Fotokopi Çocuklar

Neden şaşırıyoruz ki?
Üç, dört yaşlarındaki bir çocuğun muhteşem
bir sesi olmasına, dans edebilmesine,
zihninden işlemler yapabilmesine, hafızasının
çok kuvvetli olmasına, boyundan büyük aletlerle
türlü türlü gösteriler yapmasına neden
şaşırıyoruz ki?
Son yıllarda televizyon programlarında çocukların
becerilerini (!) gördükçe ağzı açık kalan,
ağlayan, şok olan insanlar, ertesi gün olayı ballandıra
ballandıra anlatan yayınlar görüyoruz.
“Şu ufacık çocuk neler yaptı!” diyoruz, şaşırıyoruz.
Neden şaşırıyoruz ki?
Biz, on üç yaşında Devlet-i Âli Osmaniyye’nin
başına geçen bir Sultan’ın torunlarıyız… Biz
Evladı Fatihan’ız…
On üç yaşında küffara karşı devleti korumak
adına babası İkinci Murad Han’a devletin başına
yeniden geçmesini isteyen bir Fatih Sultan
Mehmed’in, düşmanın niyetini daha o yaşta
anlayabilecek idrakiyle karşı karşıyayız. Ve
dâhi İkinci Murad Han’ın bu teklifi kabul etmemesi
üzerine “Baba, eğer ki padişah sen
isen ordunun başına geç, eğer padişah
ben isem sana emrediyorum gel ve ordularının başına geç”
diyecek kadar kıvrak bir
zekâ, latif bir hitabet sahibinin torunlarıyız…
Annesinin yaşmağına değen Fransız askerine
bir aslan gibi saldıran, annesi için bedenini kurşunlara
feda eden bir Kâmil’in nesliyiz, Şehitkâmil’in…
Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda, Balkan
Harbi’nde, Kurtuluş Savaş’ında… Bugün oyun
çağında denilen dokuz, on yaşlarındaki, ki o dönemin
küçük cengâverlerin dede, baba, ağabey
kim varsa cepheye gönderip bir daha da görmedikten
sonra ailenin tek erkeği olduğu; anasını,
bacısını ne pahasına olursa olsun koruyup kollayanların
bulunduğu bir toplumun insanlarıyız.
Bunlar, tarihimizdeki kahramanların sadece
birkaçı…
Peki ya, daha çocuk denilecek yaşta putlarına
karşı çıkan Hazret-i İbrahim aleyhisselam… Küçük
yaşta Kuran-ı Kerim’i ezberleyen İmam-ı
Rabbani Hazretleri… Küçük yaştayken babasını
kaybetmesine rağmen yetişmesiyle annesinin
ilgilendiği evvela Kuran-ı Kerim’i ezberleyen
ardından lügat, hadis, fıkıh, Sahabi ve Tabiin rivayetlerini
öğrenen, Cennet ile müjdelenmiş,
Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden
biri olan “Hanbeli” mezhebinin reisi
İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretleri… Küçük
yaşta Kur’an-ı Kerimi ezberleyen ve Arapça’nın
o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahv, şiir ve
edebiyatını öğrenen Ehl-i sünnetin reisi İmam-ı
A’zam Ebu Hanife Hazretleri… Berâ Bin Âzib
Hazretleri, Abdullah Bin Abbâs Hazretleri, Abdullah
Bin Ömer Hazretleri ve daha niceleri…
Bir gün, Şakik-i Belhi Hazretleri’nin, cami avlusunda
oynayan bir çocuğu işaret ederek, “Bu
çocuk büyüyünce zamanının en büyük
velisi olacak” buyurduğu Arifler Sultan’ı Bayezid-
i Bistami kuddise sirruh Hazretleri…
Annesinin “Sakın yalan söyleme” diye nasihat
verdiği Abdülkadir-i Geylani Hazretleri’nin
bir eşkıya çetesinin Müslüman olmasına nasıl
vesile olduğu herkesçe malumdur…
Bütün bunları gördükçe hala yukarıda bahsi geçen
şaşkınlığımızdan eser kalıyor mu? Yoksa “Ne
oldu da bu kadar beceriksiz bir nesil olduk,
oluyoruz?” sorusu mu geliyor insanın aklına…
Yok! Bu soruya cevap çok demeyin. Çünkü bu
sorunun herkese göre cevabı yok. Bu sorunun
herkese göre cevaplanma lüksü yok! Çünkü
bahsedilen bir insanın yetişmesi ve bunun için
harcanan şey zamandır, ömürdür. Yukarıdaki
kişilerin hayatları birazcık incelenirse cevap
ayan beyan ortaya çıkıyor.
Güneşin parlaklığı anlatılmaz ancak tarif edilir
hasebinden, bahsettiğimiz olayların hepsinin
merkezinde anne-baba var. Aile var… Lisan-ı
hal lisan-ı kalden entaktır, düsturu var.
Modern eğitimde bile, öğrenmenin %20’sinin
çocuğun kendi becerileri,
% 80’nin sosyal çevreden edindikleri ile gerçekleştiği
konuşulmaktadır. Daha üç beş yaşındaki
bir çocuğun, ailesinden başka ve kendisine çok
yakın başka nasıl bir sosyal çevresi olabilir ki?
“Nerede o eski gençler… Nerede o eski
terbiye?” demek yerine acaba arada bir “Nerede
o eski anne, babalar… Terbiyeyi eskisi
gibi öğretenler?” diye mi sormalı?
Bugün bir anne evinde, komşularını düşünmeden
yüksek sesle müzik dinliyorsa; bir baba sitesinde
arabasını park çizgilerine göre değil de,
gelişi güzel park ediyorsa; alış-veriş esnasında
raftan alınan bir ürün kasaya gitmeden açılıp
çocuğa verilerek, bir şeye ulaşmak için bir bedel
ödenmesi gerektiği bilinci, sorumluluk verilmiyorsa;
“sahip oldukların ne kadar pahalıysa o
kadar kıymetlisin” imajı alttan alta yerleştiriliyorsa…
Bunları ve daha nicelerini yapan aile,
yapılan davranışı hiiç umursamıyorsa o çocuk
ne yapsın? Tabii ki aynısı! Çünkü çocuklar bizim
her ânımızı çeken bir fotokopi makinesi…
Hayatlar; bir evvelki nesilde kitaplar ve filmlerin
fotokopisiydi.
Şimdilerde ise sosyal medyanın, “öteye gittim,
beridekini gördüm, onu yedim, bunu aldım” çığırtkanlığının
fotokopisi…
Bütün bu hengâme içinde ortaya fotokopi çocuklar
ve fotokopi nesiller çıkıyor;
“Nereye gidiyor bu gençliğin hali?” soruları ile
suçlamaya çalıştığımız…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir