Bir Diş

14 Kasım 2016

Gürbüz Azak

 

Diş deyip geçmeyelim.

Kimilerinin diş yüzünden başına gelmedik kalmamıştır. Benim mâceram henüz ortaokul yıllarında tıfıl bir çocukken başladı. Kasabamızda diş hekimi yok, o görevi tellal Cemil Dayı üstlenmiş. Evine gider, bir leğen önünde diz çökerdim. Cemil Dayı da omzuma oturur, kerpeteni döndüre asıla, ağrıyan azı dişimi koparırdı. Ben ağlardım.

Arayla iki dişimi de Cemil Dayı çekti.

Orta sonda gene gerilerde bir diş daha ağrımaz mı? Hayır, bu sefer Cemil Dayı’ya gitmedim. Ninem beni henüz sıtma doktoru olmuş  (sonradan milletvekili) Baha Akşit’in muâyenahânesine götürdü. Mâdem doktordu, bu işleri de yapardı. Ninem öyle söyledi.

Baha Bey güler yüzlü, herkesin “Bizim Baha’sı”, halden anlar bir delikanlı. Ninem haklı çıktı. Gün gelir lâzım olur diye alınmış, dolaplardan birinin uzağına konmuş, kutusundan da ilk defa çıkarılan parlak bir kerpeteni saklıca eline alan “Bizim Baha”; ürkütmeden, korkutmadan şıpın işi dişimi çekti. Benimle birlikte o da bu sonuca pek sevindi.

27 Mayıs 1960 Darbesiyle Yassıada’da yargılanıp önce îdâma, sonra müebbede mahkûm olan, Kayseri’de epeyce yattıktan sonra affa uğrayan Baha Bey’le kırk yılın ertesinde Kadıköy’deki evinde sohbet arası bu hâdiseyi anlatmış, karşılıklı bir yaman gülüşmüştük. Rahmetli, gerçekten de ilk defa diş çekimini başarıyla bende denemişti.

Mâcera burada bitmiyor.

Akademi’de okuyorum, 1960 olmalı. Gene çenemde ağrılar. Gene aynı dayanılmazlık: O hınzır tanıdık sızı. Vardım İstanbul Beyazıt’taki dişçilik fakültesine. Girişte durumu anlattım. “Buyurun salona, boş bir koltuğa oturun” dendi. Öyle yaptım. Koca salonda 10-15 koltuk. Son sınıf öğrencileri ha bire diş çekiyor. Bana iriyarı bir öğrenci rastgeldi. Çene etlerime aceleden morfin vuran delikanlı “Biraz oturun uyuşsun” deyip gitti. On dakika sonra da gelip kerpeteni ağzıma soktu. Sımsıkı yakaladığı dişimi asılıyorken kerpeten kurtuldu, ve ağzımda ve beynimde ve yeryüzünde “Donng!” diye bir infilâk. Aklım çıktı. Bir daha denedi, kerpeten gene kurtuldu ve gene aynı patlama: “Donng!”

Yeter, diye bağırıp koltuktan iniyorken; küçümen, ak giyimli bir kız koşarak yetişti. Kerpeteni iriyarı delikanlıdan alıp, gösterilen dişe uzandı. Bir sâniye sonra diş, kerpetenin ucunda, göz hizâmda. Ve kulağımda ak giyimli küçümen kızın sevimli sesi: “Geçmiş olsun, şu pamuğu koyalım, evet, şimdi kalkabilirsiniz.”

Bir ara not:

Sekiz on yıl olmuştur, Denizli’deyim. Yolda tek başıma dolaşıyorken arkamdan bir ses: “Merhaba arkadaşım, buralarda ne arıyorsun?”… Dönüp bakıyorum, Bilge adlı eski bir dost. Sarılışıyoruz.

– Ne haber Bilge?

– İyilik sağlık. Yarım asır sonra bir merhaba daha!

– Ne yapıyorsun, neyle meşgulsün?

– Diş hekimiyim. Muayenehâneye gidiyorum. Hadi gel benimle. Eskilerden lâflarız.

Az geçince bir kapıdan giriyoruz. Koca bir salon. Her yanı yüksek saksılı çiçeklerle bezeli. Sanki burada diş çekilmiyor, keyif çatılıyor. A aaa! O da ne? Ortalıkta öte-gıdaklaya dolaşan beş altı keklik. Şaşırıyorum. İnsandan kaçmıyorlar.

– Bre Bilge, bunlar da ne? Dişçide bir sürü kuş?

– Onlar çocuklar için. Önce çiçekleri sonra bu kuşları görüyorlar, ağlamayı unutuyorlar, burayı ve beni seviyorlar. Gerisi de zaten kolay oluyor.

Şaşırıyor, seviniyor ve Bilge’yi tebrik ediyorum.

Geçen yıl gene, gene, o zalım eziyet. Dişlerimin kimi sallanıyor, kimi yarı kırık, bazılarında hafiften ağrıma haberleri… Ver elini bir erkek dişçi:

– Neyiniz var?

– Dişler… Bir baksanız, bu ağız nasıl onarılır ve bana kaça patlar?

Bakıyor, bakınıyor, “Ooo, ooo” diyor. “4.500’e hallederiz”… Teşekkür edip ayrılıyorum.

Bu sefer bir hanım dişçideyim. 6.500’e çıkarmış. Eve dönüyorum. TRT’den emekli kızım ziyaretime gelmiş. Vaziyeti anlatıyorum. “Baba, diyor. Yarın gelip seni Kadıköy’deki Devlet Ağız ve Diş Hastânesine götüreceğim. Hazır ol.”

Ertesi gün yollara düşüp hastaneye varıyoruz. Alt çenedeki dört diş ile bir azıyı çekiyor hekim. “Haftaya gene gel” diyor. Bu defa iki dişin sinirleri alınıyor. “Haftaya gene” gelecekmişim. Öyle yapıyoruz. Nihâyet alt ve üst çene kalıpları alınıyor. Haftaya gene uğruyoruz. Protezler hazırlanmış. Yepyeni dişler ağzıma yerleştiriliyor. Teşekkür için getirdiğim koca bir kutu çikolatayı hekimin masasına bırakıyorum. Sonra vezneye iniyoruz kızımla. 38 lira (evet evet) otuzsekiz lira ödüyoruz sâdece. “Yaşasın devlet” diyorum veznedâra.

Eve dönene kadar da yeni ağzımla “Yaşasın devletim!” deyip duruyorum. İstanbul az evvel benim oluyor çünkü.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir