“BİZ, DİNİ TOPRAĞA GÖMDÜK!”

21 Mart 2016

60 KURUŞUN TAHSILATI
Türkiye’nin 30’lı, 40’lı yılları
maddi manevi yoklukların, mahrumiyetlerin,
tek parti iktidarının acımasız
uygulama alanıdır.
Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış,
milyonlarca evladını şehit
vermiş olan bir milletin bin yıldır
giyindiği kuşandığı kılık kıyafetine
müdahale edilir, ne giyeceğine, nasıl
giyineceğine devlet karar verir.
Her gün beş defa okuduğu ezanı
değiştirilir, Kur’anı elinden alınır,
dini eğitim yasaklanır, dini kurumlar
ortadan kaldırılır, camileri kapatılır,
satılır, bir kısmı da yıkılır,
ortadan kaldırılır. Cumhuriyetin
kurulmasından 1950 yılına kadar
hac yolu da kapatılır. 30 yıl boyunca,
neredeyse bir elin parmakları kadar
insan, onlar da ancak kaçak yollardan
hac vazifesini yapar.
Bu uygulamaları şimdiki neslin
aklı sarmaz, kafası almaz, mantığı
kabul etmez. “Böyle şey de olur
mu?” diye yadırgar. Ama kazın ayağı
öyle değil. O yıllarda neler yapılmış,
nasıl icraatlar devreye sokulmuş?
Sadece (halen hayatta olan) babamdan
dinlediğim birkaç örneği vermek
istiyorum.
Türkiye bir tarihte nelerle uğraşmış,
uygarlık, Batıcılık adına ne
trajikomik şeylerle uğraşmış, millete
neler reva görülmüş gün yüzüne
çıkacaktır.
*
1930’lu yıllar. Ali Dedem bizim
köyün (Gaziantep-Bilek) imamıdır.
Ne devletten bir maaş almaktadır,
ne de köylüden bir şey. Kalabalık
bir ailesi vardır. Köyde çiftçilik yapmaktadır.
Erkek kardeşi de vefat
ettiği için, onun çocukları da kendi
üzerine kalmış.
Bir gün şehre gitmek için köyden
ayrılmış. 4-5 saat yürüyerek şehre
ulaşmış. Başında kendi eliyle ördüğü
bir başlığı/takkesi vardır. Şehirde
gezerken polisler yanına yaklaşmışlar;
“suç unsuru” olarak başına
giydiği başlıktan dolayı karakola
götürmüşler, sonra mahkemeye çıkarmışlar,
sorguya çekmişler ve 32
lira 60 kuruş ceza kesmişler. Bu kadar
parayı bir arada göremeyen dedeciğim,
bulmuş, buluşturmuş, borç
harç 32 lirayı ödemiş devlete.
Aradan epeyce bir zaman geçtikten
sonra köye bir tahsildar gelmiş,
Ali dedemi bulmuş. “Senin 60 kuruş
cezan kalmış, onu ödememişsin,
hemen öde!” demiş ve tahsilatı
yapmış. O yıllarda bir devlet memurunun
maaşının 35 lira olduğunu
düşünürseniz, şapka giymediği için,

dedemin ödediği paranın ne kadar büyük bir
meblağ olduğunu hesap edin.
Adından söz ettiğim dedem, Filistin’de
Osmanlı ordusu dağılınca, üstünde, başında
ne varsa her şeyi çöl bedevileri tarafından
gasp edilen, üzerinde giyeceği bir şeyi bırakılmayan,
canını kurtarmak için amansız mücadele
veren Gazze gazisidir.
***
“POLISLERI MINARE KAPISINDA
BEKLETEN DERVIŞ”
Yine o yıllar (1925-1950 arası). Asırlar
boyu “Allahü Ekber, Allahü Ekber” şeklinde
okunan ezan 1932 yılında değiştirilir, “Tanrı
Uludur, Tanrı Uludur” sözleriyle okutulur.
18 sene sonra 1950 Haziran’ında Adnan
Menderes’in iktidara gelmesiyle ancak aslına
çevrilir.
Halen hayatta olan babacığım, uzun yıllar
bu ezanı bu şekliyle okumak zorunda olduğunu
anlatır.
Benim de son yıllarını gördüğüm Anteplilerin
“Deli İsmail” dedikleri Derviş İsmail gür
sesli bir zattı. Bir gün Ahmet Çelebi Camiinin
minaresine çıkar. “Allahü Ekber Allahü
Ekber” diyerek ezan okumaya başlar. Mahalle
ezan sesiyle inlemektedir. Halk bir sevinç
içindedir. Ama “rejim bekçileri” karakola koşarlar
“ezan şikayeti”nde bulunurlar.
Polisler apar topar gelir, camiyi kuşatırlar,
bir ikisi de minarenin kapısını tutar. Derviş
İsmail’i suçüstü yakalamak için ezanın bitmesini
beklerler. Bizim Derviş, ezan okurken
polislerin geldiklerini görür. Bu zat ayakkabı
giymez, ahşap takunya ile dolaşırdı.
Kafasına koymuştur, ele geçmeyecektir.
Hemen aklına gelen ilk çareye başvurur. Polislere
yakalanmamak için minareden caminin
çatısına atlar, oradan da aşağıya atlayarak
yakayı ele vermez.
Polisler minare kapısında avını bekleyen
kaplan gibi pürhiddet ve pürşiddet beklemektedirler.
Camiye gelen cemaat polislere beklememelerini,
Derviş İsmail’in minareden
atlayıp gittiğini söylerler. Neye uğradıklarını
anlayamayan polisler eli boş dönerler.
***
“BIZ DINI TOPRAĞA GÖMDÜK”
Gaziantep ‘te yüze yakın cami kapatılmış,
ancak birkaç camii ibadete açık bırakılmıştı.
Babamın anlattığına göre, camilerin bir kısmı
gayrimüslimlere satılmış, bir kısmı askeri
malzeme deposu yapılmış, bazıları da tahıl
silosu olarak kullanılmış. Ben yetmişli yıllarda
Karatarla Camiinde vaaz ederken, vaaz
kürsüsünün kenarında köşesinde halen arpa,
mercimek gibi tahıl taneleri görürdüm.
1950 öncesidir. CHP Gaziantep milletvekili
(1943) Cemil Sait Barlas’ın şehre geldiği
bir gün, Eyüpoğlu Camii imamı Altıncıoğlu
Mustafa Efendi ile çarşıda karşılaşır, hoşbeşten
sonra, bir ara bütün cesaretini toplayarak
Cemil Beye:
“Cemil Bey, bazı camileri ibadete açsanız
da, millet rahatça namazını kılsa, olmaz mı?”
diye bir ricada bulunur.
Mecliste milleti temsil ettiğine inanan Cemil
Beyin cevabı kesindir:
“Hoca, hoca!” der, “Biz dini çoktan toprağa
gömdük, bunda sonra dinden, camiden söz
edip durmayın, o devir geçti!..”
Başına kaynar sular dökülmüş gibi şaşkına
dönen Altıncıoğlu Mustafa Efendinin verdiği
cevap Vekilin yüzüne şaklar:
“Cemil Bey, Cemil Bey! Ben de, denize attık,
diyeceğinizi bekliyordum. Bereket versin
toprağa gömmüşsünüz, uzun sürmeyecek,
gün gelecek İslamiyet toprağı delip geçecek,
daha gür bir şekilde filiz verecektir!”

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir