HİKAYE: Çarpışma Günü

-Merhaba.
-Sen ne diye geldin buraya! Çık
git odamdan!
-Ne bağırıyorsun? Annen söyledi
buraya gelmemi, öbür odalar çok
dağınıkmış. Hem, ben senle birlikte
oynamaya geldim.
-Benle birlikte oynamaya mı? O
niye o? Yoksa diğer çocuklar seni de
mi oyuna almıyorlar artık?
-Beni neden almayacaklarmış!
Sen kendi haline gül!
-Ne varmış benim halimde!
-Engellisin ya!
-Engelli sensin, ben körüm!
-Kör deyince annem kızıyor,
engelli deyince de sen kızıyorsun.
-Görmeyen benim, o değil.
Hem, gözü görmeyene kör denir,
kızacak ne varmış bunda?
-Ben ne bileyim?
-Haydi çık git artık, ders çalışacağım ben!
-Yalancı! Yaz tatilinde kim ders çalışır!
Hem, gidemem ben, bugünü senle geçireceğim,
cezam bu benim.
-Ceza mı? Ne cezası?
-Eve geç gelme cezası. Her gün akşam
ezanında evde olmam gerek ya, dün eve
vardığımda yatsı ezanı okunuyordu. Ama bak
yeminle ben akşam ezanı sandım onu. Ezanı
duyar duymaz maçı bırakıp eve koştum, ta
eski arsanın oradan bizim eve hiç durmadan
koştum. Eve vardığımda ezan daha bitmemişti!
Ama o yatsıymış meğer. Akşamın
duymamışım ki okunduğunu!
-Al işte, senin de kulakların kör! Hoparlör
avaz avaz bağırıyor, nasıl duymadın?
-Maça dalmışım işte.
-Ceza diye de annen seni benim yanıma
getirdi öyle mi?
-Öyle. Üstelik senin annen de amma
sevindi!
-Ne diye seviniyormuş! Dur bakayım sen
şurada!
Onunla adamakıllı tanışmamız işte bu
diyalog ile ve devam eden konuşmalarımızla
olmuştu. Öncesinde de elbet bir tanışıklığımız
vardı, ne olsa aynı mahallenin çocuklarıydık;
fakat bu benim ceza günüme dek
toplam muhabbetimiz işte şu yukarıdaki
kadar bile yoktu desem yeridir.
Böyle diyerek oturduğu yerden kalkıp
etrafa tutuna tutuna yürümeye başladı.
-Dur yardım edeyim sana.
-Bırak! Topal değilim ben, sadece körüm.
Etrafa tutuna çarpa kapıya vardı, açıp koridora,
oradan da annesinin yanına gittiğini
konuşmalardan anladım. Odada tek başıma
kaldım. Hala ayaktaydım. Bilinçli bilinçsiz
etrafı süzdüm, olduğum yere oturuverdim.
Bir çalışma masasıydı bu: Oturağıyla masası
yekpare, seyyar tabureler gibi açılır kapanır,
kuru tahtadan; ama yüzeyine elini sürtünce
tek kıymık batmıyor yani demek ki cilalı,
fakat bu çalışma masasının sahibinden daha
küçük yapılı olmama rağmen benim bile zor
sığdığım bir çalışma masası. Masadaki kâğıtları
karıştırmaya başladım, hepsi de alışılmıştan
daha kalın ve sertti ve pek çoğu delik
deşik kâğıtlardı. Kâğıtların altında da büyükçe
esnek bir tablet, dikdörtgen bir plaka levha
vardı. Izgara gibi delik delikti. Ben masadaki
bu yığınla oyalanırken henüz az önce tanıştığım
eski arkadaşım odaya döndü.
-Bunlar ne, diye sordum.
Başını bana doğru çevirdi, düşünür gibi
biraz bekledikten sonra cevap verdi.
-Hangileri? Yazı masasında mısın sen?
-Evet. Bu yazı masasında duranlar işte,
neden deldin bu kâğıtları?
-Yazı yazmak için, ya neden olacak?
-Vay canına! Değişik yazıyorsun sen! Öğretsene
bana da?
-İşim mi yok başka, yaz tatilinde kim ders
çalışır! Karıştırma oraları hem, kalk oradan.
-Yemedik ya malını!
Ben yarı sinirle içine sıkıştığım yazı masasından
kalkmaya çalışırken o gelip az önce
oturduğu yere geri oturdu. Biraz sonra da
ben sıkıştığım yazı masasından kurtuldum.
Şimdi yine başladığımız yere dönmüştük: O
aynı yerinde oturuyordu, ben ise karşısında
ayakta dikiliyordum.
-Ne dikiliyorsun karşımda?
-Oha nereden anladın, görüyor musun
yoksa?
-Ulan görmüyorum diye ağaç mıyım ben?
Gel otur istersen yanıma, bugün akşama kadar
birlikteyiz, orada öylece dikilecek misin?
Bu davet karşısında biraz sevinir gibi
oldum, sonra çocuk gururuma yediremeyip
sevincimi bir çırpıda attım. Yürüyüp yanına
oturdum.
-Ne konuştunuz ki annenle?
-Boş ver. Eee, ne yapacağız bugün?
-Bilmem, ne yapalım?
-Bilmem.
-Annem iki tane kitap koyduydu çantaya,
okuyayım mı ister misin?
-Bebek miyim ben? İstemem.
-Kızma be. Denize gidelim öyleyse?
-Denize mi? Benim annem izin vermez ki.
-Neden vermez? Yüzme bilmiyor musun
sen?
-Tabii ki biliyorum. Geçen yaz öğrenmiştim.
Ama vermez işte.
-Ben izin alırım şimdi merak etme.
-Sakın! Ben söyledim sanır olmaz.
-Sen söylesen ne olacakmış canını mı isteyeceğiz
sanki? Ben gidiyorum yanına.
Kalkıp annesinin yanına doğru gidecekken
kolumdan sımsıkı yakaladı, ben kavgaya
başlayacağız zannettim bir an.
-O zaman burada söyle ben de duyayım
ne dediğini.
-Tamam, çağır hadi.
-Anne! Anne!
Bir kere daha anne diye bağırıyordu ki
annesi kapıyı aralayıp seslendi.
-Efendim oğlum?
Sonra başkasının başka bir şey demesine
fırsat vermeden atıldım.
-Teyze, şey, biz denize gidelim mi biraz?
-İkiniz mi, yalnız mı, diye sordu, bu seferki
benim annemdi.
-Evet, çok durmayız öğle sıcağı çökmeden
döneriz.
-Bilmem ki.
-Yüzme biliyor musun sen?
-Ohooo, bilmem mi! Hem iki sefer tek
başıma bile gittim hiç boğulmadım!
Fakat böyle der demez de içimdeki coşkudan
pişmanlık duyarak başımı belli belirsiz
öne eğdim. İki sefer tek başıma denize gittiğimden
annemin haberi yoktu. Fakat kızmadı
bunu duyunca, hayret! Ben bunları düşünürken
arkadaşımın annesi kapıda durmuş
hala düşünüyordu. Ardından, anlaşılmayan
bir iki kelime mırıldandıktan sonra;
-Peki, gidin bakalım, ama sakın açılmayın,
derinlere gitmeyin, insanlara yakın olun tek
başınıza yüzmeyin.
-Bir de öğle sıcağı bastırmadan evde olun.
-Gerçekten mi, diye bağırdı arkadaşım.
Oturduğumuz yerde sevinçle zıpladık,
çak, diye haykırdık aynı anda.
Deniz şortlarımızı giydik. Arkadaşımın
annesi bize iki tane de havlu verdi. Tam
evden çıkıyorduk ki; aklımıza yine sadece
çocukların aklına gelecek bir şey geldi:
-Dönüşte ekşikulak da toplayalım mı?
-Ekşikulak mı? Olur toplayalım!
Geri dönüp mutfağa yürüdük. Arkadaşım
kapıyı dinlerken ben de mutfakta poşet ve tuz
arıyordum. Sesleri duymuş olacak ki annesi
seslendi içeriden:
-Çocuklar! Çıkmadınız mı siz daha? Deniz
saatinizden gidiyor bakın on ikide buradasınız
ona göre!
-Çıkıyoruz anne, su içmeye döndük!
-İnsanlardan uzaklaşmayın sakın! Dikkat
edin, sağınıza solunuza bakmadan geçmeyin
yoldan!
-Tamam merak etme!
Annelerimizi oturma odasında bırakıp
tekrar mutfaktaki çok gizli görevimize döndük.
-Tamam, dedim, işte poşet, bu da tuz! Bir
avuç koysak yeter herhalde?
-İki avuç koy sen poşete, deliktir belki.
Sonra kıkırdayarak güldük. Poşete iki
avuç tuz koyup ağzını bağladık. Çıktık.
Yolda yürürken sanki ikimize birden felç
inmiş gibi hiç konuşmuyorduk. Öğle sıcağı
henüz bastırmamış olmasına rağmen sıcak
yaz havası sımsıkı sıkıyordu nefesimi, çok
aralıklı esen çok hafif tülden bir esintiyle
biraz olsun soluklanabiliyordum. Sıcak yaz
havasına dair bütün kokular birleşmiş; yine
sıcak yaz havasına dair tek bir kokuya dönüşmüştü.
Evin sokağından sapıp toprak yola
indiğimiz köşede ağır bir koku daha duyduk,
çürümüş meyveler olmalı, muhtemelen
yolun kenarına ya da az öteye yığıvermişlerdi
öylece.
-Anam! Ney o! Arı mı?
-Hani nerede! Kışt! Kışt!
-Ah kafam!
Arıdan kaçarken kafalarımız çarpıştı. Benim
başım onun neresine geldi bilmiyorum,
onun başı benim tam sol kulağımın üstüne
geldi. Bir yandan kıvranırken bir yandan
birbirimize kızıyorduk.
-Önüne baksana, körün göz mü senin!
-Ben adı belli körüm, peki ya sen?
Bu cevabında o önceki neşesi ve güveni
yoktu, sesi mahcup ve kırılgandı. Bunu o
yaşıma rağmen hemen fark etmiştim; çünkü
herkesin duyar duymaz fark edebileceği bir
kırılganlık ve mahcubiyet vardı sesinde. Yani
bu sesi kundaktaki bebek duysa, annesini az
önce emmiş uykusunu daha demin kandırmış
bile olsa, hiç yoktan ağlamaya başlardı;
seksen yaşında bir dede duysa kim bilir hangi
hatırasını hatırlar da saatlerce dalar giderdi
uzaklara. Bir de bunun üzerine sessiz kalmasıyla
utancım iyiden iyiye artıyordu. Bir şey
söylese, bir şaka yapsa, bağırıp çağırsa, terslese,
ahkâm kesse, ahlak üzerine nutuk çekmeye
girişse sevinçten oracıkta kucaklayacaktım
onu, ama susuyordu. Elimle başımın acıyan
yerini ovalamayı bıraktım. Önüme döndüm.
Artık hiç kıpırdamıyorduk, birimizden birimiz
bir şey söyleyene kadar da kıpırdayamayacaktık
ve benim ağzımı açmaya cesaretim
yoktu. Sonradan ne olduysa, affedilişimin
onayı gibi bir cümle salıverdi dudakları:
-Arı gitti mi?
Tekrar nefes alıyorum, sıcak yaz havasını
kısa süreli de olsa delip geçen tülden bir esinti
rahatlamam için dört yanımda dört dönüyor,
sonra tekrar usulca uzaklaşıp kayboluyor.
-Gitti, gitti.
Sanki başının acımasına sebep arının etrafımızda
dolanmasıymış gibi, arının gittiğini
öğrenince o da başını ovalamayı bıraktı.
-Körün göz mü dedin, dedi gülerek.
-Ne, dedim.
-Az önce dedin ya, önüne bak körün göz
mü dedin.
-Sinirden karıştırdım ne olmuş.
-Komik geldi, diyerek gülmeye başladı.
Onun bu gülmelerinden cesaretlenerek
ben de gülmeye başladım. Demek korktuğum
kadar büyük bir kırgınlık yoktu, gerçeğin
beklemediğimiz bir anda yüzümüze bütün
kuvvetiyle vurmalarından biriydi bu yalnızca
ve gelip geçmişti işte. Beni bu denli etkilemesi
de kuşkusuz alışık olmayışımdandı; o ise
kim bilir kaçıncı defadır bu gerçekle yüzleşiyordu,
olağandı bir bakıma.
-Bastonunu katlayıp kapatsana, koluma
gir öyle yürüyelim.
-Neden?
-Daha çabuk varırız o zaman denize, yüzmeye
ve güneşlenmeye vaktimiz artar.
-Tamam. Hadi o zaman hızlı yürüyelim.
Böylece bastonunu kapatıp koluma girdi,
ben önde o bir adım gerimde hızlı hızlı yürüyerek,
terliklerimizi yolda sürüyerek denize
vardık.
-İşte geldik! Hadi hemen üstümüzü çıkarıp
denize girelim!
-Eşyaları çalmasınlar da, dikkat edelim.
-Merak etme, hepsini üst üste koyarız
en tepeye de terliklerin içine kum doldurup
koyduk mu hem rüzgârda uçmazlar hem de
görürüz, ben bakarım arada.
-Haydi o zaman çabuk ol ayaklarım yandı
kumdan!
-Dur hemen terlikleri doldurayım sonra
gidiyoruz.
Yere çöktüm, terliklerin içine kum doldurmaya
başladım, sıcak kumsalda yere dayadığım
diz kapaklarım ve ayaklarım yanıyordu,
kumları aldığım avcumla terlik arasında neredeyse
yarım saatlik bir yol vardı; avuçlarım
da yanıyordu. İşimi alelacele bitirdim.
-Haydi, dedim, hazırız!
-Önümüzde bir şey yok, değil mi?
-Yok, denize kadar bomboş sahil. Koşalım
mı?
-Bilmem, düşmeyelim?
-Bir şey olmaz. Tut elimi. Bir, iki, üç!
El ele koşarak denize atladık. (O gün
bunu hiç düşünmemiştim ama şimdi eminim
ki; kumun ne zaman bitip suyun ne zaman
başladığını göremediği için o daha fazla
eğlenmişti bu koşu sırasında.) O kadar hızlı
koşmuştuk ki denize girer girmez adımlarımız
suda kırıldı ve yüzüstü denize düştük.
Su sıcacıktı. Hiç de dalga yoktu, durmaksızın
oradan oraya yüzüyorduk. Kimi zaman üçe
kadar sayıp var gücümüzle kulaç atarak yarış
yapıyorduk; kimi zaman çok uzaklaştığında
seslenerek onu kıyıya çekiyordum; kimi zaman
yan gözle kumsaldaki eşyalarımızı kontrol
ediyordum… Böyle böyle bir saat kadar
yüzdük, oynadık. Daha doğrusu, böyle böyle
bir saat kadar yüzüp oynadığımızı arkadaşıma
saatin kaç olduğunu sorarak anladım.
-Saat kaç olmuş?
-Dur bakıyorum. On bir yirmi sekiz. Gitme
vakti geliyor.
-Su geçirmiyor mu o saat?
-Konuşan saat hiç su geçirir mi?
-Ne bileyim ben?
-Almanya’dan teyzem getirdi bu saati, özel.
-Vay canına!
O zamanlar herkesin bir akrabası Almanya’dan
bir şeyler getirirdi. Bu, askere gidenin
arkasından adaklık koç kesmek gibi; yola
gidenin arkasından bir tas su dökmek gibi;
evlenen çifte bir küçük altın takmak gibi bir
adetti.
-Çıkalım mı artık? Geç kalacağız.
-Çıkalım ya. Çok yoruldum ben zaten.
Denizden çıktık. Havlularla iyice kurulanıp
giyindik, yine de kıyafetlerimizin bele
gelen kısımları ıslak şortlardan nasibini aldı.
Terliklerimizdeki kumları da boşaltarak
havlularımızı toplayıp eve doğru yürümeye
koyulduk.
-Yukarı yoldan gidelim dönüşte, Deli Dede’nin
portakal bahçesinde çuvalla ekşikulak
var.
-Olur, oradan gideriz.
-Haydi gir koluma, hızlanalım.
Mahalleye yaklaştığımız bir köşeden
yukarı yola saptık. On beş yirmi adım sonra
da Deli Dede dedikleri adamın mandalina
portakal bahçesi başlıyor ve adeta bitmek
bilmiyordu.
-Geldik, burası. Kafanı eğerek yürü, dallar
yüzünü çizmesin.
-Tamam. Ekşikulakları göster sen bana,
kendim koparacağım.
-Bastığın her yer ekşikulak zaten. Ama
dur, bunlardan koparma, biraz daha içerilere
yürüyelim, bunlar yol kenarı, pistir.
Bahçenin içlerine doğru yürüdük, sonra
yere çömelip kopardığımız ekşikulağı poşetteki
tuza banıp banıp yedik. Karnımız ağrımaya
başladığında poşetteki tuz hala bitmemişti.
Poşeti oradaki bir ağacın dalına astık,
tekrar ekşikulak yemeye geldiğimizde bu
poşetle devam ederiz diye sözleştik. Bahçeden
çıkıp eve yürüdük.
Eve gelir gelmez banyoya girdik. Biz banyo
yaparken öğle yemeği hazırlamışlar; haydi
sofraya, diye seslendi arkadaşımın annesi, biz
balkona deniz şortlarımızı asarken.
-Benim yiyecek halim yok, çok fena karnım
ağrıdı, diye fısıldadım.
-Çok açım ama benim de karnım ağrıyor.
Keşke doyasıya yemeseydik ekşiden…
Tabii ki annelerimizin dediği oldu ve sofraya
oturduk, zorla ama zorla olduğunu belli
etmemeye çalışarak birkaç lokma yedik.
-Neden yemiyorsunuz çocuklar, deniz
acıktırır insanı, siz acıkmadınız mı?
-Pek acıkmadık gibi, zaten hep güneşlendik
su buz gibiydi.
-Evet.
-Olsun acıkmışsınızdır gene, yiyin hadi
güzelce doyurun karnınızı.
İkimiz de birbirimize bakarak yalvarır gibi
çiğniyorduk lokmaları, ağızlarımız şapırdamıyordu
bile; sanki en ufak bir gürültüde
annelerimiz neden yemek yemediğimizi
anlayacak gibi korkuyorduk. Derken benim
annem şüphelendi gibi oldu.
-Siz sakın o ekşi ottan yemediniz ya?
-Ne alakası var ya? Ne yiyecekmişiz!
-Bak geçenlerde böbreklerin üç gün nasıl
ağrıdı hatırlıyorsun değil mi?
-Ya hatırlıyorum, yemedik bir şey!
Annem, arkadaşımın annesine benim
böbrek ağrılarımdı doktordu ilaçtı anlatırken;
biz birkaç lokma daha yiyip odaya kaçtık.
-Gerçekten böbreklerin mi hasta oldu
ekşiden?
-Yok be ne hastalığı, korkutmak için diyor
öyle. Biraz sırtım ağrıdı o kadar, sırtımın
altları. Hem bir şey olmaz çok yemedik ki biz.
Peş peşe tuvalete gitmeye başladık, on
beş yirmi dakika sonra bu tuvalete gitmeler
iyiden iyiye artmaya ve sıklaşmaya başladı.
Bir yarım saat sonra ise artık tuvalete verecek
hiçbir şeyimiz kalmadığında, arkadaşımın
yatağında ayak uçlu baş uçlu yatıyorduk.
Uzunca süredir süren sessizliği arkadaşım
bozdu.
-Şey, sen kitap getirdim demiştin ya…
-Evet. Kendin devam etmeceli çok güzel.
Mesela okuyorsun hikâyeyi, işte bundan
sonraki bölümde kahramanımız şunu yapsın
istiyorsan şu sayfaya git; şununla şuraya
gitsin istiyorsan şu sayfaya geç falan diyor.
-Aaa, değişikmiş! Benim de var kitaplarım
ama okudum hepsini, bu dediğin kitabın
kabartma yazıyla olanı var mı acaba?
-Bilmem. Ama istersen okurum sana?
-Şimdi mi?
-Evet. Ama kahramanı sen yönlendir, ben
sadece okurum, olur mu?
-Olur, çok sevinirim.
Kalktım. Annemin çantama koyduğu
kitaplardan birini alıp geldim, yatağa tekrar
ayak uçlu baş uçlu uzanıp okumaya başladım.
Dinlediği hikâyeye çok gerçek tepkiler
veriyordu, bazen ani çıkışlarıyla korkutuyor;
bazen daha bölüm sonunu beklemeden hadi
hemen şuraya geç hikâye şöyle devam etsin
diyerek kahramanımızı maceradan maceraya
sürüklüyordu.
Bu şekilde ben ne kadar okudum, o ne
kadar dinledi tam hatırlamıyorum. Sonrasına
dair tek hatırladığım orada öylece uyuyakaldığımız
ve daha sonrasında gözümü açtığımda
annemin, hadi eve gidiyoruz akşam oldu,
deyişiydi.
Uzandığım yataktan kalktım, kalkarken
de istemeden ayağımı arkadaşımın başına
çarptım, o da uyandı. Gidiyor musun, dedi,
evet, dedim. Gülümsedi.
-Yarın gelirsen ben de sana kabartma
yazıyı öğretirim.
-Olur, deyip annemle birlikte çıktım odadan.
Eve geldik. Sonraki ayrıntıları tam hatırlamıyorum,
yalnız, annemin, akşam eve geç
gelecek misin bir daha, ceza olarak yine oraya
götüreyim mi seni, dediğini ve benim de
cevaben, ödül olarak yine oraya götürürsen
akşam eve geç gelmem, dediğimi; bir de bu
konuşma üzerine annemin bana sarılıp uzun
uzun ağladığını hatırlıyorum.
Şimdi, gelelim asıl konuya, ben ta çocukluğumun
en tenha ve kısa soluklu bu hikâyesini
neden hatırladım ve bütün bir akşamdır
neden bir başlıkta toparlamaya çalışıyorum?
Dışarıdaydım. Sokak mı derler cadde
mi derler, bulvar mıdır daha başka ismi mi
vardır bilmem; yürümeye yarar öyle bir yerde
yürüyordum. Mevsim de yavaş yavaş kışa
döndüğünden hava soğuktu, ellerimi ceketimin
cebine sokmuş öyle yürüyordum. Sonra
birden yağmur bastırdı. Hava uzuncadır
soğuktu ama yağmurun bastırması ani oldu.
Yağmur ansızın bastırınca etraftaki herkes
gibi ben de kaçmaya, sığınacak bir kuru
köşe aramaya başladım. Tam bir yer buldum
diyordum ki, nereden geldi bilmem bir adam
çıktı karşıma, koşuşturmaca derken çarpıştık,
ikimiz birden yere düştük. Zaten çokça
ıslanmışken, bu yere düşmeyle iyiden iyiye
sırılsıklam oldu üstüm başım. Bu hal bile
sinirlenmek için tek başına yeterliyken, bir de
karşımdaki adamın umursamaz gülüşü beni
iyice çileden çıkardı.
-Önüne baksana, körün göz mü senin,
diye bağırdım adama.
Tam da yerinde, tam da sırasında bir dil
sürçmesiydi hani; o andan sonra, şu yağan
yağmur değildi artık beni ıslatan…
Adamın gülüşü yavaş yavaş söndü, sonra
tümüyle kayboldu.
Titrek ve alıngan bir sesle söylendi:
-Ben adı belli körüm, peki ya sen?
Sonrasında yavaşça kalkıp yürüdü gitti.
Bense orada, o yağmurda, öylece kaç saat
oturdum kaldım, şu an tam hatırlamıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir