Gül Efendi’nin Kalfası

12 Kasım 2018

Hüseyin Hatıl

Yıllar geçtikçe kararması gerekirken aksine daha parlaklaşan mermer kaidenin üzerinde, insanlara “bu şehrin evveliyatına saygı gösterin” der gibi tüm görkemini hissettiren tarihi şadırvanın sol yanından kırk elli adım yürüdüğünüzde, şadırvanın vakur ve mütevazılığına karşın çok daha havalı bir duruş sergileyen su terazisinin önünden geçersiniz ve Piryancılar Caddesi’nin kalabalık ve yoğun akışına dâhil olursunuz.

Caddenin hareketli oluşu, insanların hep bir yerlere yetişme telaşı, soludukları havaya karışan kesif demir kokusuna duyarlılıklarını köreltmiş olmalı…

Bu koku, caddenin ilk ara sokağına kurulu, görünümü ve bakımlılığı tarihi şadırvan gibi göze hitap etmese de yüzlerce yıllık selin, depremin, açlığın, savaşın, yokluğun, göçün izini taşıyan demirciler çarşısından gelen yanmış demir, bakır ve kalayın kokusudur.

Demirciler çarşısı… Benim ilkokulu bitirdiğim günün ertesinde girdiğim ve tam 18 senedir hiç kopamadığım otağım.

İlkokulu bitirdiğim gün:

Rahmetli dedem “bu uşakta okuyacak göz yok”  diyerek anneme ve babama benim geleceğime dair tavsiyelerde bulunmuştu. Dedemin ricaları emir hükmündeydi aslında, çünkü dedem, mahallenin beybabası, sözünün üstüne söz söyletmeyen otoriter bir adamdı.

İşte bu konuşmaların etkisiyle ben ertesi gün babamın elinden tutup, Demirciler Çarşısı’na gelmiş ve Gül Efendi’nin dükkânında işe başlamıştım.

 

Hoş geldin, beş gittin faslından sonra, ismiyle müsemma bir er kişi olan Gül Efendi, o naif sesiyle;

“Burada ikimiziz. Ben ustayım, sen kalfasın… Senden sonra gelen de çırak olur. Unutma, dedi sen çırak değilsin, kalfasın. Haydi, karşıdan bize çay söyleyerek işe başlamış ol.”

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir