Bir Eyvah

Gürbüz Azak

Kırk yıl önceydi…

Bir heves içimi kemirmeye başladı: İki üç varlıklı dostumu ikna etsem, İstanbul’a çok yakın köylerin birinde, şöyle üç dönümlük arazi alsak ne güzel olurdu.

Yeşillikler içine üç salonlu şirin bir mekân kurabilirdik. Salonların ilkinde tertemiz bir lokanta açılır, ötekinde devamlı resim ve gelenekli sanatlar sergilenir, üçüncüsü ise düğünlere, sünnet şenliklerine, nişan törenlerine ayrılırdı. Seminerler tertiplenir, özel toplantılara ev sahipliği yapılırdı.

Yaz geldiğinde gene, çiçekler ve yeşillikler arasında kır sohbetlerine, ahbab muhabbetlerine açık hava ile ılık temmuz esintileri eşlik ederdi. Demirhindi ve kızılcık şerbetleri içiyorken şakalaşırdık. Yazarlar, şair dostlar, işadamları, sinemacılar, ressamlar, gazeteciler birbirleriyle tanışır, halleşir, özleşirdi.

Mekânın adı da hazırdı: “DÜNYANIN ÖBÜR UCU”…

 

 

Çok değil altı ay geçmeden İstanbul şu türlü ve sımsıcak çalkalanırdı:

“Dünyanın Öbür Ucu’nda nişanlanmışlar.”

“Bu Pazar Dünyanın Öbür Ucu’na gidiyoruz, yemeğe.”

“Haberiniz var mı? Ressam Etem Çalışkan Dünyanın Öbür Ucu’nda sergi açıyor.”

Veya:

– Dünyanın Öbür Ucu mu? Hangi uçakla gidiliyor?

– Ne uçağı, atla arabaya kırk dakika sonra oradasın.

– Özelliği ne peki?

– Ohhooo… Onbeş günde bir değişen sergiler mi istersin, klâsik müzik mi özledin, şöyle tadına vara vara çay, kahve mi içeceksin çiçekler arasında?..

Gibi, şen şakrak konuşmalar başlardı.

 

 

Ve…

Bu mekānlarda; zevk sāhibi, aydınlanmış, seviyelenmiş, samimî karakterler birbirini bulur, birlikte projeler geliştirir; gençler keyifli vakit geçirmeyi öğrenir, üstadları, öncüleri, örnekleri tanımış olurdu.

Yapamadım. Kırk yıl “şak” diye geçiverdi.

Şimdi feryat zamanıdır: Eyvah!

 

 

Alın size bir “Eyvah” daha…

Sinemayı, tiyatroyu severim. Epeydir (ne epeyi, o da yıllar öncesi) bir oyun yazmayı düşünmüştüm. Adı bile hazırdı: BADANACI.

Beş katlı bir apartman. En altta yarı bodrum bir dāire. Orada kucağında bir kedi ile yaşayan yaşlıca bir hanım. Almanya’daki oğlu hayırsız, arayıp sormuyor. Yaşlı hanım bir badanacı çağırıyor. Hem ev biraz temizlenip yenilenecek, yalnız kadın da badanacı ile dertleşecek filân…

Üst katta yeni zengin, görgüsüz bir karı koca ile zıpır kızları oturuyor.

İkinci katta Ressam Yusuf Bey ve pop şarkıcısı arkadaşı…

Onun üstünde gün görmüş bir İstanbul efendisiyle kibar hanımı…

Dördüncü katta hep yarı sarhoş dolaşan, dekolte bir bar kadını…

En üstte ise gāliba tuhaf bir örgüte mensup bekâr biri var.

Badanacı işe başlamış. Dāirede eşyalar ortaya yığılmış. Duvarlar, fırçalar, boya döküntüleri, badanacı-yaşlı kadın sohbetleri… Bu arada zaman zaman Yukarıdakilerden bāzılarının yarı bodrum dāireye şöyle bir uğramaları, bir şey sormaları, şikâyetleri, garip halleri, üzülesi durumları, öfkeleri, bir şey istemeleri, tavsiyeleri, tehditleri, saçmalıkları…

Pencereden ara ara görülen, duyulan koşuşmalar, kovalamalar, seyyar satıcı sesleri…

O apartman Ülkemizin özeti olacak-tır.

Böyle bir tiyatro eserini yazamadım. Hālâ şuramda bir sızı takılı durur: Eyvah!

 

 

Binbeşyüz “Eyvah”dan üçüncüye geliyoruz:

Bu eyvah daha yaşlı. Bir hayālim vardı. İçimdeki ses (daha 1960’lı yıllarda) dürtükleyip duruyordu. Al hanımı, var Haydarpaşa Garı’na, “yataklı vagona iki bilet” de, yerleş kompartmana, ooohh… İstanbul’dan en doğuya kadar geceli gündüzlü, upuzun bir yolculuk yap. Verimli ovaları, kıraç toprakları, kimi yeşil kimi gri dağları, her biri farklı istasyonları, kadınlı erkekli kalabalıkları, ürküten tenhālıkları , tükenmez telāşeleri… Gâh inerek, gâhi pencereden seyrederek vatanı selâmla. Gene aynı yoldan aynı trenle geri dön. Hālâ mı başın ağrımadı İstanbul’da, ve hâlâ Cağaloğlu-ev, ev-Cağaloğlu girdabında mısın? Becerikli ol, bunca eskimişliği at bir yana, kendine ve hanımına sürpriz yap! Yenilen be adam! Kımılda, kalk!

Hayâl böyle üstelese de kımıldamak güç. Sebeb İstanbul. Bedenime bu koca kent yapışmış, bırakmıyor. Tam, Haydarpaşa’ya gitmeye niyetlenmişken, güzelim kara treni hatırlamışken surat ekşitiyor: Ne demek kara tren? Bunca müze, onca resim sergisi, Beyazıt-Tahtakale, Şişli-Tünel, Bebek-Sarıyer yolculukları ve de Ihlamur çiçekleri, akasyalar, manolyalar, erguvanlar nasıl bırakılır? Hele o Boğaziçi?

İstanbul azarlıyor, ben sus pus olup oturuyorum.

Bu şehir duymadan, usulcana, hayallerime fısıldıyorum:

Kızmayın, küsmeyin e mi? Bakın “Eyvah” demekteyim.

Sizi de İstanbul kadar sevmekteyim.

 

 

Sıra son satırlara geldi:

Gün olur şöyle bir çağrı alır mıyım dersiniz? “Sayın Gürbüz Azak, ‘Dünyanın Öbür Ucu’ adlı mekânımızın açılışına dāvetlisiniz. Fazla uzakta değiliz. Eşiniz hanımefendi ile birlikte bekleniyorsunuz efendim. Saygılar.”

Niye olmasın?

Ve Gürbüz Azak niye sevinçten ölmesin?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir