Bir Kepāzelik

Gürbüz Azak

 

Evet efendim, bir kepāzeliktir gidiyor… Türkçemiz çeyrek akıllı, istikāmetsiz aydınlarca her gün gazetelerde, televizyonlarda katledilmekte. Gören yok; fark eden, üzülüp kahrolan da çıkmıyor. Anlı şanlı yazar ve spikerler, siyāset erbābı, sözüm ona üniversite hocaları bir dili çirkinleştirme yarışında sanki.

Çoğu kere, okuduğum gazeteyi elimden atıyor, öfkeyle ekranı kapatıyorum. Bunca cāhili okuyup dinlemek zoruma gidiyor. Şu güdük akıllıların bitip tükenmez tecāvüzlerine tahammül edemiyorum.

Buyurun, haber saatindeyiz, dinliyoruz:

“İki tāne polis, üç tāne hākim görevden uzaklaştırıldı.”

“Üç tāne hastāne dolaşıldı.”

“Dört tāne futbolcu sakatlandı.”

“Beş tāne oğlu, on yedi tāne torunu var.”

Var da, bunca ahmaklık niye? İnsan ve kurumlar için tāne kelimesi kullanılmaz. Polisler, hākimler, futbolcular fındık veya ceviz, üzüm tānesi hiç değildir. “İki polis, üç hākim… Dört futbolcu… Beş oğlu, on yedi torunu” demek varken ey andavallı, o tāne de nereden çıkıyor, sebep ne? Sebep öğrenmemişlik, eksiklik, güdüklük, saygısızlık.

“Oldukça güzel… Oldukça büyük… Oldukça sevimli…” yerine “Pek güzel… Epeyce büyük… Gerçekten sevimli” deyiversen dilin mi kopar? Kullanılan o “oldukça”lar aslında, güzelliği büyüklüğü, sevimliliği çağrıştırmıyor, “yāni, biraz, aşağı-yukarı” anlamına geliyor. Söyleyişe küçümseme edāsı ekliyor. “Oldukça güzel” hükmü, güzele yakın demektir. “Oldukça bilgili”, eh biraz öğrenmiş mānâsına gelir.

Hadi, azıcık daha tahammül! Bir de şu ifādelere bakınız: “Havalar giderek soğuyor diyebiliriz… Bu mevsimde meyveler pahalı diyebiliriz… Özgür Suriye Ordusu tanklarımız eşliğinde Cerablus’a girdi diyebiliriz… Orman yangını sönmek üzere diyebiliriz… Av yasağı kalktı, balıklar ucuzladı diyebiliriz…”

Hay demez olaydınız!

Buradaki “Diyebiliriz” kelimeleri fazladır. İyi de, niye böyle söylenir, yazılır?.. Bu suāli Türk Dil Kurumu’na, yāni sittin senedir hiçbir işe yaramayan o efendiler kulübüne soracaksınız… Tam da bu ānda kocaman bir çünkiiii demem gerekiyor, diyorum:

Çünkiiii…

TDK, bugüne kadar tek bir yazara, spikere, televizyona, gazeteye, dergiye, yayınevine, milletvekiline, hatibe, tartışmacıya, öğretmne, reklâmcıya, senariste, diyalog yazarına, afişçiye tiyatrocuya, dublajcıya: insanlardan “tane” diye söz edilmez. “Havalar soğudu diyebiliriz” gibi herzeler yumurtlamayın îkāzında bulunmaz?? TDK seksen yıldır hālâ kelimesinin yazılışını öğretememiş, kendisi de bir türlü öğrenememiştir. Hatırlatayım: ilk a uzatılır, ikinci a inceltilir.

Dahası, TDK “Hayat” yerine bir “Yaşam” uydurmuş, millet hanımını “Hayatıım!” yerine “Yaşamıım!” diye çağırmaya zorlanmıştır. Rezilliğe dikkat!

Birileri, “Yabancı kelimeler dilimize giriyoor!” diye celâllenirken TDK bu tür efelenmelere arka çıkmakta. Āferin!.. Yāhu, İngilizcede yüz bini aşkın yabancı kelime vardır. Gocunmazlar, hattā övünürler. Hangi çağda yaşıyoruz? Doktor, profesör, dekan, asistan, televizyon, telefon, radyo, elektrik, taksi, lise, fakülte, internet, fren, balata, kamyon, asfalt, rota, gazete, kapuska, vapur, general, apartman, minibüs, ekran, plâj, villa, banka, kredi ve yığınla vesāire… Bunların Türkçesi yoktur, Türkçesi üretilemez, uydurulamaz. Bütçe de öyle; tank, tüfek, bomba da öyle. Bāzı kelimeler dünya dillerine aynen girer. Artık o kelime herkesindir, ortaktır.

Arapçanın, İngilizcenin 600 binlik kelime sermāyesi var, ha bire ortak kelimelerle zenginleşiyor, sanatta, felsefede, şiirde, tefekkürde derinlik kazanıyor ve öncü oluyorlar.

Bizler ise hepi topu 40 bin kelime içinde fakir, cılız, ufuksuz, tıkız, debelenip duruyoruz. Dilimizi serbest bırakın. Ama ille de meraklı iseniz (sayın TDK), yazıp söylerken yapılan yanlışları düzeltiniz.

Eee, biraz da doğrulun ve yorulun canım!

Unutmadan: Önce spor yazarlarına kaş çatıp “Hakem, faûl, antrenman” demeyi öğretin. “Haakem, faal, antaraman” deyip duruyorlar, bir. İkincisi: İnsanımız çoğunlukla harp ile muharebeden habersiz. Her iki kelimeye de savaş deyip çıkıyor. Oysa her harbin (yāni savaşın) içinde çok sayıda muharebe vardır. Sakarya, Dumlupınar ve İnönü’de yapılanlar murarebedir, savaş değildir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir