Bir Îtiraz

Gürbüz Azak

 

ZİHİNLERİ yad-yaban cilâlı, öz kültürü içinde Frenk gezgini gibi dolaşan çoğu aydınımız, şu kahırlı milletin estetiğe olabildiğince uzak durduğu vehmindedir. Bu kestirmeci vehimler zaman zaman “Bizler güzel yaşamağa alışkın değiliz” hükmüne kadar varıp dayanabiliyor. Yanlış.

Unutulmasın, çorbaya daldırdığı kaşığı bile süsleme hevesi sâde bize has bir inceliktir. Üstüne oturulan şilteler, yere yayılan kilimler, halılar, şirinçığlıklı deve hararları, her boy’a ve sülâleye âit sembol yüklü çok özel heybeler bu konuda hepimize birşeyler fısıldıyor olmalı. Bu binlerce yıllık sımsıcak fısıltılar, insanımızın bir bakıma yüksek zekâ seviyesinin, estetiğe olan düşkünlüğünün ispatı değil de ne?

“Biz kimiz ki?” savrukluğuna saplanmış topal ve yamalak tavır, dönemlerdir süregelen, biri bitmeden diğeri çullanan, evler yıkan yorgunlukları gözardı edemez. Nedir onlar?

  • Veba ve kolera âfetleri
  • Delikanlıları ve genç kızları silip süpüren verem ve sıtma fâciâları.
  • Ard arda yaşanan dış saldırılar.

Ki bunların en belâlısı da girmeğe mecbur bırakıldığımız savunma savaşlarıdır. Dikkat!.. Bizler sadece Rusya ile 17 defa çatıştık, (toplam 52 yıl eder). İran ile 11 kere boğaz boğaza gelmek zorunda kaldık. Ortadoğu, Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarında ölüm-kalım mücadeleleri içinde idik. Kötü yorulduk.

Bunca kırılış ve yoruluşa rağmen tüm ülkede olduğu gibi, memleketim Denizli’de de diri türküler, neş’e yüklü şarkılar üretebildik. Tahta kaşıklarımızı nakışlamaya devam ettik. Evlerimizi havadar, bahçelerimizi çiçekli, at arabalarımızı albenili tutabildik. Bu kahır ve yokluklar içinde dahi hayata tebessümle bakabilme inadımız eksilmedi. Düğünler, dernekler yine şenşakrak gerçekleşti.

İşâretim şu yana:

Bizim insanımız estetikle kavgalı değil. Tam aksine, köylüden saraylıya bütün fertlerimiz fevkalâde yoğun maya zenginliği ile güzele taraf bakınma eğilimindedir. Asırlık mezar taşlarımızın her biri estetik kaygılar taşımaktadır, tamamı “Eser” seviyesindedir. Sâdece bir mühre bakarak sâhibinin inanç çizgisini, meşrebini, mesleğini, hasretlerini çözebilirdiniz. Bu sevimli duruşların sebepleri olmalı.

Evet ya, Toroslarda bir Yörük kızı ince ve bilinmez sevdâlarını kilimlere döşerken, Sultan İkinci Abdülhamid en kullanışlı dipçikler üzerinde çalışıyor, en kaliteli kireç üretimi için araştırmalar yapıyor, halkın kaliteli ve ucuz peynir yemesi hedefiyle Bulgaristan’dan ustalar getirtiyordu.

Siz hiç bir Anadolu sedirinde, dîvânında oturdunuz mu?.. Oturursunuz, dizleriniz yukarıda kalır. Bu türlü oturuşlar saatler geçse de sizi zorlamaz, kat’iyyen rahatsız etmez. Modern sandalyelerde kırk dakika eyleşebilmek ise yüklü sabırlar ister. Dizler aşağıda durunca eziyetler kapıdadır. Buyurun, estetik ile rahatlık nice zamandır insanımla kardeş kılınmış.

Bu arada sevimli bir töreyi aktarmak isterim. Gelinlik kızlarımızın dokuduğu her kilimde, halıda, heybede bir nakış (yâni motif) kasten hatâlı veya ters işlenir. Ki anlamı fevkalâde derin ve eğik boyunludur. Demek istenir ki, “Tam ve mükemmeli yaratmak sâdece Yüce Yaradan’a mahsus. Biz kuluz. Yaptığımız her işde bir kusur, bir yanlışlık olacaktır.”

Şimdi kendimize soralım: Acaba, büyük mimar Koca Sinan’ımız, Selimiye Camii çinilerindeki o ünlü lâleyi niye ters koydu? Cevabı yukarıda efendim.

Bizimki bağırmayan estetiktir.

Lütfen dikkat!.. Bizim kültürümüzde sofra doyumluk değil aynı zamanda tadımlıktır, keyif alma yönlüdür. Önce dil zevki, sonra damak ve yanak zevki gelir, peşinden de genizleri selâmlayan râyihâlar sıralanır. Sözgelimi; sac börekleri sırf yanak yangınlığına, etli yemekler damak tadına, acılılar dile dönük keyiflerdir. Şerbetler ise geniz hoşnutluğu için keşfedilmiştir.

Ülkemiz; muhteşem, bir o kadar da orijinal kültür membâlarından. Mutfak geleneği, evi, düğünü, türküsü, çalgısı, kilimi, halısı, gelenekli sanatları, pehlivanları, halk kahramanları, oyunları, üçbin yıllık perspektif içinde yeniden ve ciddiyetle araştırılmayı bekliyor.

Peki… Bu kadar güzellik ve zenginlik yanında hiç mi eksiğimiz, gediğimiz yok? Var. Hem de nasıl… Bizler şehirciliğe epeydir uzağız. Meydansız, parksız, mîmârîsiz, ve sonrasız yaşamaktayız. Elli yıl, yüz yıl ötelere, gelişmelere uygun ve hizâlı caddeler, kamu binaları, güler yüzlü okullar, sanat ve kültür siteleri, vakıflar düşünemiyoruz. Hayret… Mîmar, mühendis, belediye üçlüsü ha bire sınıfta kalıyor.

Köksüz, hem de istikâmetsiz, milletinden habersiz “Aydın”larımız niçin “Münevver”liğe erişemiyor?

Soru: Bunca okumuş ne oluyor sâhi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir