Hababam Sınıfı Gerçeği ve Şaban’a Kurulan Komplo Şaban’ın Hal-i Pür Melâli

Tepkisiz bir toplum olmak mı daha kötüdür, yoksa nerede,
neye, ne kadar tepki gösterilmesi gerektiğini bilmemek mi?
Tepkisiz olmakla, tepkinin doğru adresini tespit edememek
arasında gidip gelen bir ifrat-tefrit psikolojisinin
mahkûmu haline dönüştük. Kitleler bir parkın yerinin
değiştirilmesini veya birkaç ağacın yerinden sökülmesini
protesto etmek maksadıyla yollara dökülebilmekte,
galeyana gelip, meydanları mahşer yerine çevirebilmekte
fakat sadece bugünkü toplumun değil, istikbaldeki
nesillerin de şuuraltında ciddi tahribatlar yapacak
sosyo-kültürel eksenli cinayetleri görmezden gelebilmektedir.
Fark edememekte, daha doğrusu bu cinayetler, gizli ve aşikâr
failleri tarafından fark ettirilmeden çok ustaca işlenmektedir.
Yığınların gözleri kör olmasa da, idrakleri köreltildiği
için bu cinayetler yıllar boyu toplumun nazarları önünde
televizyon ekranlarından taşarcasına tekrarlanmakta,
fakat geniş halk yığınları bir tepki gösterememekte,
hatta şuurunu kaybetmişçesine alkışlayabilmektedir.
İşlenen bu cinayetlerin taşeronları bilinse bile onları
kurgulayan perde arkasındaki gerçek katil hiçbir zaman
için bilinmemekte, fakat ne gariptir ki maktul sürekli
olarak milli ve dini hissiyatımızın oluşmasına zemin
hazırlayan kavramlar dünyasından seçilmektedir.

Bu elim cinayetlerden birisi de, yıllardan beri cemiyetin
gözleri önünde işlenen fakat kahir ekseriyeti itibarıyla
sosyal anestezi geçirmiş toplumun sinirleri alınmışçasına
sessiz kaldığı “İnek Şaban” kepazeliğidir. Mana kâinatımızdaki
en feyizli mefhumlardan birinin bir hayvan ismiyle yan yana
getirilerek tahfif olunmasına ve negatif içerikli sinsi bir
propagandaya kurban gitmesine göz yumulmuştur.
Yetmişli yılların ortalarından itibaren hayatımıza giren
Hababam Sınıfı gerçeğinin, toplum hayatımız açısından hiç de
azımsanmayacak çok menfi neticeleri olmuştur. Bu neticelerin
en şerlisi ise sosyolojik planda Şaban isminin
yaşadığı muazzam irtifa kaybıdır.
ABD’li sosyolog Merton fonksiyonalist teoriye katkıda
bulunan sosyologlar arasında tartışmasız en nüfuzlu isimdir.
Bu çerçevede literatüre kazandırdığı kavramlardan en
önemlileri de açık ve gizli fonksiyon kavramlarıdır.
Merton’a göre yapılar bilinen işlevlerinin yanı sıra,
toplumun genelinin fark edemediği bir takım örtülü
işlevler de üstlenmiş olabilirler. Açık fonksiyon bir
yapının istenilen ve benimsenen işlevlerini belirtirken,
gizli fonksiyon istenilmeyen ve kabul edilmeyen
işlevlerini ifade eder. İşte yetmişli yıllarda çekilen
Hababam Sınıfı filmlerinin toplum üzerinde icra ettiği sui
tesirleri hakkıyla kavrayabilmek için meseleye Merton’un
konseptiyle yaklaşmak gerekmektedir.
Müslüman Türk toplumu nezdindeki kutsiyeti tartışmasız olan
“Şaban” mefhumunu takdim edilmesi mümkün en kötü şekilde
sunan seri halinde çekilmiş Hababam Sınıfı filmleri
düşünce ve anlayış irtifaı gerektirmeyen ve bu yüzden de
kolay izlenen ve izleyenleri de ekrana kilitleyen bir
formata sahiptir. Seyredile seyredile bayatlamış
olmasına rağmen, bu serinin belirli periyotlarla
tekrar tekrar gösteriliyor olmasının gerçek sebebi
ise artık toplumda gülünen ve küçümsenen bir boyutu
olan bu komik algıyı sürekli olarak gündemde tutarak
zihinlere yerleştirme gayretidir. Nitekim gayesi ustaca
kamufle edilen bu faaliyet boşa çıkmamış, Şaban mefhumuna
karşı girişilen örtülü saldırıyı toplum artık kanıksamış
ve tepki vermez olmuştur. Hadisenin daha tirajı-komik olan
tarafı ise artık kitlelerin bu duruma tepkisiz kalması da
değil, farkında bile olmadan bu şenaati desteklemesidir.
Gelinen son noktada toplum artık
bu cinayetin tetikçisine gülmektedir. Ona tezahüratta
bulunmaktadır. Örnek insan ve örnek
sanatkâr payesine layık görerek, baş tacı
etmektedir. Tabutunun başında “hakkımız
helal olsun” demektedir. Evet, toplum Kemal
Sunal’ın sanatıyla(!) bu milletten çalmış olduğu
değerlerin hesabını sormak yerine, helallik
niyazında bulunmaktadır. Önce irfanını daha
sonra ise tefrik ve temyiz kudretini kaybeden
kalabalıklar medyanın desteğiyle fenomen
haline getirilen bu figürü avuçlarının içi patlarcasına
alkış yağmuruna tutmaktadır.
Hababam Sınıfı filmleri bir sınıfın haylazlık
ve aymazlıkları üzerine kurgulanmış
da olsa, şaban figürü bu serinin değişmeyen
ana karakteridir. Filmin hemen hemen bütününde
Şaban’ın kusurları sürekli olarak
gündemde tutulmakta, filmde birçok oyuncu
olmasına rağmen, filmin en gözde karakteri
hükmündeki bu şahıs her olayda ön plana
çıkarılmakta ve bilhassa onun bu hususiyeti
sanki bu filmler o algıyı topluma yerleştirmek
maksadıyla çekilmiş hissini uyandırırcasına
yerli-yersiz sürekli vurgulanmaktadır. Bu
film bir okulda çekilmiştir. Okul sıralarının
tozunu yutmuş herkes bilir. Eğitim yıllarında
bir insana “inek” denilmesinin sebebi çok çalışkan
olmasıdır. Serideki karakterin inekliği
ise, çalışkanlığından değil, alıklığından, anlayış
eksikliğinden, anlama ve anlamlandırma
kusurlarına sahip olmasından ileri gelmektedir.
Sürekli tekrarlanan bu özelliğiyle sadece
gülünç ve istihza yüklü bir imaj sergileyen bu
karakter gerçek adı kemal olmasına rağmen
Şaban ismiyle özdeşleştirilmiş ve böylelikle
kutsi bir muhtevaya sahip olan bu kavramın
içindeki anlam yükü zaman içinde buharlaşarak,
yerini hiç kimsenin kendisine layık göremeyeceği
bir çirkefe terk etmiştir.
Yıllar önce bir akşam evimize oturmaya gelen
akrabamdan olan yaşlı bir kadının bana söylediği
bir sözü hiç unutmam. İki yıl kadar önce
ebedi âleme göç eden ve beş vakit ibadetine
mümkün olsa beş vakit daha ekleyecek kadar
musalli olan bu kadının o gece bizim evimize
geldiğinde bana hitaben söylediği ilk söz şu olmuştu:
“Haldun! Bu akşam televizyonda İnek
Şaban var.” Daha önce televizyonda reklamını
gördüğü bu haberi, o ağzından dua ve zikir eksik
olmayan kadın, ruhu incinmeden benimlepaylaşıyordu. Hafız bir babanın evladı olarak
üç aylara hürmeti su götürmez bir gerçek olan
bu yaşlı kadının ağzından çıkan sözler maalesef
buydu. Şabana kurulan komplo en mütedeyyin
kesimlerde bile hedefi on ikiden vurmuştu. Ve
gayesini hiç kimseye hissettirmeden…
Yıllar önce Üsküdar’daki Anadolu Aydınlar
Ocağı’nın konferans salonunda tarihçi Abdülkadir
Donuk Beyefendi’den dinlediğim ve
onun bizzat kendi ailesinde şahit olduğu bir
başka enteresan hadise ise bu komplonun tesir
sahasının hangi boyutlara ulaştığını göstermesi
açısından son derece ibretamizdir: “Gözbebeğimiz
kadar kıymetlimiz olan bir yeğenim
vardı. Yıllar önce müspet özellikleri olan, çok
efendi bir çocukla nişanlanmıştı. Böyle bir izdivacın
gerçekleşecek olması sadece onu değil,
aile olarak bizi de heyecanlandırıyordu. İlk
etapta iki taraf açısından da çok güzel duygular
ve olumlu izlenimler ile başlayan bu hayırlı teşebbüs
maalesef, ilerleyen günlerde akamete
uğradı. Yeğenim olan hanımefendi ibtida çok
arzu ettiği ve bizim de desteklediğimiz bu mutlu
izdivacı gerçekleştirmekten bir süre sonra
vazgeçti. Kendisine ne söylediysek, ikna edemedik.
Nal dedi, mıh demedi ve neticede nişan
bozuldu. Yeğenimin itirazı çocuğun ismine
yönelikti. Bütün müspet özelliklerine rağmen
bu çocuğun, kulağına Ezanı Muhammedînin
okunduğu günden itibaren taşıdığı bir kusuru(!)
vardı. Adı Şaban’dı.”
Şaban kelimesinin sözlükteki karşılığına
baktığınız zaman “ay takviminin sekizinci
ayı, mübarek üç ayların ikincisi” ifadeleriyle
karşılaşırsınız. Hâlbuki şaban kelimesinden
türeyen “şabanlaşmak” fiilinin anlamına göz
attığınızda ise karşınıza “aptal, alık, şaşkın
duruma gelmek, aptallaşmak” anlamlarını
içeren bir muhteva çıkar. Şaban ismi görüldüğü
gibi şabanlaşmak fiiline dönüşürken
söylenildiğinde insana komik gelen bir algı
oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda ciddi
bir anlam kaymasına da uğramıştır. Daha
net ifade etmek gerekirse, işiten de ruhani
bir zevk ve son derece müspet tedailer uyandıran,
kişiyi kâmil bir mana iklimine götüren
pozitif muhtevalı bir kavram, zaman içerisinde
komik ve nahoş çağrışımlar üreten olumsuz
ve negatif içerikli bir dönüşüme uğramıştır.
Bugün Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünü
açtığınız zaman orada yıllar önce işlenmeye
başlanan bu manevi cürmün deliliyle karşılaşırsınız.
Müsebbipleri ortada yoktur ama bu
manevi cürüm zaman içinde döl vererek, “şabanlaşmak”
kaşesini taşıyan piçi mevkiindeki
kavramı lügatlere hediye etmiştir.
Şabana kurulan komplonun bağrımızda
açtığı yaralardan birisi de Hababam Sınıfı
filmlerinin sosyolojik etkilerinin hissedilmeye
başladığı yıllardan itibaren ailelerin dünyaya
gelen çocuklarına bu ismi vermekten imtina
etmeleri olmuştur. Nüfus idaresinin istatistiklerine
göre Şaban ismi ile aynı kıratta isimler
olan Recep ve Ramazan isimlerinin yeni doğan çocuklara koyulma sıklığı şaban isminin
çok önündedir. Ramazan Türkiye’de en çok
konulan elli sekizinci, Recep ise doksan üçüncü
isimdir. Buna karşılık Şaban ismi üç yüz
altmış beşinci sıradadır. Şaban isminin bu iki
isme göre açık farkla geride olmasının sebebi
yeni nesilde bu isimde bir insanın hemen hemen
hiç olmamasıdır. Çevrenize dikkatle baktığınızda
otuz yaşın altında olan bu isimde bir
insana pek rastlayamazsınız. Hababam Sınıfı
filmleri bundan tam kırk yıl önce hayatımıza
girmiş ve zaman içinde bizi biz yapan bazı değerleri
bir sel misali önüne katıp sürükleyerek,
toplumsal kullanım alanının dışına atmıştır.
Hiçbir ebeveyn evladının hafife alınmasını
ve rencide olmasını istemez. Bu serinin zararlı
etkileri toplumsal bünyeye sirayet ettikten
sonra Türk ailesi kendisine Hak ’kın bir ihsanı
olan yavrusuna bu ismi koyamaz olmuştur.
Geniş halk tabakaları ve bilhassa mütedeyyin
kitle şaban ayına yine hürmet etmekte, ay
teşrif ettiği zaman onu zikir ve ibadetle süslemekte,
fakat toplumdaki bu komik ve uğursuz
algıdan dolayı o ismi ciğerparesine yakıştıramamaktadır.
Peygamber neslinin katili olduğu
için Yezidi lügatinden silen bu millet, hassasiyet
ölçülerine aykırı düşen tam aksi bir tecelli
ile Şaban ismini de toplumsal kullanım listesinden
çıkarmıştır. Bu gün bir baba yeni doğmuş
bebeğine bu ismi koyamıyorsa eğer, artık
bu toplumda şaban ölmüş demektir. Şaban’ı
öldüren Şaban da ölmüştür. Fakat canını Azrail’e
teslim etmeden evvel, bu millet tarafından
o kutsi ve feyizli aya karşı duyulan hürmet
hissini yok edemese de, mefhumun sosyolojik
plandaki tezahürlerine yönelik imha edici son
darbeyi vurmuştur. Artık şaban zikredildiğinde
insanı mest eden bir ruhani huzur vesilesi
değildir. Artık şaban minicik yavruların ziyneti
olan güzelim bir isim de değildir. Artık şaban
gelinlik bir kızın tercih edeceği koca adayının
ideal ismi de değildir. Artık şaban yaşlı bir ninenin
elini, göğsüne bastırmadan anmadığı bir
mana da değildir. Günümüzde şaban sadece
mevsimlerin devri neticesinde dünyayı on iki
ayda bir ziyaret eden mübarek bir ayın adı olarak
zihinlere sıkışmıştır.
Recep ve Ramazan isimlerine yönelik teveccüh
henüz darbe yememişse de aynı zihniyet,
yakın zamanda benzer bir senaryoyu Recep
İvedik filmleri marifetiyle bu isme yönelik
olarak da sahneye koymuştur. Filmde Recep
İvedik karakteri, şaban karakterinde olduğu
gibi istihza ve onun ötesinde buram buram
küfür kokan bir muhteva ile damgalanmaya
çalışılmaktadır. Aynı senaryonun farklı birversiyonu ile karşı karşıyayız. Bundan hiç
kimsenin şüphesi olmasın. Tıpkı Hababam
serisi gibi peş peşe çevrilen Recep İvedik
filmleriyle ileriki zamanlarda Recep ismi de
sosyolojik olarak sıkletten düşüp, benzer bir
akıbete uğrarsa hiç kimse şaşmasın.
Türk toplumunun son yıllarda yaşamış
olduğu en büyük değişimlerden birisi de toplumun
köylüleştirilmesi olmuştur. Lüksün de
ötesinde süper lüks konutlarda oturan, master,
doktora yapmış yüksek eğitimli(!) insanların
eğlence ve kültür anlayışlarını irdelediğimizde
ortaya popüler kültüre ve gecekondu
magazinciliğine her şeyiyle teslim olmuş bir
törpülenmemişlik manzarası çıkmaktadır.
Kibariye’yle demlenen, İbrahim Tatlıses ile
mest olan bu kentli(!) kalabalığın dâhil olduğu
olumsuz sürece en ciddi katkıyı yapan
figürlerden birisi de Kemal Sunal olmuştur.
Bu toplumsal yığının mizah anlayışını ve tebessüm
planındaki zevk çeşnisini o tespit
etmiştir. Yıllar boyu ekranların tanıdık yüzü
olduğu için de, bu adamın köylü karakterinden
ve törpülenmemiş meşrep ve mizacından
herkese bir şeyler bulaşmıştır. Seküler zihniyetin
temsilcisi olan ve o itibarla da irfani boyutu
gelişmemiş olan bu zât kentleşen, fakat
kentlileşemeyen insan kalabalıklarının mizah
idolü olarak beyaz ekrandan bu olumsuz
sürece ciddi katkı yapmıştır.
Bu filmlerin sui tesiri yalnız yukarıda sayılanlarla
sınırlı kalmamış, Hababam Sınıfı
öğretmen-öğrenci arasında mevcut olan örfümüze
has geleneksel saygı anlayışına da kurşun
sıkmıştır. Hem genel terbiye sisteminin
çökmesi hem de bu filmlerin dolaylı etkisiyle
ortaya dersi kaynatmayı kendisine hedef seçmiş
muzır ve dalgacı bir öğrenci tipi çıkmıştır.
Bugün eğitim hayatımızın çilekeşi olan öğretmenler
bu öğrenci tipinin sebep olduğu kaos
ortamıyla başa çıkabilmek adına canhıraş bir
mücadele vermektedirler.
Yukarıda saymış olduğum menfi neticelerin
hemen hemen tamamı Merton ’un gizli fonksiyon
olarak tanımladığı kavramın şümulü dâhilindedir.
Bu filmler benzerleri gibi reytingleri
yükseltmek amacına matuf seyirlik bir meta
olarak çekilmiş de olsalar, bu açık fonksiyonlarının
yanında, usta işi çok mahirane bir senaryo
ile bazı gizli fonksiyonlar da icra etmişlerdir.
Bu gizli fonksiyonların en barizi ise şaban isminin
gülünç bir derekeye düşürülerek, kutsal
bir ay adı olmak dışında toplumsal kullanım
alanından kaldırılması olmuştur.
Süleymaniye Camii’ni yıkamazsınız. Bu
yıkımın meydana getireceği sosyal depremin
altında en başta siz kalırsınız. Böyle ağır bir
cürmün faili olmak günahını yüklenemezsiniz.
Bunu isteseniz bile, değil işlemek, dile dahi
getiremezsiniz. Toplumun tepkisinden ve üzerinize
bir karabasan gibi çökecek olan maşeri
vicdanın ağırlığından korkarsınız. Ama etrafındaki
yolları bakımsız kılar, yürünmez hale
getirirseniz, camiyi cemaatsiz bırakırsınız. O zaman Süleymaniye maddesiyle olmasa bile
manasıyla çökmüş olur. Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de
Bayram Sabahı” isimli şiirini
müfredattan kaldıramazsınız. Bu çok su götürür.
Ama o şiire tat veren kelimeleri unutturur,
ahengi yok ederseniz, zevki selimi katledersiniz
ve o zaman “Kendi Gök Kubbemiz” gönüllerin
değil, ancak tozlu rafların süsü haline
gelir. İnsanlar şiir namına şairin “ağzımda annemin
ak sütü” dediği güzel Türkçeyle nakışlanmış
abideleri değil de, sülfürik asitle imal
edilmiş herzeleri okurlar. İşte o zaman yıllar
önce Aşiyan Mezarlığı’na defnederken, maddesiyle
kefenlemiş olduğunuz Yahya Kemal’i,
manasıyla da gömmüş olursunuz.
Aynı şekilde şaban ayı gibi bir mukaddese
de cepheden saldıramazsınız. Onu açıktan
tahkir ve tezyif etmeye yönelemezsiniz. O itibarla
sureti hak ’tan görünüp, onu gizliden
gizliye ifna etmeye çalışırsınız. Fark ettirmeden
ve hissettirmeden zehrinizi şırınga eder,
“güldürüyorum, eğlendiriyorum” havası içinde
gerçek amacınızı kamufle ederek, yavaş yavaş
içtimai bünyeye kanser aşısını zerk edersiniz.
Kanser olan sosyal bünye bir süre sonra eğri
ile doğruyu birbirinden tefrik etmek ihtiyacını
hissetmez olur. Önemli olan bir şeyin topluma
nasıl verildiğidir. Verilirken güzel gösterilip,
sevdirilen bir şeyi daha sonra bütünüyle toplumun
gözünden düşüremezsiniz. İşte Hababam
Sınıfı filmleri böyle usta işi bir senaryoyla bizim
hayatımıza sokulmuş ve içindeki bir yığın
cürufla birlikte bize sevdirilmiştir. İşte tam bu
aşamada inandığımız değerler ile bize sevdirilen
şeyler arasında bir tercih yapmak zarureti
ile karşı karşıya kalırız.
Hollywood’da “Şöhretler Bulvarı” olarak
bilinen bir yol vardır. Burada kimisi gerçek, kimisi
kurgu olan 2400’den fazla yıldızın isimleri
kaldırımların üzerine yerleştirilmiştir. Bunun
tek istisnası Müslüman boksör Muhammed
Ali’ye ait olan yıldızdır. Yıllar önce isminin
kaldırıma yazılması söz konusu olunca ünlü
boksör “Peygamberim Hz. Muhammed’in adını
ayaklar altına koydurmam” demiştir. Israrlı
davranıp, diretince organizatörler talebini
kabul etmişler ve sadece onun yıldızını her yıl
Oscar Ödüllerinin dağıtıldığı bina olan Kodak
Theatre’ın duvarına kazımışlardır.
Tarihi süreç içinde daha dün denecek kadar
yakın bir zamanda İslamla şereflenmiş olan
Amerikalı siyahi bir Müslümanın göstermiş
olduğu bu şuur uyanıklığı ve derin hassasiyete
karşı, en az bin yıldan beri Müslüman olan
Türk insanının, ruhuna tercüman olan kavramlar
ifsad edilirken, içine düşmüş olduğu
bu hissiz, hareketsiz ve acıklı durumun izahı
nedir acaba? Hangi mekanizma bu töre topluluğunu
bilincini yitirmiş, toplumsal hafızasını
kaybetmiş, hisleri iptal edilmiş, öz değerlerine
karşı girişilen saldırıyı kabullenmiş, gönüllü
bir mankurtlar topluluğuna dönüştürmüştür?
2000 senesinde Kemal Sunal’ın Trabzon’a
gitmek üzere bindiği uçağın içinde, kalkıştan
hemen önce kalbinin aşırı heyecana yenik
düşerek, terki hayat eylemesinden bir hafta
kadar evvel, Türk musikisinin büyük üstadı,
ud virtüözü ve bestekâr Cinuçen Tanrıkorur
Beyefendi de altmış iki yıl önce üzerine giydiği
beden elbisesinden çıkarak, âlem-i ervaha
doğru kanat açmıştı. Yaklaşık bir hafta arayla
gerçekleşen bu iki masivadan ayrılış hikâyesi
takip eden günlerde Beşiktaş’taki bir kitapçı
dükkânında üç kişi arasında geçen bir sohbetin konusu olmuş ve sağduyulu bir aydının
lisanında kaybedilen değerlerle yerine ikame
edilmeye çalışılan değerler(!) arasındaki uçurumu
göstermesi açısından kendisine çok yerinde
bir mukayese imkânı bulmuştu.
Yıllar önce hepimiz için bir kitapçı dükkânından
öte, bir manevi yuva olan ve mekânın
müdavimi olan ulema ve üdebanın tatlı
sohbetleriyle sinesinde zihnimizi tazeleyip,
gönlümüzü dinlediğimiz Seyran Kitabevi’nde
otururken, kitabevinin gediklisi olan bir
fizik profesörü, kitabevinin sahibi ve aynı zamanda
sağduyulu bir aydın olan Sait Başer’e
hitaben aynen şöyle dedi: “Eeee, Kemal Sunal
öldü. Ne olacak şimdi?” Yıllar önce irşad edicisinin
“Evladım! Rızık için çalışma!” hitap ve
niyazına muhatap olduğu için ezeli takdir icabı
açmak zorunda kaldığı kitapçı dükkânını
bir sohbet ve kültür mahfiline dönüştüren ve
dostlarının sohbetiyle birlikte, kitabevinin tefekkürünü
de tecessüs ehline bedelsiz olarak
dağıtan Sait Başer beyefendi kendisine yönelen
ve içinde adeta yeri doldurulmaz bir kayıp
olduğu imasını taşıyan bu soruya şöyle cevap
verdi: “Kemal Sunal’dan bu millet ne öğrendi
ki? Küfür ve argodan başka… Geçtiğimiz hafta
Cinuçen Tanrıkorur vefat etti. Asıl ona kafa
yormak lazım ‘Ne olacak şimdi?’ diye…”
Bu hüküm cümlesinin altında, binlerce yıllık
kültürünün ana ekseni üzerinde yürüyen milli
kimlik sahibi şuurlu bir aydının sahip olduğu
saf altın ayarındaki idrak ve anlayış ölçüsünü,
kalp paradan bile daha kıymetsiz olan piyasanın
geçer akçesine değişmeyen bir bakış ve görüş
zarafeti ve popülizmin kolaycılığına teslim olmayan
derinlikli bir tefekkür yatmaktaydı. Aynı
zamanda bu sözlerin altında gerçek sanatkâr ile
sanatkâr olarak görülen şahsı birbirinden ayıran
ince ve zarif bir ölçü de saklıydı.
Bizim kültürümüzde sanatkâr toplumun
ruhi ve fikri seviyesini yükseltme idealine
kendisini adamış insandı. Sanatkâr geçmişin
güzelliklerini yeni form ve anlayışlar içinde
asrın talep ve idrakine göre yeniden yorumlayan
insandı. Sanatkâr mazi ile istikbal arasında
köprü olabilme heyecan ve sevdasına sahip
olan insandı. Yoksa sanatkâr cemiyetin mukaddeslerinin
üzerine çıkıp, onların üzerinde
hoyratça tepinen bir reyting avcısı değildi.
Bütün bu gerçeklere rağmen artık tarihe
intikal etmiş olan bu şahıs hala örnek bir sanatkâr
olarak takdim edilmektedir. Bugün bu
toplumun acilen yapması gerekli olan bir muhasebe
vardır. Sanatkâr bir topluma ait olan
değerleri ifsad edip, israf eden adam mıdır?
Yoksa onları tıpkı merhum Tanrıkorur gibi
layıkıyla koruyup, çağın taleplerine uygun bir
şekilde güncelleyerek, istikbale taşıyan insan
mıdır? Bugün toplum olarak bu vicdani sorumluluğu
duymak ve sanatkâr payesine layık
gördüğümüz varlığı, kıymet hükümlerimizi
ve bizi biz yapan değerleri iğdiş eden bir kâzib
şöhret olmaktan çıkarmak zorundayız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir