Can Veren Pervâneler

18 Ağustos 2018

Korhan Kandemir

Aşk bir şem-i İlâhidir benim pervânesi

 

Klasik edebiyatımızda aşk, türlü türlü misallerle anlatılmış. Muhayyile dediğimiz şâirin hayal gücünü zorlayan, önceden tasavvur edilip yahut hiç olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatan ve okuyucuya nâmütenâhî güzellikler bahşeden bir deryâdır edebiyatımız. Bu aşkı kah Leylâ ve Mecnûn ile, kah Ferhad ve Şirin ile, kah Yusuf Aleyhisselam ve Züleyha annemiz ile, sıklıkla da Pervane ve Şem (mum) ve Gül ile Bülbül üzerinden anlatmışlar. Öyle ya cümlenin maksûdu bir, amma rivâyet muhtelif…

Nasıl ki bülbül ile gül aşkın sembolüdür; mum ile pervane de öyle. Ancak birincisi mecâzi, ikincisi hakîki aşka semboldür. “Aşk odu önce ma’şuka, andan âşıka düşer.” derler, malum. Yani aşk ateşi önce sevilene ondan sonra sevene düşer. Aşk odu evvel düşer ma’şuka andan âşıka/Şem’i gör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi. Önce sevilende bir ateş yanmalı ki pervane onun etrafında dönsün, pervane o ateşi görsün, sonra aşkının farkına varsın… Pervane, ateşin etrafında döne döne can veren küçücük kelebeğin adıdır. Onlar, karanlık gecede ışığı arayan, bulunca etrafında giderek küçülen bir dairede dönen, devamlı dönen; aşkın hararetiyle gittikçe ateşe daha fazla yaklaşan, sonra kanadıyla ona dokunan, dokundukça azap duyan, duyduğu azap ile aşkı daha da artan ve sonunda dayanamayıp kendini ateşe atarak yanıp kül olan kahramanlardır. Yani aşka karşı koyamadıkları için kendilerini O’nun dibinde sonsuzluğa bırakan kahramanlardır.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir