Bir İstanbul

13 Mayıs 2016

Gürbüz Azak

 

YOL yorgunu kara tren İstanbul’un Haydarpaşa’sına son pufultuyla indiğinde sabahtı. Bir de karşıya baktım ki, ohhooo… Koca şehir bol mıknatıslı bir kâinat. İnsan bu fotoğrafta yitip gitmez mi? Nazar boncuğu bakışlı gök, çılgın maviliklere bürünük deniz; heybetli yapılar, kestane ağaçları ardında gün görmüş saraylar, câmiler ve alabildiğine hoyratlık. Bu hür hoyratlığı atkılayıp çözgüleyip de sırmalı simli dokuyan bol çığlıklı martılar.

Ürktüm.

Tren kalabalığına karışıp kıyıda bekleyen sallantılı vapura yöneldim. Ben mi İstanbul’a varmaktayım, İstanbul mu bana gelmekte emin değilim. Vapur vapurluğunu kimbilir kaçıncı defa hatırlayıp Eminönü’ne doğru yöneldi.

Şurası iskele, orası Yeni Câmi, az ötesi milyon kere milyon anlatılan, dinlenen, sevindiren ve üzen kargaşa: Sirkeci.

Artık İstanbul’dayım, yıl 1957.

Seneler önce Mart ayı çıkageldiğinde İstanbul parkları, dâhilhâne avluları, sâhilhâne bahçeleri, o en sarışın ve bol gülüşlü mimozalarla süsleniverirdi.

İstanbul hâlâ çiçekli ağaçlar diyârı idi ki, ay boyunca yer yer serpiştirilmiş lekesiz sarı armağanlarla naif bir tablo gibi süzülürdü… Mart, İstanbul’da mimozalar ayıdır.

Gür çiçekli ağaçlar hangi ayda olduğumuzu dallı güllü anlatırdı. Sözgelimi, Nisan boyunca Boğaz yamaçları erguvan pembeliğine bürünür, bu defa İstanbul, o esmerimsi pembelerin en mahcub ve zengin seslenişiyle keyiflenirdi… O kocaman erguvan ağaçları pırnakıl çiçeğe keser, Nisan müddetince gölgelerinde zevk ehli hemşehrilere hayatın ve tabiatın tebessümünü sunardı… Nisan, İstanbul’da erguvan ayıdır.

Ve Mayıs… Pembelerin en yakışıklısı, en nazlısı artık vedâ hazırlığındadır. Erguvan ağaçları çiçeklerini dökmüş, deniz-deryâ yeşilliklere karışmışken akasyalar sökün ederdi. Bu sefer yollar iki taraflı bembeyazlığa soyunur; kumru göğsü dipli, süt beyazı uçlu akasya çiçekleri feryat/figân alım çalımı ve salınışıyle İstanbul’u da, yürekleri de, hevesleri de tertemizliğe taşırdı… Güzelim sarışınlıklardan pespembeliğe, oradan bol kokuşlu bembeyazlığa erişen bu şehir, Mayıs boyunca gelinlik kız rüyalarıyla, inanılmazlığın ve unutulmazlığın yollarını gözetlerdi… Mayıs, İstanbul’da akasyalar ayıdır.

Artık Hazirandayız. Mimozalar uğurlanmış, erguvanlar heveslerini almış, akasyalar yaprağa garkolmuştur. Sırada manolyalar vardır. O ince ressamların sevdâlandığı; her Haziran’ı palet palet, tuvâl tuvâl bekledikleri manolyalar, eflâtunla kar beyazı arasında en cümbüşlü çiçeklerini sergilemeğe başlar… Haziran, İstanbul’da manolya demektir.

Dahası, manolya İstanbulludur.

Bu dört ağaç İstanbul’un gerçek pitoreski. Yeri göğü çama, çınara bezeyen, iyi de edenler, artık bu hemşehri ağaçları hatırlamalı… Mart’ı mimozalarla, Nisan’ı erguvanlarla, Mayıs’ı akasyalarla, Haziran’ı manolyalarla düşünmek, süslemek, şenlendirmek zorundayız.

Dikkat!

Şehirlerin de kendine has mûsıkîsi vardır. Ağaçlar bu mûsıkînin, bu güzelliğin en özlenen sazları.

Derim ki… Sırf bu ağaçlar hatrına, henüz vakit varken İstanbul dolaşılmalı. Yoksa buralarda niye soluk alıyoruz? Görmeyecek, duymayacak isek bu şehre nasıl yakışırız?

Evet ya… İstanbul’da dolaşılacak zamandır.

Çokça, hattâ ter içinde, şehri soluyarak, koklayarak, İstanbul’u da içimizde taşıyıp…

Karar verildi, yaz kızım!.. İnsanlar yaşamayı öğrenecek. Buna şu ândan itibâren mahkûm ve mecburlar!

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir