Bir Martı Sesi Duysam, İstanbul Olsam

14 Kasım 2016

Fatih
İlkokula, Fatih Camii’nin (medreselerin
olduğu cihetin) bir alt
sokağında bulunan Ali Kuşçu İlkokulu’nda
başlamıştım. Fatih Sultan
Mehmed Han’ın, kendisinin
kurmuş olduğu eğitim kurumunda
çalışması için, yüksek paralarla ve
rica minnet getirdiği o büyük âlimin
adını taşıyan okuldu burası.
Fatih Camii’nin geniş avlularında
ve mistik hazzın doruk doruk
semaya yükseldiği harim kısmında
çocuksu heyecanlarla mahalleden
arkadaşlarımla koşar oynardık.
Mimari şaheseri, bu muazzam
mabedin loş hariminde, köşelerde
oturmuş dua ve zikirle meşgul olan
o kadar çok yaşlı-genç, kadın-erkek
görürdük ki, yaşımızın masumiyeti
içinde onlara hayretle bakardık.
Avludaki bilge güvercinler, müeddep
kumrular, şen şakrak kargalar,
sofi kediler, kalender meşrep
köpekler arkadaşlarımızdı hep…
Bir arkadaşımız daha vardı. Yaşı
büyüktü, kocaman bir yüreği vardı.
Fatih semtindeki Hacı Hasan
Kur’an Kursu’na yakın bir mahalde
iki katlı bir evi vardı. Babam bir
sabah namazı sonrasında kardeşim
Fatih ile benim elimi tutup O’na götürmüştü
bizi. Bizi sevmişti.
Sonrasında hep gördüm O’nu,
Fatih’in o kadim sokaklarında. Bazen
tek başına, bazen de yanında
birileriyle. Siyah bir çantası vardı
hep yanında. Sakalı, cübbesi… Fakir
fukara talebeleri sahiplenir, onlara
yatacak yer ayarlar, ceplerine harçlık
koyardı. Ve mahallenin yaşını
başını almış erkekleri ve özellikle
kadınları O’nun gelişini dört gözle
beklerlerdi. Kâh bir pencere önünden,
kâh kapı aralığından sohbet
eder, hal hatır sorardı onlara. “Ahretliğim,
nasılsın bakalım bugün”
der, gönüllerini hoş ederdi. Son devrin
en büyük “Reîsü’l Kurrâ”sından
bahsediyorum: Gönenli Mehmed
Efendi.
Fatih, yüzde yüz bir Türk şehridir,
der Sezai Karakoç. Semtin nur
yüzlü sakallı hacı dedeleri dedemiz,
hacı anneleri teyzemiz, delileri delimiz,
velîleri velîmizdi. Ulu mabedin
bol çınarlı uhrevî gölgesi ruhlarımıza
sinerdi.
Rüyalarımda, bol yıldızlı yaz gecelerinde,
gecenin muayyen vakitlerinde
ruhumla bedenim bir olup,
bu ulu mabedin üstünde uçardı. İçimi
sonsuz bir mutluluk ve ebedî bir
huzur kaplardı.
Çengelköy
Bahtsız Sultan Vahdettin’in
köyü; Çengelköy. Eski Osmanlı
bakiyesi, asırlık çınarları, demli insanları,
Müslümanı, Rumu, Yahudisi. Çocukluğum,
ruhum…
Çocukken Çengelköy’de tek başına yürürken
O’nu görmüş ve “Ne olur bize gel!” diye
tutturmuştum. Tebessüm etmiş ve “sonra
gelirim” demişti, merhum Gönenli Mehmed
Efendi.
Halk Caddesi’ndeki çınar ağaçlarında bilgiç
kargalar, bilge güvercinler, mazbut bir çift
kumru. Ve sabah namazından dönen hoca babam.
Çengelköy…
Denizin o hoş, yosun kokusu. Dalga sesleri,
martı çığrışları. Hamdullah Paşa Camii’nden
yükselen ezan sesi. İkindi güneşi ve Çengelköy’den
İstanbul’a bakan bir çift göz. Hüznüm…
Ay dolunay Boğaziçi’nde hep güzel. Beylerbeyi
sahilindeki Hamid-i Evvel Camii’nden
teravih namazı çıkışı Çengelköy’e dönen başı
örtülü, dili dualı kadınlar ve çocuk kalbim.
Beylerbeyi İskelesi’yle aynı sıradaki yalısında
ziyaret ettiğimiz Münevver Ayaşlı’nın
yüzündeki çizgilerde ve Boğaz’ın serin sularına
bakan dalgın gözlerinde Osmanlı ve Cumhuriyetin
yaşanmışlıkları.
Çengelköy Hamdullah Paşa Camii’nde
sabah namazından sonra, Çınaraltı Gazinosu’nda
yaşlı, genç, çocuk büyük bir heyecanla
seyrederdik O’nu. Çocukluk yıllarımın sakin,
mazbut, kalendermeşrep Çengelköy’ü. Hoca
babam, Fatih ve ben ve siyah beyaz TV’de
Muhammed Ali, mazlum Müslümanların
yumruğu… O vurdukça biz vururduk, O yendikçe
biz yenerdik. Muhammed Ali’ydi O. Ve
çaylar içilirdi sabahın o vaktinde büyük bir
keyifle, denize karşı tarihî çınaraltında. Fakirdi
semtimizin insanları ama mutluyduk ve
hoş bir huzur vardı simalarda.
Üsküdar
Evden çıkardım ve genelde kardeşim Fatih
ve bazen de tek başıma okula doğru yola koyulurdum.
Okulumuz Atik Valide semtindeydi.
Biz ise, Eski Üsküdar Sarayı’nın kurulduğu
bu semtte oturuyorduk. Bugün o eski saraydan
geriye, bugünkü Ayazma Camii, Ayazma
mektebi, su sarnıcı, hamamı ve buna benzer
bazı eski kalıntılar gelmiş olan nadide semtin
Enfiyehane Sokağı’nda ikamet ediyorduk.
Hafız Necati Hoca gelmiştir camiden. Ağır
ağır çıkarken ahşap merdivenlerden, bir ney
sesidir gelen, Enfiyehane Sokağı’ndaki eski
konaktan.
Hep bir hüzün var gözlerimde, İstanbul
var. Üsküdar’da olmak, Üsküdar’da ölmek…
Ve sen İstanbul, Cennet’e açılır kapıların.
Kanlıca, Vaniköy, Kuleli, Çengelköy, Beylerbeyi,
Kuzguncuk, Üsküdar…
Bat güneş, bat İstanbul’da. Bat ki, batsın
gönlüm Kızkulesi’nden Saray-ı Humayun’a,
Marmara’nın kadim sularında, bir martı yüreğinde.
Ve gözlerimde bir İstanbul güneşi, gönlümde
batan… Enfiyehane Sokağı’ndaki ağaçlar,
martılar ve bir çift kumru ve Kızkulesi ve
ben olmayan sevdamla, bir başıma.
Bir güz yaprağı düşerdi koca çınardan. Sararmış
kızarmış, aşktan sevdadan ben gibi,
gönlüm gibi ve hiç olmayan sen gibi, gönlümde
batan güneş gibi…
Bir ben miydim İbrahim, söyle! Sokaklarında
sevdalı gezinen halâ, ruhun mu yoksa?
Nerede kalbin ve sen hangi aşktın? Sen, hanımeli
kokan…
Bir hüzündür Eylül ve sensizdir hep Ayazma
Mektebi’ne giden okul yolu…
Güzel günlerdi o günler. Koşardık her yere,
hiçbir menfaat beklemeden. Olmazdı çoğu
kez cebimizde para. Bir otobüs bileti, iki vapur
jetonu, o kadar.
Martı sesleri karışırdı ezan seslerine. Valide-
i Cedit Camii’nden, Kaptan Paşa Camii’nden,
Aziz Mahmud Hüdayi Camii’nden,
Rumi Mehmed Paşa’dan, Ayazma’dan, İmrahor’dan,
Salacak Fatih Camii’nden, Sinan
Paşa Camii’nden… En sevdalı sesiyle bir müezzinin
gün batardı gönlünde…
Salacak Fatih Camii’nde bir yaz günü yatsı
namazı, camlar açık Kızkulesi’ne ve İstanbul’a.
Hoca babam ve kardeşim, hanımeli ve
leylak kokuları… Mahalle mescidlerinin verdiği
huzur…
Babasının elini tutarak mescide gelen bir
çocuk kalbinde gizli;
Masumiyet ve Cennet kokusu ve huzur…
İbrahim Hakkı Konyalı
Kütüphanesi

Kalender meşrep ve hoş sohbet Mustafa
Özdamar’la Üsküdar Selimiye Camii, İbrahim
Hakkı Konyalı Kütüphanesi’ndeki sohbetlerimizi
özledim. Ayazma Mahallesi’ndeki
evimizden çıkar, Selimiye Camii’ne doğru
erguvan, hanımeli, leylak ve sümbül kokulu
sokaklardan geçer, Çiçekçi ve İhsaniye semtlerinin
halâ dün kokan, Osmanlı kokan ve İstanbul
kokan sokaklarından huzurla karışık
bir hüzünle yürür, Selimiye Kışlası’nın hemen
yanı başındaki Selimiye Camii’nin huzura
açılan yüce çınarlı avlusuna girerdim. Ayrı
bir dünyaydı burası. Elinde makası, yüzünde
çelebice bir tebessümle Mustafa Özdamar
kendi diktiği gülleriyle hemhaldir bahçede.
Beni görür ve o hoş sesiyle:
“Ooo hoşgeldiniz hünkarım” der.
“Selamün Aleyküm abi”, “ve aleyküm
selaam…”
Ve artık, gönülleri buluşan iki insan
dünyadan kopmuştur.
Sohbet, muhabbet…
Ve Akdeniz
Martıları İstanbul’un ve İzmir’in aynı
yöne uçarlar, aşka, sevdaya, sevgiliye. Ve
Şemsipaşa Camii’nden, Konak Camii’nden
yükselir akşam ezanları… Bir güneş
olup doğdun gözlerime, Akdeniz oldum.
Kadîm zamanlardan bir limana demir
attı deli gönlüm. Ömrüm oldun, Akdeniz
oldum…
Ilık bir meltem eser Ege’den Kızkulesi’ne.
Eski çağlardan kalma eskimez aşklar,
âşıklar.
Gün batar İstanbul’da, gün batar Akdeniz’de,
gönlümde…
Ve Sonra
Gündoğumunda Cihangir yanar, günbatımında
Üsküdar.
Gönlümdeki yangını ise, martılara
sor… Bir martı sesi duyuyorsun ve İstanbul
oluyorsun!
Gün batıyor İstanbul’da ve sonra hiç
kimse kalmıyor.
Ve bir perde iniyor gözlerine, gönlüne,
göğsüne.
Herkes kendi kaderiyle başbaşadır
artık.
Bekliyorsun gelmesini görevli meleğin.
Hayat hüzün, hep hüzün, hüzün…
İnsan olana ölüm yok.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir