanbul’un ötesine berisine 1999’da asılan bu levhalar şimdi okunmaz haldedir. Hangi alanda toplanılacağı artık meçhuldür. Yani şu “aziz millet” ne hāli varsa kendi görecektir. Tıpkı sözünü ettiğim o ağaç gibi yalnız, sāhipsiz ve yetimdir.

Nerde şimdi o sorumlular?

Dostlar!.. Şaşkınlıklara, çaresizliklere, cinayet suratlı umursamazlıklara hazır olunuz. İstanbul ve öteki deprem coğrafyaları! Ne kadar da gözlerden ıraksınız?

Tembellik ne yanda usta, beceri ne tarafta?

İstanbul’un bir Tophāne semti var, ve de orada Nusretiye Camii bulunur. Tam da bu caminin karşısında altmış yıldır önünden geçip durduğum, yıkık Ceneviz surları ve cılız ağaçlarıyle boş bir alan mevcuttur. Her geçişte gözlerim bu alana takılır ve gönül, minik bir koruluğun oraya pek de yakışacağını ümit eder, hayallerdi. Geçen ay farkına vardım. Oraya da bir bina veya binalar dikilecek. Hazırlıklar başlamış. Utandım… O minik topraktan, oradan sorumlu belediyeden, oraya betonarme bina konduracak zihniyetten, bunca çirkin şehircilik uzmanlarından utandım.

Dikkat!.. Tophāne’de bir cinayete hazırlanıyorlar.

Rastladıkları her karış toprağa göz diken, zevksiz ve guddur inşaat meraklıları, bahçesiz, parksız, korusuz bıraktıkları bir İstanbul’a yeni bir ihanet için ellerinde kazma, Tophāne’ye saldırıyor.

Sahi, bu şehirde bir belediye olacaktı.

O belediyede insaflı birileri olmalıydı.

Hiç olmazsa merhametli, gerçek bir İstanbullu… Ama yok!

Merhamet ne yanda usta?

Cinayet ne tarafta?

Biliyorum… O, adı konmamış anıt ağaç gelecek bahara erişemez. Deprem sonrası nerede toplanacağımızı yazan, adresi silinmiş levhalar farkedilmeyecek, yenilenmeyecek. Ve Tophānedeki o şirin mekân kat’iyyen yeşillenmeyecek. Orada kurulacak asık suratlı bir betonarme, gelene geçene küfreder gibi bakacak.

İz’an ne yanda usta?

Sevgi, insana saygı ne yanda?

Cināyet ne tarafta usta?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir