Bir, Mayıs

1 Haziran 2017

Gürbüz Azak

1919 yılındayız, Mayıs’ın 15’i.

Tamı tamına 46 Yunan gemisi ansızın İzmir açıklarında gözüktü. Sabah vaktiydi, güneşin doğacağı saatler. Ama gökyüzü kara-gri bulutlarla örtülüydü.

Saat 6.30…

Yunan gemileri İzmir limanına demirledi.

Saat 7.30…

Binlerce Yunan askeri pürsilâh İzmir’e çıkmaya başladı. Türk karakolları az sonra tek tek işgâl edilecekti. O gün o saatlerde yerli Rumlar sevinçten uçuyordu. Bütün yollar, meydanlar, binālar Yunan bayraklarıyle donatılmıştı. Rum kızları māvi-beyaz elbiseleriyle sözümona kurtarıcılarını karşılıyor, onları heyecanla öpüyor, boyunlarına sarılıyordu.

Yerli Rum delikanlılar ise kolkola girmiş, her köşede bağıra çağıra hora tepiyordu.

Yağmur yüklü bulutlar İzmir göklerini iyice kararttı. Yağmur, yağdı yağacak gibi.

Limandaki Yunan gemileri, Rumlara ait fabrikalar, kiliseler durmadan düdük ve çan çalıyor, İzmir, inanılmaz gürültülerle çalkalanıyordu.

Bu manzarayı üzülerek, yürekler ağızda seyreden Türkler saçak altlarında, kuytularda, kahrolmanın az öncesindeydiler.

Binlerce Yunan Efzon askeri az geçince Türk mahallelerine doğru yöneldi. En önlerinde, meyhāneci bir Rum’un oğlu, “Yani” adlı biri görülüyordu. Elinde kocaman yunan bayrağı, üzerinde alelacele giyilmiş yunan subayı elbisesi vardı ve at üzerindeydi.

Yerli Rumlar ara vermeden silâhlı işgalcileri ve önlerindeki Yani’yi alkışlıyordu. Hiç durmadan “Zito Venizelos!” diye yırtınıyor, “Yaşasın!” uğultularıyla el çırpıyorlardı.

Yunan askerleri tam Kemeraltı Caddesi’ne giriyordu ki, beklenmedik gelişmeler oldu. Siyah elbiseli bir Türk genci en öndeki atlı Yani’ye tabancasını doğrulttu ve tetiğe bastı. Yunan subayı kılıklı yani, upuzun sopaya takılmış bayrakla birlikte yere yuvarlandı.

“Zitooo!” sevinmeli bağırışlar bir anda kesiliverdi.

Adı, Hasan Tahsin olan ile birlikte birkaç arkadaşı atışlarını sürdürdü. Hemen ardındaki Yunan yarbayı, askerlerine “Yere yaat! Ateeşş!” diye bağırdı. Az sonra da makineli tüfeklerle Türk gençlerini oracıkta şehit ettiler.

İşgalcilere karşı ilk kurşunlar atılmıştı.

Yunanlılar artık her yöne ateş yağdırıyordu. Okullar, kışla, evler, durmadan ve saatlerce kurşunlandı, kurşunlandı.

İzmirli, elliye yakın Türk delikanlısı o hengâmede askerî silâh deposuna hücum etti. Çarpışmak istiyorlardı. Ne yazık ki hepsi teker teker öldürüldüler.

Sonra kahvelere, sokak aralarına can havliyle sığınan Anadolu insanı acımasızca kovalanıp kurşunlandı.

Yetmedi…

Otellerde kalan ve Türk adı taşıyan herkes oda oda aranıp süngülendi.

Yerli Rumlar Türk dükkânlarının kepenklerini kırıp ne var ne yok çılgınca yağmaladı. Taşıyamadıkları fasulye, pirinç ve şeker çuvallarını parçalayıp yollara döktüler. Türkler açlıktan da ölsün istiyorlardı.

Merhamet o gün İzmir’e uğramadı.

Tārihin en acımasız günlerinden biri yaşanıyordu. Yunanlılar Sarıkışla’ya  da hücum etti. Silâhsız subayları, erleri dışarı çıkarıp, tekme ve tokatlarla sāhile doğru sürdüler. Direnenleri hemen oracıkta süngülüyorlardı. Subay ve erlerin çizmeleri alınmıştı. Yalınayak yürüyorlardı.

Yarbay Cemil Bey, dipçiklerle kaşından, kurşunlarla da bacaklarından vuruldu. Artık ayakta duramıyordu. Türkçe bilen bir yunan subayına seslendi:

– Beni ya hastahāneye götürün, ya da şuracıkta öldürün! Bu kadar işkence yeter!

Ona:

– Türk için hastahāne yoktur! cevabı verildi, ve birkaç yerinden daha süngüleyip Yarbay Cemil Bey’i yere serdiler.

Rıhtım üzerinde yerlerde yaralı yüzlerce Türk yatıyordu. Acıdan inliyorlardı. Az sonra hepsi de boğazları kesilerek şehit edildi.

Önyüzbaşı Necāti Bey’le henüz sekiz yaşındaki oğlu da sürüklenerek götürülenler arasındaydı. Saldırılar sonucu Necāti Bey kanlar içinde yere yuvarlandı. Onu gören oğlu ağlayarak üzerine kapanınca zavallı çocuk da süngülenmekten kurtulamadı.

Bütün bu olup bitenler, limanda önceden demirlemiş İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan gemilerinden görünüyordu. hiç birinin kılı kıpırdamadı ve tükenmez çığlıklara burunları sızlamadı.

Öldürmeler devam ediyordu.

İşte tam bu sırada müthiş bir fırtına çıktı ardından, az rastlanan bir sağanak başladı.

Yunan askerleri koşa-koştura yerli Rum evlerine sığındı. Böylece, esir alınan binlerce Türk’ten bir kısmı katliamdan kurtulmuştu.

Yağmur ve fırtına dindiğinde sivil asker esirler, Patris isimli bir hayvan gemisine doluşturuldu. Artık bu gemi bir hapishaneydi. Yedi-sekiz yaşındaki çocuklar, 200 kadar Mekteb-i Sultāni öğrencisi de aynı gemiye ve hayvan pislikleri içine atıldı.

Konak ve Kordonboyu çevresi kan gölüne benziyordu.

Birkaç kahraman telgrafçı o saatlerde her tehlikeyi göze alıp İzmir’in hunharca işgalini yurdun dört bir yanına duyurmayı başardı. Telgraflarda hep aynı cümleler vardı ve gözyaşları içinde gönderiliyordu:

“İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. Şehirde öldürmeler duyulmuyor. Meydanlar ve caddeler kan içinde. Allahını seven vatan ordusuna katılsın!”

Sonunda Vilâyet binası da saldırıya uğradı. Vāli İzzet Bey ile yanındaki subaylar dövüle sövüle esir alındı. Subayların rütbeleri sökülüyor, kalpakları yerlere atılıp çiğneniyordu. Hepsi de az sonra en berbat odalara tıkılıp hapsedildiler.

İzmir işte böyle, zulüm ile işgal edildi.

Çocuklar, öğrenciler bile işkence gördü.

Türk kadınları durmadan ağladılar ve saçlarını yoldular.

Şu sahne unutulamaz… Genç bir gelin oradan oraya çılgınlar gibi koşuyor, önüne gelene yüzbaşı rütbesindeki kocasını soruyordu. Sonunda yüzbaşıyı rıhtımdaki boğazı kesilmiş şehitler arasında buldu. Hıçkırıklar içinde üzerine kapandı. Sonra da doğrulup var gücüyle bağırdı:

“İzmir sizden kurtulacak! Canımız İzmir’e feda olsun. Kahpeler!..”

Az sonra genç gelin de alçak bir kurşunla sırtından vurulup oracığa yığılıverdi.

Yağmur yeniden, daha da şiddetle yağmaya başlamıştı.

1919 yılındaydık, Mayıs’ın 15’iydi.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir