Bir Elektrik

23 Aralık 2017

Gürbüz Azak

– Yarın elektrik geliyooorrr!..

Bu haykırış dalga dalga her yöne yayıldı ve kasabanın tembel, çalışkan, yaramaz, uslu, haşarı, huysuz tüm çocuklarını o gece uykularından etti.

1951 yılındayız.

Sabahleyin, güneş ormansız dağlardan iki mızrak boyu yükselince ne kadar çocuk varsa kasabanın girişindeki şosede yerimizi aldık. Bize eğlence çıkmıştı. Yalınayak, başı kabak, toza tomura karışıp gitmiştik.

O zamana kadar elektrik sözünü duymuşluğumuz yoktu.

Yeni Belediye reisimiz, Kerim Hāfızoğlu verdiği sözü tutmak için haftalardır şehirde imiş de… Elektriği bu sabah getirecekmiş de…

Bu elektrik de ne ola ki?

Öğleye doğru üç arkadaşım var güçleriyle çığlık çığlığa müjdeyi verdiler:

– Elektrik gözüktüüü!.. Bakın, bakın!

Bakıştık.

Koskoca ovada uzayıp giden şosenin en incelmiş ve en uzak noktasında önce bir toz bulutu fark ettik. Beş dakika geçince, tozlar içinde zar zor seçilen üç kamyonu, hemen ardından da homurtulara gark olmuş inildeyişlerini sezebildik.

Elektrik biraz öfkeli, azıcık da inleyerek geliyordu.

Kamyonlar önümüzden geçip de kasabaya yöneldiğinde, ardında bir sürü çocukla pek şenlikli idiler.

Tam belediye bināsının önünde durdular, durduk yāni… Reisimiz Kerim Bey en öndeki kamyonun şoför mahallinden, beş altı kişi de kamyon kasalarından atladılar. Elleri yüzleri kararmış, her yanları çamurlara bulanmıştı.

Elektrik ise, bir yığın demirler, kayışlar ve iri iri çarklar hālinde kamyon kasalarında bekleşiyordu… Kerim Bey, daha elektrik gelmeden yollara ve kavşaklara direkler çaktırıp her birini tellerle birbirine bağlamıştı. Direklere lâmbalar asılıydı.

Bu direklerle ilgisi var sanıp demirden misāfirlerimize “Aleddirek” demeğe başlamıştık.

Kasabanın merkezindeki kocaman bir yapının içine bu demir yığınlarının taşınışını, iriyarı çarkların takılışını, birbirlerine parlak ve kaygan kayışlarla bağlanışlarını her gün ve tam mesāi görmeğe koşuyor, bu sebeple akşamları evlerden azarlar işitiyorduk.

Bu monte işi kaç hafta sürdü bilmiyorum.

Bir akşamüzeri, tam da harmancıların ovadan döndüğü, biz çocukların eve geç kalış ürkekliğiyle seyirtip durduğu zamanda, o güne kadar hiç duymadığımız hesaplı bir gökgürültüsü ile sarsıldık. Durup kalmıştık. Alacakaranlıklar bu şok haykırışla yırtıldı sanki.

“Çaddak çutadak, çaddak çutadak, çaddak!..”

Herkes belli ki aynı şeyi düşündü. Biz çocuklar bağırıştık:

– Aleddirek… Aleddirek!

Evet, bu, elektriğin sesiydi. İyi de, bütün kasabayı ayağa kaldırması, milleti sokaklara dökmesi ne oluyordu?

Biz bu sesi sanırım iki-üç yıl çektik. Ne vakit gün batsa, hemen ardından sarsılmaya başlıyorduk:

“Çaddak çutadak, çaddak çutadak!..”

Ama, çıra ile, idāre lâmbalarıyla kör karanlıkta güç ilerleyebildiğimiz yollar az da olsa aydınlanmış, bāzı komşuların memur kirācıları “Radyo” isimli bir cihazı çalıştırmaya başlamışlardı. Artık geceleri yatana kadar bu, gümbürtüye benzer çatlamayı dinliyor, gâh seviniyor, gâh tedirgin oluyorduk.

Elektrik gece yarılarına kadar bağırıp duruyordu.

Elektrik çok öfkeliydi. Azarlamakta ve çocukları korkutmakta idi.

Komşumuz Nesibe Teyze oğluna çok kızdığı bir gün:

– Seni elektriğe vereyim de gör! diye bağırmış, sonra da aynı korku ile Hasan uslu bir çocuk olup çıkmıştı.

Büyük bir cesāretle beş-on çocuk ara sıra elektriği seyre gider; dev gibi demir tekerleklerin çatır çutur dönüşünü, upuzun kirli kayışların dolana döne yoruluşlarını kulaklarımız tıkalı seyreder, sonra diğer çocuklara ballandırarak anlatırdık.

Bir ömre bazen neler sığıyor, yahut bazı ömürlere…

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir