Gül Bahçesi -Mahalle Dayanışması-

23 Ekim 2018

Derleyen: Fatma Macit

“Yanan ev olsun Mehmet Efendi”

Musahipzade Celâl anlatıyor:

Rahmetli dedem iyi bir tacirdi. Dükkânı Kantarcılar’da imiş. Dökmecilik (dökümcülük) edermiş. Annem doğmadan evvel Süleymaniye’de beş altı odalı bir evi varmış, yanmış. Yatak yorgan, üst baş, tencere tava, hepsi gitmiş bir anda. Dün zengindim, bugün muhtaç. Yaşayan bilir ancak…

Arkadaşları “Yanan ev olsun Mehmet Efendi” demişler, “çok şükür cana gelmedi ya!”

Güzel söylüyorsunuz da, çoluk çocuk var, daha ne kadar böyle dostların yanında idare ederiz…

Sen üzülme demişler, icabında ev alırız sana. Hakikaten bir iki gün sonra, yanan evin civarında, hem de denize nazır, iki selamlık odası ile beş de harem odası ve biraz da bahçesi olan bir ev bulmuşlar. Hatta yanan evden fazla olarak küçücük hamamı da var. Fiyatı dokuz yüz kuruş.

Dedemin çok hoşuna gitmiş ama beş yüz kuruş çıkarabilmiş ancak. Fakat Avarız sandığı dört yüz kuruş ilave etmiş, hemen o gün almışlar evi.

400 kuruş! Peki bu para neye tekabül ediyor acaba? Rahmetli anlatırdı:

“Varna’dan, Köstence’den gelen yağ, pekmez çektirileri (küçük yelkenli tekneler) Yemiş ve Ayazma Kapısı İskelelerine yanaşırlardı. Reçel gibi koyu ağdalı, bir desti pekmez yüz paraya verilirdi ki, nereden baksan kırk okka, iki kulplu destilerle kaldırılabilirdi ancak. Kuzu derisi içinde sızdırılmış tereyağı tulumu altmış yetmiş para arasında. Bir kuruş kırk para, bir para üç akçe, bir akça üç pul. Lira altın zaten, ağır para.

Ramazan-ı şerif yaklaşınca bir telaş başlar. Herkes kudretine göre zahiresini tedarikler, atar kenara. Patatesini, soğanını, yağını, balını, odununu, kömürünü, bulamasını, reçelini, sucuğunu pastırmasını…

Evin idaresine göre birkaç kıvırcık koyun kesilir, kemikli ve kuşbaşı kavurmalar ve kıymalar yapılır, küplere basılır.

Eski kadınlar beceriklidir, hamur tahtasının başına oturur, yumurtalı yufkalar açar, erişte keserler sabırla. Kuskuslar, tarhanalar… Kilerlerin raflarına türlü türlü şurup şişeleri, reçel ve turşu kavanozları dizilir, küplere hardaliyeli üzüm turşusu kurulur. Sırıklara hevenk hevenk mor soğanlar asılır, tekerlek tekerlek Balkan kaşarları, tulum peynirleri Kızanlık’tan…”

Rahmetli büyükbabamın anlattığı bu bolluk bereket devrelerinde Kırım’dan, Kazan’dan ve Memleketeyn denilen Eflâk Buğdan’dan (bugünkü Romanya) zadü zahire gibi daha birçok mahsuller gelir. O zamanlar tarım daha çileli, yollar daha zahmetlidir. Lakin adı konmadık bir bolluk vardır, kim bilir bereket dedikleri odur belki.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir