Dîvanyolu kuyumcusu

Nişaburlu bir ilaç ve esans satıcısı (attarın)
oğlu olan Feridüddin-i Attar hazretleri
var. Evliyanın büyüklerindendir.
Din, ilim ve medeniyet düşmanı
Cengiz’in Moğol sürüleri, nice âlim
gibi onu da katletti.
Bu mübarek zat, anlatacaklarını ya
kuşlar ağzından söyler veya çeşitli
hikâyelere yüklerdi. O anlatıyor:
♥ ♥ ♥
Vaktiyle bir şeyh, yıllarca yetiştirdiği
müridine icazet (diploma) vermeden
evvel, avucuna iri bir pırlanta koyup;
“Oğlum, der. Bunu her önüne gelen esnafa
gösterip kaç para verdiklerini sor.
Sonunda bir kuyumcuya git ama sakın
kimseye satma!”
Talebe, hocasının emrini yerine getirmek
için önce bir bakkal dükkânına
girip;
“Şunu alır mısınız?” diye sorar.
Bakkal bir parlak boncuğa benzettiği
mücevheri elinde evirip çevirerek;
“Buna bir lira vereyim de bizim çocuk
oynasın” der.
Talebe bir manifaturacıya gider. O da
bu parlak taşa beş lira vermeye razı
olur.
Semerci ise şöyle bir bakar:
“Bundan semerlere kaş (süs) yaparım,
on lira vereyim” der.
♥ ♥ ♥
Talebe en sonunda kuyumcuya gider.
Adam mücevheri görünce fırlar.
“Bu kadar büyük pırlantayı nereden
buldun? Kaç lira istiyorsun?” diye haykırır.
“Siz ne veriyorsunuz?” diyen talebeye,
kuyumcu:
“Ne istersen veririm!” der ve dükkânını,
evini, arsalarını alması için yalvarmaya
başlar.
♥ ♥ ♥
Daha sonra, bu maceradan ne anladığını
soran hocasına, talebe şunu söyler:
“Bir şey, ancak değerini bilenin yanında
kıymetlidir. İlmi, ancak ehline
vermek, ehlini bulunca sohbet etmek
lazımdır.”
♥ ♥ ♥
Biz de: Evlatlarınız birer mücevherdir,
diyoruz…
Her yayın, her kitap, her dergi ise birer
esnaftır.
Onları kimin eline bıraktığınızın farkında
mısınız?

One comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir