Enfiyehane Sokağı’ndaki Ev

Bir sokaktı işte burası.
Önünde çınar ağaçları ve çocukların
oyunlar oynadığı, küçük bir
boş alanı olan, arka cepheleri İmrahor
Camii’ne bakan ve bahçe duvarlarının
hemen arkasında tarihî
bir Osmanlı mezarlığı olan evler.
Hepsi aynı safta namaz kılan, saf
ve kalender meşrep mü’minler gibi
kol kola, yan yana dizilmiş evler.
Kadîm zamanlardan kalma çeşitli
tarihî yapıları ve demli insanlarıyla
sakin ve mazbut eski bir Türk
Sokağı.
*
Bir yaz günüydü. Günlerden Pazar.
Semtimize derinlik veren Üsküdar
Mevlevîhanesi’nin türbesi
önünde, vecd içinde dua ediyordu
Ahmet Yüksel Özemre. Zarîf, çelebi,
ârif ve gönül gözü açık bir zattı.
O da gitti. Tadı kalmadı semtimizin.
Bir Fehmi abimiz vardı. Komşumuz
Hadiye teyzenin oğlu. İyi
insandı. Evlendi, çocuğu oldu. Bir
süre sonra kansere yenildi. Rahmetli
oldu.
Ah Üsküdar!
*
Salacak İskele Arkası Sokak’ta,
Salacak Fatih Camii’nin yanı başındaki
müstakil, bahçeli evdeki Hilmi
Bey amca ve eşinin Üsküdar zarafeti.
Heyhat ki, ne o bahçe var şimdi, ne
de Üsküdar’ımın bu iki zarif insanı.
Bağdat Caddesi’nde Erenköy civarına
taşındılar.
Evlerinin yerine apartman dikildi!
Telefonla arada bir hal hatır sorardım.
Bir müddet sonra onlar da
gitti. Hanımeli ve Leylak kokusu
yok artık o sokakta;
Kokusuz kaldım!
*
Ramazan ezanları bir başka güzeldi,
Üsküdar’ın yaz akşamlarında.
İftar vaktinin bütün heyecanını,
masum çocuk kalbimde yaşardım.
Sıcacık pide ve anne çorbası…
Eski şarkılarda kaldı tüm yaşanmışlıklar.
Cana yakın komşular, hoş sohbet
hoca arkadaşları ile babam, annem,
kardeşlerim, ailem… Hep hasret…
Ah, bu bayram sabahları!
*
Neden oynatmaz da hüzün verir
Mustafa Kandıralı’dan oyun havaları?
Annem, babam, kardeşlerim ve
Enfiyehane Sokağı’ndaki ev…
Her köşesinde bir ârif izi, her sokağında
bir âlim kokusu, her evinde bir velî menkıbesi; evleri bahçeli – komşulu,
sokakları bol çocuklu, huzurlu ve mutluydu
Üsküdar’ım.
Üsküdar bir âşinâ gözdü ve eski zamanlardan
kalma tanıdık bir sesti. Mimar Sinan eseri
Ayşe Sultan Çeşmesi, İmrahor’un saraylı
kedileri ve hüzün…
*
Dualı kadınlar görürdüm beyaz yaşmaklı,
cumbalı evlerinde Üsküdar’ın. Ve nurlu ihtiyarlar,
cami avlularında.
Mutlu çocuklar, sokaklarında.
Emniyet, sükûnet, huzûr…
Yüzü tertemiz insanlar görürdüm bir zamanlar
Üsküdar sokaklarında.
Şimdi ne ben Üsküdar’dayım ve ne de onlar
var.
Eski zamanların tarz sahibi, karakter sahibi,
“nev’i şahsına münhasır” insanlarından
kalmadı artık azizim.
Boşluğa düşmemiz belki de bu yüzden!..
Bir martı kondu yüreğime, Üsküdar’ı anlatıyor
bana.
Günbatımında Üsküdar’dan Eminönü’ne
giden o eski vapurların ardından baktın mı
hiç? Baksaydın bendeki İstanbul’u anlardın
ve hak verirdin şimdiki zifirî karanlıklar misali
kahreden yalnızlığıma!..
Eskiden mübarek yüzlü, geniş gönüllü ve
insana, kurda-kuşa güven veren, merhametli,
müşfik, cömert insanlar görürdüm çevremde.
Onların varlığı huzur verirdi her zaman çocuk
ruhumun Çengelköy Çınaraltı’na, gençliğimin
Üsküdar Ayazması’na, İmrahor’una,
Salacak’ına…
Onlar kimdi? Ve şimdi neden yoklar?..
*
Alınları secdeye gittiği halde, günümüzün
ekseri Müslümanı neden bana huzursuzluk
veriyor.
Evet, mutsuzum!
Üsküdar hiç böyle değildi. İstanbul gibi
O’nun da boşalmış sanki yüreği.
*
Aziz Mahmut Hüdayi Türbesi civarı…
Bir evin kapısında, küçük yaşlarımdan
beri gözüme ilişen bir söz vardı: “Okumuş cahil
kara cahilden daha zararlıdır.”
Bu mudur yoksa ruhumu kuşatan mutsuzluk
kelimesindeki sır, bilemedim.
Gönül gözüyle bakan, gönül insanlarını özledim
Üsküdar’ın. Sahi hala kaldı mı onlardan?
O kadar uzağım ki Üsküdar’a, bilemedim.
*
Soğuk kış gecelerinde, hele kar serpiştirirken
Ayazma Camii’nin ara sokaklarından yankılanan
şu sese bayılırdım: “Vefa Booooza!”
Ah Üsküdar, ah!
*
Yağmurlar yağardı yüreğime ve ben Kızkulesi’nden
İstanbul’a, günbatımının melankolik
kızıllığına doğru derin hülyalara dalar,
olmayan aşklarıma doğru yelken açardım, bir
martının yalnızlık kokan kanatlarında.
Ve İstanbul geceliğini giyerken ben; mahcup,
ben aşksız…
Şımarık martıların şamatacı sesleri dalgalarla
bir olup, ruhumu okşardı Kızkulesi sahilinde
ve günbatımında İstanbul benim olurdu.
Beyaz bir hüzündü Kızkulesi.
Sevdiğine kavuşamamış mahcup bir eski
zaman sevdalısı. Salacak vapur iskelesinden
günbatımı İstanbul’unda.
Kalbim!..
*
Üsküdar’da Enfiyehane Sokağı’nda yaşlı
ve yorgun bir konaktan tambur sesi mi geliyor?
Karlar mı düşüyor ruhuma ve martıların
sesleri mi o, kulaklarımda?
Bahçesinde koşup oynadığımız Ayazma
Camii’nin, bir elif gibi semaya uzanan zarif
minaresinden seyrediyorum kendimi.
Karlar düşüyor; tarihî çınarın gölgesindeki
musalla taşına uzanmış bedenime.
Martılar, kar ve ölüm.
Beni Ayazma Camii’nin haziresine gömün.

dd-34-ibrahim-yildirimibrahim-yildirimm-yazisina-fotograf-abdulkadir-karatas

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir