Bir Tıfıl

13 Mart 2018

Gürbüz Azak

Onsekizine yeni basmış bir tıfıl… Hangi akılla bilmem, atlamış Denizli’den trene, Goncalı’ydı, Afyon’du, ve Eskişehir ve Adapazarı, varmış İstanbul’a. Tren koridorlarında geceli gündüzlü yetmişiki saat. Yetmişiki saatte aktarmalı dört tren.

Yıl 1957.

Sirkeci’de bir garip otel… Şu yol Gülhāne’ye çıkar, şu taraf Eminönü’ne. Usul ve yalnız, üstelik inadına ürkek dolanıp duruyorum. Ötesi bana yaban. O yabanlık çatık kaşlı ve de hafiften öfkeli, soruyor: “Kim ulan bu tıfıl?”. Kendi duyacağım kadar fısıldıyorum: “Benim!.. Kimsesiz, hemi de çāresiz bir kasabalı.”

İstanbul duymazlığa vuruyor.

İnadım inat…

Bu tıfıl, diye geçiriyorum içimden. Gün gelecek seni yazacak, anlatacak, seni çizecek. Yetmez, altını üstüne getirecek. Öyle de oluyor… Nice nice sonraları kahvaltıyı Çengelköy’de yapıyor, öğleyi Beykoz’da yakalayıp Aksaray’da ikindiye erişiyorum. Akşama Beyoğlu sinemaları…

İstanbul yorarmış adamı, ben onca iri meraklarım ve iştihamla İstanbul’u yorup talan edeceğim. Söz!.. Al sana Beyazıt, Bakırcılar, Küçükpazar… Beyazıt akıllı uslu bir amca, Bakırcılar tantana yüklü bir orkestra. Küçükpazar unutulmuşluğuna öfkeli. Bitmedi… Sarıyer, kasketi yıkık bir külhanbeyi, şehre kısık gözle bakınan. Yenikapı, Şişli’ye sırtını dönmüş küskün ama memnun duruşlu.

Kapalıçarşı’ya gelirsek… Çoğa kalmaz diye düşünüyorum. Bu hınzır, Mısır Çarşısı ile evlenir de AVM adında bir sürü çocuğu olur. O günleri görüyorum. AVM’leri seviyorum, evet. Hepsi de ferah, çağırıcı, zengin ve saygılı. İşe yeni başlamış bir öğretmen kadar güleç yüzlü.

Ansızın aklıma düşüveriyor. Sāhi, bu İstanbul’un asıl sāhibi kim ola? Hayır hayır, elinde fotoğraf makinesi, meydan meydan gezinen Japon turistler değil.

Hatırnaz taksi şoförleri, şen şakrak balıkçılar, işportacılar hiç değil. Martılar bile değil.

İstanbul’u yazanlar? I ıhh…

İstanbul’u yaşayanlar? I ıhh…

Bu edālı, gökkuşaklı, bu Hürrem Sultan salınışlı şehrin gerçek sāhipleri İstanbul’da ölenlerdir. Yahya Kemal meselâ. Necip Fāzıl, Metin Erksan, Bedri Rahmi, Selâhaddin Pınar. Yāni?..

Yānisi şu: Bu şehirde doğmayan ama buraya gömülenler. İçimdeki ses îtirazlanıyor, haklı… Bir de, bu şehir için serden geçenler.

“Kim ulan bu tıfıl”mış?

O tıfıl seni anladı bre. Vakti zamānında sur dışında yorulup sur içinde uyuyan tıfıl, şimdi Levent ötelerinde; sol dizi sızılı, şekeri düşük, kamburumsu ve de sürgün bir ihtiyar öyle mi?

Hadi oradan Hürrem edālı fettan!

Gene boğaza nāzır mekânlarda balık çorbası içiyor, çiçekçilere uğruyor, üşenmeyip Bābıāli sokaklarını arşınlıyor. İstanbul’da bile İstanbul’u özlüyor. Tamam mı?

Ben bu şehrin sāhipleriyle, yāni İstanbul’a gömülenlerle selâmlaşır, şakalaşırdım. Onları da özlüyorum şu ara. Necip Fāzıl bana yemek ısmarlardı. Metin Erksan’ı hafta sonları mūsıkî meşklerine götürürdüm.  Rejisör Sırrı Gültekin’le Kınalıada’da sokak kedileri beslerdik. Yılmaz duru bize misāfirliğe gelir, hayaller paylaşırdık. Orhan Arıburnu son şiirini okurdu. Bedri Rahmi’den güzel resim nedir, öğrenirdim. Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Ayhan Songar’la aynı gazetede yazılar yazardık. Onlar hem İstanbullu, hem İstanbul idiler. Ama İstanbul’u götüremediler. Hadi kıskanın şimdi:

Bu şehri bana bıraktılar.

“Sağolsunlar”…

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir