Bir Kefen Bir Duvak

11 Aralık 2015

Köy insanları o yaz yine hummalı
bir çalışmanın içinde bulmuşlardı
kendilerini. Açlığın, yokluğun
ve çaresizliğin ne demek olduğunu
bizzat yaşayarak öğrenen, bunları
bir miras gibi önceki nesillerden
devralarak hayata başlayan bu insanların
her bir hânesi telaş içindeydi
şimdi. Bu hâne fertleri için
gün, sabah güneşinin ışıdığı ilk anlarda
başlıyor; gün boyunca durmadan
devam ediyor ve ne gariptir ki
güneşin batmasıyla da bitmiyordu.

Hatta bazıları, tarlalarda daha fazla
vakit geçirip çalışabilmek için gün
doğmadan yola çıkıyor, bu erken
saatlerde güneşin yokluğunu fırsat
bilerek, kendilerini ve hayvanlarını
sıcaktan korumayı da hesap ediyorlardı.
Kadınlar kundaklı bebeklerini
evde tek başına bırakarak sabah kafilesiyle
yola çıkıyor… Sonra da işten
aralık buldukları bir vakit koşar adım eve
gelerek yavrularını emziriyor ve tekrar aynı
hızlı adımlarla gidip çalışanlara katılıyorlardı.
Bu durum genelde bir tarladan diğerine geçiş
esnasında gerçekleştirilirdi…
Sadece kadınlar mı? Hayır, eli çapa tutan
orak kavrayan kimse kalmıyordu evde. Yine
zamandan kazanmak için, gün boyu idare
edecek yiyeceklerini yanlarına alıyor ve sadece
güneşin en tepeye çıkıp ortalığı kavurduğu
saatlerde, öküz arabalarının gölgesinde
çarçabuk atıştırıyorlardı.
Akşamüzeri gün batımına doğru kendi
tarlalarında işleri bitse bile, dönüş yolunda
gördükleri diğer hâne insanlarını yalnız
bırakmıyor;
– Bizim işlee bitti, a bakalım sizinkileeni
de kolaylaylım accık!.. Diyerek yardıma girişiyorlardı.
Köydeki çalışma hayatının kendi
içinde geliştirdiği bir kuraldı bu. “Biz bitirdik
işleemizi gidiyoz, adi size kolay geleyin” diyerek
geçip gitmek ayıp karşılanırdı.
Yazın bu şekilde çalışmak, kışın rahat
etmek demekti. Ekmeklik buğday, hayvanlara
arpa, mahsulün takası ile alınacak kışlık
odun demekti.
*
Bu hayat şartlarını, Balkanlar’dan göç
ettiklerinden beri senelerce tecrübe etmiş
olan Hüseyin Ağa, güneşin bal rengi ışıklarla
aydınlattığı harman yerine bakıyordu şimdi.
En büyük oğlu Yonis, iki iri tayın çektiği düven
üzerinde asil bir savaşçı gibi dikilirken,
dikkatle dizginleri tutuyor ve ekin üzerinde
dönen hayvanları zapt ediyordu. Karısı Fatma
da bir yandan göz ucuyla oğlu Yonis’i izlerken
bir yandan da gündelik işlerini görüyordu
fırınlıkta.
Hüseyin Ağa, üzerine oturduğu bacağını
değiştirirken seslendi düvendeki oğluna:
– Yonis, a yeter ba oolum, bu üülen sıcaanda
çatladacan ayvannarı!..
Yunus, yaptığı işe verdiği dikkatini hiç
bozmadan, babası sanki işine mani olurmuş
gibi çıkıştı:
– Ba boba, daa yeni açılıya ayvanna zatan.
Sesetme de bi kaç demet daa üüdeyim…
Baba, bir daha ses etmeyerek, hafifçe sağa
yatırıp ileri geri salladığı başıyla onaylamıştı
oğlunu. “Ne çalışkan çocuk” diye geçirdi
içinden ve devam etti:
“O olmasa artık işlere yetişemem gibi
geliyor. Tahir de büyüyor yavaştan ama Yonis
başka. O, ilk göz ağrısı… Olur da ben göçersem,
yerime kalacak hâne sahibi. Oğullarımdan
yana şanslıyım şükür. Kızların da yeri
ayrı tabi. Benim için oğlanlar ne ise, anaları
için de kızlar odur şüphesiz. Kızlarım olmasa,
kim çekip çevirir bu avlu içlerini, bunca işi
kim yapar. Bu kadar boğazı kim doyurur…”
Böylesine düşünceler içini hoş etmişti
Ağa’nın. Hânenin reisi olarak kendini şanslı
gördü. Üstelik o sene mahsul de iyiydi. Her
sene buğday ektiği Başağıl’daki tarladan tam
yüz kırk iki demet buğday çıkmıştı. Oysa geçen
senelerde bu sayı yetmişi geçmemişti hiç.
Verimdeki artış diğer tarlalarda da aynı şekildeydi.
Bu düşünceler içerisinde keyfine keyif
katmış olan Hüseyin Ağa’nın yüzü yumuşadı
ve çehresine sıcacık bir gülüş oturduktan
sonra seslendi hanımına:
– A ba karıııı! Yap ordan bi kaave de efkârımız
daalsın. Fakat ööle bi köprük isterim ki,
üstünde nallı pire kaçınsa bozulmasın…
Erkeğinin böyle takılmalarına alışkın olan
Fatma Ana, tatlı bir tebessümle karşılamıştı
bu sözleri. “Eey deli adam” der gibi başını bir
kez eğdikten sonra, fırınlıkta akşam yemeğinin
ekmeklik hamurunu açan kızı Necibe’ye
seslendi:
– Huu mari, sesleyon mu bobanı, kaave
isteye zere…
Dakikalar boyunca yoğurduğu hamurun
bitkinliğiyle annesine cevap verdi Necibe:
– Öldüm mari ana, bak bu ekmek de olsun
isteye… Baş edemezsem, aaşama ne yeycez?
Kaaveyi bari, abum yapsın!
Fatma Ana ikna olacak gibi değildi:
– Adi bakalım, adi sen, abun gitti aşaa bınara
su almaa, daa gelmez. Sen bitir ekmeeni,
yıka elleeni de yap bobanın kaavesini.
Gönülsüz de olsa, annesinin lafını tekrarlatmadı
küçük kız. Biraz sonra cezveyi
aramaya koyulmuştu bile indirmede.
Hüseyin Ağa ise oğlunun bu istekli çalışması
karşısında kayıtsız kalamayıp; “kahvem
gelene kadar Yonis’e biraz yardım edeyim”
düşüncesiyle ayaklandı ve birbiri üzerine yığılmış
dokurcunlardan birkaç demet alarak,
dönmekte olan düvenin önüne serpiştirdi.
Altına, bıçak gibi keskin, sıra sıra çakmak
taşları çakılmış geniş düven, birkaç geçişte
iri başakları parçaladı. Bu işlem sonucunda
buğday taneleri tamamen saptan ayrılacak ve
artık, buğdayı alabilmek için samanın savrulabileceği
rüzgârlı bir hava beklenecekti.
Aynı daire içinde saatlerdir soluk soluğa
dolaylayıp duran sabırlı taylara ilişti merhametli
babanın gözü. Ağızlarından salyalar
akıtan hayvanlar, artık yorgunluktan ve
sıcaktan iyice bunalmışlardı. Onlar da hâne
halkındandı. İnsanlar gibi onların da korunması
ve kollanması gerekirdi. Bu düşünceler
aklından geçerken göz göze geldiği oğluna, ve
bu sefer ciddi bir kararlılık içerisinde
– Yonis, artık eter kızanım! Bu demetlee
son olsun, şu ayvancıklaaın da canı vaa.
Birazdana çek onlaa yerleene. Terleeni kimi,
ii sil. Soora da sulayıp yemle. Yannız, dediim
gibi, unutma zere, azar azar vee yemleeni.
Çok kaçırıısan gene yeme urdurusuun zere!..
Geçen yaz, gene böyle meşakkatli bir
günün ardından Yunus, beygirin birini aşırı
yemleyince, bir de bol bol su içmiş ve çatlayıp
ölmüştü hayvan. Babasının, sözlerinde
kastetmek istediği oydu.
– Bobaaa bak, bıraadım bırayı kaaveni…
Necibe’nin sesiydi bu. Babasının demet
tepesi yanına gelmeden önce oturduğu
yerdeydi şimdi. Fincanı usulca sedirin yanına
bıraktıktan sonra, anasının vereceği yeni işler
için fırınlığa doğru yollandı.
Hızlı adımlarla tekrar gelip sedire oturan
baba, kahvesinden iştahla bir yudum aldıktan
sonra tekrar seslendi hanımına:
– Ba insanım, neede kaldı bunnaa? Aaşam
ekmeeni yemee sıra geldi.
Bahsettiği kişiler büyük kızı Ayşe ile
Yunus’dan küçük olan oğlu Tahir’di. Erkeğinin
bu fevrî çıkışlarına ve telaşına aşina olan
kadın, her zamanki sakinliğiyle;
– Dur ba adam! Bınarda sıra vaa besbelli…
Nereyi gideceklee başka? İşlee biteebitmez
gelirlee şindi.” Diyerek rahatlattı erkeğini.
Fırınlığa bitişik olan indirmenin en
küçük odasında akşam yemeği için hazırlıklar
tamamdı artık. İndirmenin kiremitleri
üzerinde, güneşte kurutulmuş tarhana, Fatma
Ana ve büyük kızı Ayşe’nin maharetli ellerinde
ufalandıktan sonra bu akşamki yemeğe
kısmet olmuştu. Aynı indirmenin tavan arası
serinliğinde saklanan eriklerin suya basılarak
kaynatılmasıyla elde edilen hoşaf da bir diğer
güzelliğiydi sofralarının. Geriye kalanlarsa
değişmez yiyeceklerdi. Günün her öğününde
sofraya konan; içinde poy, kırmızıbiber ve tuz
karıştırılmış baharat kâsesi, kuru soğan ve pişemeden
kesilen sütlerden yapılan ekşimik…
Gün boyu çalışıp yorulan aile fertlerinin
acıkan karınları gittikçe daha sesli gurulduyordu
şimdi. Yemeğe başlamak için bekledikleri
tek şey ise, suya giden Tahir ile Ayşe’nin
gelmesiydi. Erkeğinin sabırsız hareketlerle
dudaklarını kıpırdattığını gören Fatma Ana,
bir öfke patlamasını önlemek adına:
– Aaa başlaylım biz, onna da needeyse
gelir. Diyerek ağız ucuyla bir davet gönderdi
herkese. Hüseyin Ağa, sanki bunu beklermiş
gibi hiddetle söylendi ardından:
– Yav, tamam ama, ezan saatı oldu, neede
kaldı bunna? Bu saatta ekmek yeniye evde,
bilmeyalaa mı?..
Tahta yer sofrası başında hava oldukça gerilmişti.
Fırınlıkta pişen taze köy ekmeğinden
büyükçe bir parça koparan Fatma Ana, önce
erkeğinin önüne bıraktı. Sonra koca somunu
herkese pay etti. Suya gidenler gelmeden yemeğe
başlama fikri herkes tarafından sessizce
onaylanmış ki; ağızlarına birer parça ekmek
atıp, sofranın tam ortasına yerleştirilmiş
geniş tarhana tenceresine daldırdılar tahta
kaşıklarını.
İşte, bir mûsıkiyi andıran ipeksi ses o anda
duyuldu dışardan. Nağmeli sesin sahibi duru
ve ılgın;
– Anaaa, güğümleri saçak altına astım
zere! Dedi.
Ayşe idi bu… Sonunda gelmişlerdi. Sabırsızlıkla
beklendiklerinden habersiz, rahat
hareketlerle gelip oturdular sofraya. Anaları
hemen birer parça ev ekmeğini ellerine
tutuşturdu. Aile, sükûnet içinde yemeklerine
devam etti. Babayı öfkelendiren mesele hiç
dillendirilmedi.
Babasının kıyamadığıydı Ayşe, annesinin
nazlısı…
Kardeşlerinin koruyucusu, hâne hayvanlarının
bakıcısı, tarlalarının çapacısıydı.
Çalışkanlığı, güzelliği, maharetleri, tatlı
dili, köy içindeki çeşme başı sohbetlerinde
dillendirilmeye başlanmış, çoktandır köy
delikanlılarının dikkatini çeker olmuştu on
yedisindeki Ayşe…
Küçük Manikalı, öteden beri aile dostu
olan Sabri Ağalar tarafından oğulları Mıstafa’ya
yakıştırıldığından habersiz serpilip duruyor,
güzelliğine güzellik katıyordu günden
güne…
Yemek üstü kahvesinin gelmesini beklerken,
cebinden tabakasını çıkardı Hüseyin
Ağa. Büyük Manika’nın meşe ağaçları arkasında
yetişip, usta ellerin özenle kıydığı
tütünden küçük bir tutam aldı, kâğıt çarşafa
yaydı ve açık uçlarını diliyle hafifçe ıslatarak
yapıştırdı. Ardından iki dudağı arasındaki
o bildik yere yerleştirip alışık hareketlerle
kibriti çaktı. Kahvesi de geldikten sonra her
şey tamam olacaktı. İyice kafasını toparlayıp,
artık kızı ile tasarladığı konuşmayı yapabilirdi.
Günün yorgunluğuna dayanamayan
Yonis’inin divanın köşesine dayanıp uyuyakaldığını
gördü. Tahir ise saçağa asılı güğümlerden
bir maşrapa ile su alıyordu. Bunu dışarıdan
gelen aralıklı şırıltıdan anladı. Kızlar
ise annelerine yardım ederek, yarın tarlada
geçecek olan gün boyunca yenecek yemekleri
hazırlayıp, büyükçe bir çıkıya yerleştiriyorlardı.
Bunca işin arasında Ağa’nın kahvesi de
hallolmuştu neyse ki.
– Buyur Boba…
Tatlı dilli, güzel yüzlü Ayşe’si, kahvesini
saygı ile dizi dibine bırakıp çekilirken, sağ eli
ile yer gösterdi ona.
– Ayşe, otur ele şööle, anana da seslen
gelsin artık…
Ciddi bir şeylerin olacağına delaletti bu.
Genelde evde hiç böyle davranışlar görülmezdi.
Baba ne diyecekse ulu orta söyler,
diğer fertler de aynı rahatlıkla ona karşılık
verirdi. Belli ki bu sefer farklıydı.
Hanımının da gelip kızının yanında yerini
aldığını görünce başladı baba:
– Şindi… Eveli aaşamlaa, misafirleemiz
vaadı Küçük Manikadan. Sabri Ağalar öteden
beri ahpabımız olur. Siz belki neye geldikleeni
annamadınız ama, gitmee yakın Sabri
benim kulaama iilip sööledi derdini… Ayşe’yi
oğullaana isteyalaa! Şindi, o kızan da iyi bi
evlatçık. Benim gönnüm razı ama size danışmadan
bişey demedim ona, kısmetse olur
deyip savuşturdum. Ne deesin Ayşe, varır
mısın Mıstafa’ya?..
Fikrinin sorulmasını bir lütuf gören genç
kız, hiç tereddütsüz girdi söze:
– Boba, dedi… Sen münasip gördükten
soora…
Fatma Ana ise hiçbir şey demeden sadece
başı ile onayladı erkeğini.
İçine bir ferahlık çökmüştü babanın. Artık
gönlü daha rahattı.
– Tamam o zaman, dedi. Benden aber
bekleya insannaa. “O iş tamam” deyi selam
salayım onnaa.”
Hüseyin Ağa, Istıranca’lara oduna giderken
Küçük Manika’dan geçecek olan Veysel
Çavuş ile haber saldı dünürlere.
“Kızımız sizindir, dedi ve ekledi ardından:
Düğün için münasip gördüğünüz zamanı
haber edin, biz de kendimizi hazır edelim.
Yalnız şimdi hasattan ötürü başımız çok
kalabalık, mümkünse orak zamanından sonraya
olsun.”
İki kart öküzün çektiği odun arabası ile
haberi götüren Veysel Çavuş, boş dönmemişti
Istıranca Dağları’ndan. Küçük Manikalı
Sabri Ağa’nın bir saman kâğıda yazdığı küçük
pusula şu satırlardan ibaretti:
“Evlatları birbirine münasip görmeniz bizi
çok sevindirdi. Sizin de dediğiniz gibi işlerimizi
bitirelim, orak zamanı kazasız belasız
geçsin. Eylülün ilk haftasına geliriz düğün
için.”
*
Hüseyin Ağa ve ailesi sabah namazına kalkıp,
gün doğumundan önce yola koyuldular.
Yemekliklerini ise daha akşamdan geniş bir
bezin ortasına yerleştirmiş ve dört ucundan
bağlamışlardı. Bu yemek çıkısı da yanlarında
olduğu halde köyün üst yanına doğru yola
koyuldular. Kalaycıbahçe’den Maşatlık’a uzanıp,
tarla yolunu takip ederek yanından cılız
bir derenin aktığı ‘Balkan Tarla’ya ulaştılar.
Henüz köy kurulmadan önce orada yaşayan
Rum demircinin metruk binasından arda
kalan taşların yanına bağladılar taylarını…
İnsan eliyle düzgünce şekillendirilmiş bu
taşların büyük kısmı, köy içerisinden geçit
vermeden akan derenin üzerine yapılan köprüde
kullanılmıştı.
Bütün gün boyunca ara vermeden çalışırlarsa
ancak bitirebilecekleri işlerine giriştiler.
Hüseyin Ağa, Fatma Ana ve büyük oğlan
Yunus orak biçiyor, parmaklarını korumaya
ve sapları tutmaya yarayan tahta ellik takılmış
ellerinde biriken biçilmiş buğday sapları
kucaklarını doldurunca durup bağlıyorlardı.
Tahir ve kızların görevi ise bağlanan bu demetleri
dokuzarlama yapıp üst üste yığmak,
taligaya yüklenmesi için hazır etmekti.
Derviştepe semalarından ilk ışıklarını
gösteren güneş, günün yine çok sıcak geçeceğinin
habercisiydi. Sadece hane reisinin tütün
içmeye durduğu zamanlarda birkaç dakika
dinlenebildiler gün boyunca. Bu sürelerde de
katiyetle oturmak yoktu. Çünkü insanın
terikurudu mu, işten de soğurdu bir daha.
Tarlalarının garp sınırındaki yaban ahlatı
altında öğlen yemeklerini çarçabuk yedikten
sonra, aynı hummalı çalışmaya devam ettiler.
İş görme esnasında konuşmak, gülüşmek,
işi aksatmak yoktu. Bu kurallar insanların
belirleyip uyguladığı bir disiplinin ürünü
değil, yıllarca sabırla işlenen toprağın, onu
yoğurana öğrettikleriydi. Bu yüzden herkes
gün boyunca sessizliğini korumuştu.
Artık gün batımına yakın tarlayı iyiden
iyiye kolayladıklarını gören baba, içindeki
keyfi gösteren yüzündeki gülüşle seslendi
kızına;
– Ayşe kızım, bi türkü seslettirmeycen mi
bobacııına?
Ayşe, elindeki işini bırakmadan, sanki
böyle bir fırsat kollarmış gibi o içli sesi ile
başladı söylemeye:
Çeşmeler yaptırdım
Aman mari Remziye’m,
Ağaç da kurnayla…
Ben de seni alacağım
Kömür gözlü Remziye’m,
Davulla zurnayla…
Fakat, bu neşeli Balkan türküsü, aileye
keyif yerine keder vermişti.
Birkaç ay sonra gelin olacak kızlarının
davul zurnayla hanelerinden çıkışı akıllarına
gelmişti besbelli. Hâlbuki Manika şurasıydı.
Gidilir gelinir, özlem giderilirdi elbet ama
aşrı köye gelin gitmek gurbet ve ayrılık demekti
yine de…
Yuvadan ilk defa bir kuş uçacaktı!
Türkü bitiminde, bu duyguların ağırlığı ile
çöken başını usulca kaldırdı Hüseyin Ağa ve
hemen girdi söze:
– Aazına, diline saalık gözel kızım. Taala
da bitti bitecek. Bırayı kadaa kolayladık
şükür. Siz şindi ananna bile eve gidin, anan
ekmee fırına veriike, sen koşaraktan bınara
in, su çekip kofaları doldur. Doldur ki biz
gelince beegirleri sulamaa azır olsun.
Fatma Ana ve Ayşe, saçlarını örten oyalı
çemberlerini düzeltip tekrar bağlarken bir
yandan da alınlarından süzülüp gözlerini
yakan terlerini silerek dinlediler ağayı. Sonra
da kucaklayabildikleri kadar buğday demetini
alıp, taligaya doğru yürüdüler. Ellerindekini
arabaya bıraktıktan sonra da, geldikleri
yol güzergâhını tutup yaya olarak eve doğru
yollandılar.
*
Eline aldığı üç kovayı ve çam ağacından
yapılma kobisasını aynı alışkanlıkla taşıyan
Ayşe, köyün orta yerindeki pınara varmak
üzereydi. Balkan tarladan eve kadar uzanan
yol hayli zaman almıştı. Gün boyunca
ortalığı kasıp kavuran koca güneş, yorgun
argın ışıkları ile Asmalıklar tarafında gözden
kayboluyordu.
“Pınarda yine geçen akşamki gibi sıra
varsa, babamlar gelmeden eve yetişemem”
diye düşündü. Neyse ki korktuğu gibi olmadığını
kuyuya vardığında gördü. Cansızlar
sülalesinden iki, Topçular’dan da bir genç kız
ondan önce gelmişlerdi sadece. Selam verip
hepsi ile hal hatır etti. Onlar kovalarını doldurup
gittikten sonra da hiç gelen olmadı.
Bir vakit sonra pınarın başında yalnız kalmıştı.
Sapına kalınca bir urganın bağlı olduğu
pınar kovasını hızla suya saldı. İyice gömülüp
gözden kaybolduğunu görünce de aynı hızla
yukarı çekti. Kendi kovaları pınarınkinden
büyük olduğu için bir tanesini ancak yarıya
kadar doldurabilmişti.
Bulunduğu yerin yedi sekiz metre yanındaki
güvem çalıları içinde onu izleyen iki çift
gözden habersiz aynı işlemi birkaç kez daha
tekrarladı. İşi artık bitmek üzereydi. Birazdan
iki kovasının sapını kobisasının iki ucundaki
oyuğa dengeli şekilde yerleştirip omzuna
vuracak, üçüncü kovayı ise öbür eline alarak
yola koyulacaktı. Bunu bilen çalılık içindeki
gözlerin sahipleri sessizce haberleşerek
birbirlerine işareti verdiler. Tam zamanıydı
şimdi!
Bir tanesi çalılardan ayrılarak sessiz
adımlarla genç kızın yanına kadar sokuldu.
Kendini fark ettirmemişti. Seri bir hareketle
ağzını kapatarak ona sarıldı. Neye uğradığını
şaşıran kızın ayakları yerden kesilmiş, arkasındaki
gücün onu çektiği yöne doğru sürüklenmeye
başlamıştı.
Neyse ki çabuk kendine gelip kafasını
toparladı, öne doğru yaptığı güçlü hamleyle
bir anda elinden kurtuldu. Birkaç hızlı adım
attıktan sonra hemen yere eğilip büyükçe bir
taş aldı. Çevik bir dönüşle beraber taşı alaca
karanlıktaki hedefe savurdu. Adamın göğsüne
isabet eden okkalı kaya, “güpp” diye bir
ses çıkarmıştı. Nefesi kesilen adam bir süre
hareketsiz kaldıktan sonra dayanamayıp dizleri
üstüne çöküverdi. Ayşe bu ânı fırsat bilip,
çöken akşam karanlığını yırtan bir çığlık
savurdu:
– Anaaaaaaa!..
Ama kurtuluş bu kadar kolay olmayacaktı.
Çalıların içinde bekleyen diğer adam fırladı
bu sefer yerinden. Kararmaya başlayan hava
içinde ikinci birinin kendine saldırdığını
gören kız, arkasını dönerek hızla koşmaya
başladı. Adam da ardından… Aralarındaki
mesafe kısa sürede kapandı. Tazının nefesini
ensesinde hisseden bir tavşan gibi çaresiz,
çatlayacakmış gibi atan kalbindeki korkuyla
bir daha bastı çığlığı Ayşe:
– Anaaaaaaa!..
Akşamın o saatlerinde herkes merada
olurdu genellikle. Evlerine gelenler de, gün
boyu güneşin altında didinmiş tarlacıları
doyurmak için yemeklik derdine düşenlerdi.
Kimileri de koyunları sağmak ve yemlemek
için sayalarında olurdu. Belki bu yüzden
kimse duymadı onun sesini. Belki de korkudan
kasılmış ciğerleri daha güçlü bir ses için
yeterli havayı soluyamadı.
Kimsecikler duymadı onu, bir kişi dışında…
Kendi kanından canından, ona hayat
veren anası Fatma… Ekmek tepsisini, yanmakta
olan toprak fırınlığa bıraktıktan sonra
dışarı çıktığında ilişmişti kulağına Ayşe’sinin
sesi. Anaç sezgileri, tehlike ve telaş içeren bu
sedanın kızına ait olduğunu hemen hissettirmişti
ona. O andan itibaren aklı bedenine
hükmedemedi ananın, hesapsızca elindeki
gözeri yere salarak fırladı. Avlu kapısına dayalı
duran çapayı aldı geçerken ve daha hızla
koşmaya başladı.
– Etişin komşulaaaa!.. Diye de bir kez bağırabildi
sadece. Bu telaşını gören ve bağırtısını
duyan komşusu, Karaosmanların anası
da düştü yan haneden peşine.
Adamlar, saçından söktükleri oyalı çemberi
ile bileklerini bağlamışlar, birer elleri
saçlarında, diğer elleri kollarından tutmuş,
sürüyerek götürüyorlardı Ayşe’yi. Çeşme
başına ilk varan Fatma Ana, adamların
kendisini fark etmesine fırsat vermeden hızla
yanlarına sokulmuş ve kendine yakın olanın
kafasına elindeki çapayı tereddütsüz indirmişti!
Adam aldığı bu darbe kaykılıp kendini
yere saldı. Bir daha da düştüğü yerden kalkamadı.
Diğeri ise ne olduğunu anlamaya fırsat
bulamadan Fatma Ana’nın nasırlı ellerini
boğazında bulmuştu. İkisi birden dengelerini
kaybederek yere yuvarlandılar.
Şans eseri ana üstte kalmış, adamın göğsüne
bir kaya gibi oturmuştu. Güçlü elleri
adamın nefes borusunu her an biraz daha
daraltıyordu. Tam o sırada yetişti komşu
anne. Onun da elinde, hane içinden çıkarken
eline tutuşturduğu, bir dibek küptüsü vardı.
Yanlarına vardığı gibi, onu havada savurarak
Fatma Ana’nın öldürmek üzere olduğu adamın
başını yardı.
Adamların ikisi de hareketsiz yerde yatıyorlardı
şimdi. Hızla doğrulan iki ana, bir
kaç adım ileride, yerde baygın halde yatan
Ayşe’ye ulaştılar.
Fatma ana gördüklerine inanmakta zorluk
çekti bir süre. Güzeller güzeli kızının yüzü
tırmık içindeydi. İpek saçları birbirine dolanmış,
mor fistanı toprakta sürüklenmekten
paralanmıştı. Her yanı toz toprak içindeydi.
Sol küpesi kulağını yırttığı için boynundan
ensesine doğru incecik bir kan süzülüyordu.
Bu görüntüler karşısında sinirleri boşalan
ana, dizleri üzerine çökerek bağırıp ağlamaya
başladı. Elleri ile toprağı dövüp, bir yandan
da saçını başını yoluyordu:
– Ayvanın encekleri, gavurun itleri, ne
istediniz kısçaaazımdan?..
Sonraki günün sabahında köye gelen kolcular,
o iki adamı alarak hapsettiler. Bir daha
onları gören olmadı. Bu utançtan ötürü ömür
boyunca köylerine dönemediler. Ak yüzlü,
kara bahtlı Ayşe ise on yedi gün boyunca
boş gözlerle baktı insanlara. Hiç konuşmadı.
Hareket etmedi. Bir şey yemedi. On sekizinci
günün sabahında, geceden uyku için yumulan
gözleri, bir daha hiç açılmadı.
*
O gün, Ayşe’nin cenazesi için gelen Küçük
Manikalı dünürler, söz aldıkları üzere Eylül’ün
ilk haftası yine geldiler.
Davulsuz zurnasız ve şenliksiz bir halay
kuruldu. Çiçekli basmalarla süslü öküz arabasında
giden gelinin ağzından, ağıt gibi bir
türkü kaldı nesiller sonraya:
Biz Balkantarla’da orak başında
Ayşe ziyan oldu pınar başında
Çemberi ellerinde, yoktu başında
Abum kefen giydi duvak yerine
Ben Necibe’yim daha kızanım
Hanenin kalan tek kızıyım
Babamın her bir sözüne razıyım
Vardım Mıstafa’ya abum yerine…

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir