Geçmişin Eski Odaları: Muammer Erkul Yazıları

YRD. DOÇ. DR. FEYZA ŞULE GÜNGÖR

Bellek, yani hafıza “zamanın mekânı” sayılabilir
mi? Bizi içinde olduğumuz şimdi’den
geçmiş bir zamandaki şimdi’ye bağlayan
görünmez ipler, hem geçip giden zamanı
yakalama arzusu hem de kişinin kimliğinin
sürekliliğini sağlayabilmesi açısından değerlidir.
Yaşanılanlar, görülenler, duyulanlar
yani tüm geçip giden şeyler için bazen gerçek
bir unutuş mümkün olmaz. O anı veya nesne
on yıllarca aklınıza bile gelmemiştir; bir gün
herhangi bir hatırlatıcı ile üzerinden geçen
zaman kalkar ve geçmişteki şimdi’lerle karşı
karşıya kalırsınız. Bir perdenin kaldırılıvermesiyle
ortaya çıkan görüntüler gibi. Bunlar
gerçekten yaşandı mı? Yaşandı ancak devam
edebilmek için bellek, yeri geldiğinde ortaya
çıkarmak üzere, onları sakladı. Ta ki bir gün
bu kayıp zamanın anahtarı olabilecek bir hatırlatıcı
ortaya çıkana kadar.
Böyle bir anahtar, yaz tatili için gittiğim
çocukluğumun eski evinde karşıma çıkıverdi.
Babamın kitaplarını karıştırırken, birden
gazete yazılarının yapıştırıldığı bir defter
gördüm; defteri elime aldığım ilk an biliyordum
ki çocukluğum, gençliğim, hayallerim,
sınırlarım, zayıflıklarım, güçlü yanlarım bir
bir dökülecekti önüme. Evimize her gün gelen
Türkiye Gazetesi’nden Muammer Erkul’un
yazılarını kesip yapıştırdığım defteri bulmuştum.
Çaya batırdığı madlenle bir anda geçmişe
bağlanan ve bu madlenin oluşturduğu etkiyle
Kayıp Zamanın İzinde adlı o dev eseri yazan
Marcel Proust geldi aklıma; tek bir hatırlatıcı
Proust’un belleğini canlandırmış ve geçmişini
ona olduğu haliyle geri vermişti; bu bir lütuftu
onun için, bir armağandı. O da bu armağanı
minnetle kabul etmiş, hafızasının peşine düşmüş
ve zihninde canlananları yedi ciltlik bir
Arayış’a dönüştürmüştü. Böyle bir arayış için
belleğim ve kalemim yeterli değildi; ancak kısa
da olsa çocukluğumun Muammer Erkul’unu
ve hayatımın şekillenmesinde büyük etkisi
olan yazıları hakkında yazmak istedim.
Muammer Erkul’un 1996-1998 yılına ait
bende olmayan gazete yazılarını bulabilmek
için Milli Kütüphane’nin süreli yayınlar arşiv
bölümüne gittiğimde belleğin muazzam
bir hazine olduğunu bir kez daha
anladım. Eski gazete nüshaları için
gerekli başvuruyu yaptıktan sonra
beklemeye başladım. Görevlinin
gazeteleri getirmesini beklerken,
sanki 18 yıl önce gazeteci çocuğun
getireceği Türkiye Gazetesi’ni beklemek
için oturduğum evimizin
merdivenindeydim; uykulu, sabırsız,
garip bir heyecanla dolu. Görevli
ciltlenmiş onlarca nüshayı önüme
yığdığında, bunların sadece gazete
değil benim geçmişimden vesikalar
olduğunu biliyordum. 1998 yılına
ait cildi açtığımda, birden çocukluğumun
yalnız bahçesine giriverdim.
O anda kütüphaneyle ilişkim kesilmişti;
o bahçede o kelimelere ihtiyaç
duyan o kız çocuğuydum. Bahsi
geçen zamanlar, 18-20 yıl öncesi, bu
cildin içinde saklanmış, olduğu haliyle
korunmuştu; şaşkındım!..
Sayfaları yavaş yavaş çevirdiğimde
o zamanlar çok tanıdık olan ancak
şimdi unuttuğum onca ismi görüverdim;
kimini yaşım küçük olduğu için
anlayamazdım, kimisini severdim,
kimi ilgi alanım dışındaydı; ama hepsini
okurdum. Muammer Erkul’un
yazısının bulunduğu sayfaya geldiğimde
ise geçmiş zamanın şimdi’sinde
yaşadığım o ilk heyecanı hiç ama
hiç kaybetmediğimi anladım. Araya
yıllar, başka meşguliyetler, başka
heyecanlar, başka hayatlar girmiş
ve Muammer Abi’yi eskisi gibi takip
edememiştim. Değişmeyen o ilk heyecan,
Augustinus’un “bellek ruhtadır”
deyişini haklı çıkardı. Daha
önce bellek üzerine birkaç çalışma
yapmıştım; hafızanın görüp duyduğumuz
her şeyi içine alan, gerektiğinde
kullanılmak üzere saklandığı
bir depo mu yoksa bir zaman dilimi,
süreç mi olduğunu tartışıp durmuştum yazılarda.
Bellek denen şey, işte burada
Augustinus’un dediği gibi, ruhtaydı. Ruh ölmedikçe
bellek de ölemezdi, ölmemişti.
Zamanın içinde korunduğu bu gazete yazılarının
beni ve tanıdık tanımadık şahit olduğum
yüzlerce kişiyi neden bu kadar etkilediğini
Muammer Abi’nin yazıları üzerinden
tahlil etmeye çalışacağım. Bunu, bugünkü
zihnimle, olabildiğince yalın, belki de akademik
uğraşlardan gelen bir alışkanlıkla “önyargısız”
bir şekilde yapmaya çalışacağım.
Ancak, bir nebze kişisel de olsa o yazıların
evimize gelişini, çocukluğumuzu ve kelimelere
neden bu kadar bağlı olduğumuzu kısaca
anlatmadan geçemeyeceğim.
Çocukluğumuzda gazete demek, sabahın
gelişi demekti. Eve gelen gazete, çok çocuklu
bir ailede tatlı bir sabah uyanışına neden
olurdu. Netti; gazeteyi ilk uyanan okurdu, bu
ilk okuma diğer çocuklara karşı garip bir üstünlük
havası verirdi. Ben, gazeteyi alır almaz
Muammer Abi’nin yazısını gerçek anlamda
bir solukta okuyuverirdim; sonra ikinci okuyuş
gelirdi, bu kez yavaş yavaş. Sonra kardeşim
elimden çekiverir o okurdu, bilirdim Muammer
Abi’yi anlamazdı, yaşı küçüktü ama
rekabet duygusu çoktan başlamıştı aramızda.
Bugün halısını bile hatırladığım salonumuzda,
yer sofrasında kahvaltımızı yaptıktan
sonra babam, tüm köşe yazılarının hepsini
tek tek sesli okuturdu; arada bir durdurur “burada
ne anlatıyor, anlatsana ben anlamadım”
derdi. Anladığı ama anlamazlıktan geldiğini
elbette bilmezdik, o bizim idrakimizi ölçerdi,
açmaya geliştirmeye çalışırdı, minnettarım.
Çaylar içilir, gazete katlanır, herkes işinin başına
dönerdi. Yeni doğan güne günaydın deme
şeklimiz buydu.
Ancak işte insan çocukluğunu hatırlamaya
çalıştığında hiçbir zaman tam olarak olanları
olduğu haliyle anlatamaz; çocukluğumuzu
abartırız, mutluluklarını, hüzünlerini yeniden
şekillendirip öyle aktarırız. Varoluşumuzun
en taze zamanlarını şimdiki kimliğimize
parazit yapmayacak şekilde yeniden kurgular,
şekillendiririz. Orayı şekillendirerek, kendi
kişisel hikâyemize uygun bir kurgu tasarlayarak
bugünkü benliğimizi daha anlamlı hale
getirebiliriz, çoğu zaman da bilinçli bir çaba
olmadan. Çocukluğun masumiyetini korumak,
orayı bir esenlik yurdu, cennet bahçesiymiş
gibi hatırlamak bizi rahatlatır. Çünkü
biliriz ki insan kaç yaşında olursa olsun,
başına ne gelirse gelsin sığınacak bir liman
olarak görür çocukluğunu. O liman her zaman
sükûneti, ferahlığı mı barındırır; bunu
bilemeyeceğim.
Yukarıda anlattığım kelimelerle güne
başlama hikâyesi elbette kurgu değil; ancak
hayat da esenlik dolu, koca bir bahçede geçen
mutlu güzel günlerden ibaret değildi. Uzun
uzadıya açmak istemem, maddi yoksulluklar,
manevi yoksunluklar… Birden büyümek zorunda
kalan çocuklar olarak, aynı anda hem
bir yere kaçma arzusu ve hem de bağlanma
ihtiyacı bizi Muammer Erkul’un yazılarıyla
tanıştırmıştı. Bugün beni geçmişe bağlayan
o estetik ipler, o zaman da hayata bağlamıştı.
Muammer Abi “hayat başka yerde” yanılgısındaki
çocukları; çalışarak, didinerek, vazgeçmeyerek,
pes etmeyerek o başka yerdeki
yaşantının bizim için de mümkün olabileceğine
bizi inandırdı. Kaçış varsa, adabı da
vardı. Bize bu edebi-usulü öğreten Muammer
Abi’ydi. Hem de, bugün ülkemizde çokça
konuştuğumuz ve çok şükür ki eskiden beri
uzak durduğumuz abiler, ablalar! gibi zihinleri
bir yere kanalize edip, gençleri kendi davalarına
kurban edenler gibi garip amaçları
filan da yoktu. O basbaya bizi seviyordu, koruyordu.
Hayatlarımızı en iyi şekilde kurmamız,
kalbimiz, aklımız ve ahlakımızla yoğuracağımız
güzel günler yaşamamızı istiyordu.
Hafızamın eski odalarında şöyle kısa bir
gezinti, 18-20 yıl öncesine ait bu türden hatıraları
bugüne getiriverdi. Şimdi sıra daha
önemli olan ve bugün bir eğitimci olarak eksikliğini
duyduğumuzu net olarak söyleyebileceğim;
gençlerdeki hayal kurma, hedef
belirleme, kendine güvenme, içsel motivasyon
gibi değeri paha biçilmez şeyleri içeren
yazılarda…
Geçmiş Zamanımın Anahtarı:
Muammer Erkul’un
Stop Köşesi

Muammer Abi’nin köşe yazılarında bir
yandan kalbimize esenlik, bir yandan dirilik
veren ne vardı? Dershaneye gidemeyen, rehber
öğretmen nedir bilmeyen, başarısızlık
için onlarca sebebi olan çocuklar olarak biz
neden bu yazılar sayesinde olumsuz her şeye,
herkese kulaklarımızı tıkamıştık? Bunu sağlayan
neydi? Az uz bir şeyden bahsetmiyorum;
şimdi bile herhangi bir zorlukla karşı karşıya
kaldığımda zihnim bunu kabullenmez, onun
deyimiyle “taşın pirincini” ayıklamak zorunda
kalsam bile, o bir tek sağlam şeye tutunur
yola devam etmeye çalışırım. Bu emin olun
çocukluğumuzun, gençliğimizin yazıları sayesindedir.
Hayat hakkındaki yakınmalarımıza,
yolumuza-önümüze çıkan engellere “orda bir
taş varsa burada da binlerce yol var” diyerek
mazeret üretmemizi engellemeye çalışan Muammer
Abi’nin kelimeleri sayesindedir.
Muammer Erkul’un köşe yazılarından
kısa kısa yapacağım alıntılar zannediyorum
onun aşılamaya çalıştığı içsel gücün niteliği
hakkında ipucu verecektir. “Hayaller mıknatıstır”
derdi, kendini nerde, nasıl görmek istiyorsan
bu mıknatısla onları kendine çekebilirdin.
“Benden istenen ne? Peki ben zamandan ne
istiyordum, ben mekandan ben insanlardan,
ben kendimden ne istiyordum?”
“Düşüncen Sensin! Düşündüklerini düşün,
sen osun. Sen, düşündüğünsün. Kendine sor:
Sen kimsin? Kendin hakkında ne düşünüyor
ve kendini nerede görüyorsun? Hayalin nerde
olmak, hayalin kim olmak? İşte sen O’sun.”
Kendinle, geleceğinle ilgili hayal kurmaya
başladığında, buna fiziksel ve ruhsal olarak
çaba gösterdiğinde elbette Allah’tan yardım
göreceksin! Buna şeksiz şüphesiz inanırdık,
hayal kurmanın inançla ilgili boyutunu da yazardı;
Allah’la bağınıza özen gösterin, duayı
ihmal etmeyin derdi. Çünkü “dualarımızda
beklentilerimiz gizli”ydi.
“Hayal kurmayı bırak, gerçeklere dön!”
mottosunun hakim olduğu gerçekçilik çağında
bile, biz biliriz ki hayal kurmak gerçekliği
yeniden, kendimize göre şekillendirmektir;
bunu yeni öğrenmedik, ta o ilk gençliğimizde
kalbimize, zihnimize dokunan yazılarda şunlar
yazardı:
“Bir araba için tekerlekleri neyse, bir insan
için de hayalleri o.
Hayal kurmak; ağız açıp yıldızları seyretmek
değil. Hayal kurmak, kendi geleceğin için atacağın
adımların varacağı noktayı belirlemek.”
Bugün hala çocukken kurduğum hayalleri
yazdığım onlarca defter durur; neleri hayal
etmişiz, neleri planlamışız, maddi ve manevi
yoksulluğun en ağır olduğu o dönemlerde bu
hayal zenginliğini nasıl koruyabilmişiz, şaşırıyorum.
Muammer Erkul, “On sene sonradan,
on sene sonrandan bahsediyorum, eğer ‘on sene
sonrasını dokuz buçuk sene sonra düşünürüm’
demiyorsan.” diyerek hayallerimizi tek tek
yazmamızı isterdi çünkü. Biz de bunu görev
addeder, zihnimizi olabilecekler konusunda
zorlar, çıkarabildiklerimizi rapor gibi yazar,
kendisine mektup gönderirdik. Aslında bu
mektuplar şimdi anlıyorum ki ona değil, kendi
geleceğimizeymiş; evin bahçesinden dışarı
çıkmaya bile izni olmayan çocukların geleceğe
doğru yaptığı yolculuklarmış… Bahçe kapısı
dışarı kapalı olsa da; zihnimiz, kalbimiz “kapılarını,
pencerelerini sonuna kadar aç” teklifine
binaen açılabildiğince açıkmış.
Hayal kurmakla, hedef belirlemekle oluşan
ilk perdenin ardından ikinci perde…
Hayal kurmak, hedef belirlemekten sonra
yapılacak ikinci şey nedir? Elbette bunu gerçekleştirmeye
çalışmak, var gücünle zihninde
oluşturduğunu hayata geçirmek. Bu aşama
hakkıyla yerine getirilemezse birinci evrenin
hiçbir işe yaramayacağını bilirdi Muammer
Erkul ve şöyle derdi:
“İnsanız…Ve insanlar “geleceğini ummadıkları”
trenlerin ‘gelmesini beklerken’ hazırlık
yapmıyorlar. Ve gelmesini bekledikleri ama geleceğini
ummadıkları trenleri kaçırıyorlar asıl!
Gelmesini beklediğin trenin geleceğini ummalıydın
ve hazır olmalıydın istasyonunda
durduğunda. Valizin bile yoksa yanında ve biletin
bile alınmamışsa bu nasıl tren beklemek
ve nasıl ummak?”
O trenin gelmesini umuyorsan, bu umuda
uygun hareket edecektin. Bir tren istasyonuna
geldiğinde yapılması gereken her ne varsa, yapılmış
olacaktı. Besbelli o yaşlarda hepimiz üniversiteyi
kazanmak istiyorduk, daha güzel bir
hayat istiyorduk; o halde bunun yolu ne ise o yapılacaktı;
çalışılacaktı. “Yapabilir miyim acaba,
gerçekleşecek mi, yoksa bunların hepsi boşuna
mı?” demeden, şüpheyi, endişeyi lügatinden silerek
sadece çalışmaya odaklanacaktın. Yoksa
Muammer Abi’den hafifçe fırça yiyebilirdin:
“Şüphe stop levhası. Şüphe, çanında ot, çarkında
çomak. Şüphe yapmak istediğin hiçbir
şeyi yapamayacağının delili.
İnanç taşıdığın can suyu,
Şüphe kabındaki delik…
Ben başaramam ki, ben yapamam ki, ben
yürüyemem ki; vallahi haklısın!
Üzerinden 18-20 yıl geçmesine rağmen,
bir işe başlarken “Endişeler hedeflerin mezar
taşıdır!” sözünü hatırlayarak başlıyorsak,
sızlanmalardan sonuç alamayacağımız düşüncesini
içselleştirebilmişsek, bu Muammer
Erkul’un bize açtığı yol sayesindedir.
Şimdi, bu kadar yıl sonra düşününce onun
ve okuyucularının arasında gerçekten farklı,
karşılıklı garip bir bağ olduğunu daha iyi
anlıyorum. Garip dememin sebebi hala anlamlandıramamış
olmamdandır. Bizim tarafı
anlayabiliyorum, bize kendimizi tanıma,
keşfetme fırsatı bir gazete yoluyla gelmişti;
bu bir lütuftu, değerlendiren değerlendirdi.
Ancak Muammer Erkul için her şeyin
anlamı neydi? Hiç görmediği, tanımadığı
onca insanın derdiyle dertlenmek, onların
binlerce mektubunu okumak, “Hayalimsiniz!”
diyecek kadar önemsemek ve her gün
kendi el yazısıyla tek bir kişiye yazıyor gibi
karşıdakini özel hissettirmek… İşte anlayamadığım
bu kalbî güç.
Üniversiteyi kazandığım gün Muammer
Abi’ye mail atmış sevincimi paylaşmıştım;
derhal cevap geldi: İftiharımsın!
Binlerce genci “hayali” olarak düşünen,
öyle seven ve karşılığında da sadece onların
hayallerini gerçekleştirmelerinin verdiği
mutluluğu hisseden bir Abi. Burada altını
özellikle çizmek istediğim husus, söz konusu
olan Muammer Erkul’un veya bir grubun,
zümrenin hayali değil bizzat kişinin kendi
hayalleriydi; hayallerimiz, hedeflerimiz bize
özeldi, kimsenin emrine, hizmetine vermemiştik
onları. Onun okuyucularıyla arasındaki
bağ, hesaplı kitaplı, amaçlı programlı
bir bağ değildi.
Bu nokta es geçilemeyecek kadar önemli
benim için.
Muammer Erkul’un bizlerle kurduğu
bu bağ, birçoğumuz için hala ilk günkü
gibi kıymetli, belki de zamanın testinden
geçtiği için daha da kıymetli. Kitaplarla,
ailemizle, dostlarımızla, kendimizle ilişkimizi
kuvvetlendirdiği, kalbimizi zihnimizi
korumamızı sağladığı ve çocukluğumuzun
sığınacağı bir liman olduğu için Muammer
Erkul’a teşekkürü borç bilirim. O bunları
okurken eminim geçmişteki istasyonlardan
çok, sonraki istasyonları hayal etmemizi
isteyecek ve oralara ulaşmak için yaptığımız
hazırlıkları sorgulayacaktır.
Bu yazıyı sonraki istasyonlara ulaşma
hazırlığının bir molası olarak kabul etmesi
dileğiyle…

divanyolu-34-baski-16 divanyolu-34-baski-17 divanyolu-34-baski-23

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir