HİKÂYE – Gülina

18 Mart 2014

En iyisi ben sana her şeyi baştan anlatayım. Değil
mi ki, hayat tekrardan ibaret? Hepimiz aynı toprağın
yeni bitkileriyiz.
-Dinle Gülina, dinle!
Ben İstanbul sokaklarını çok iyi bilirim. Bildiği
sokaklarda kaybolan tek insan benim. Utanmasam
soracağım:
-Arkadaş ben neredeyim?
Şu sağdaki Sultanahmet Camii olmalı. Eminim, o
minarelerin birinden bana bakıyorsundur. Yürüsem
sana doğru, kaybolursun. Tam da emin değilim ki,
bizimkisi gölge oyunu gibi. Parke taşlı yollarda, iz
sürüyorum. Bugün sana benzeyen herkesin peşine
takıldım. Şunu anladım ki, herkeste senden bir miktar
var. Ben seni zaten bir arı gibi, binlerce çiçekten
süzmemiş miydim?
Neler düşünüyorum yine, boş verelim bunları…
Topkapı Sarayı’ndan aşağıya iniyorum. Sarayın
duvarlarına baktıkça, binlerce ruhun taşların arasına
sıkıştığını görüyorum. İşte sen de böyle, kaç bedenin,
kaç gecenin, gündüzün, çiçeğin, böceğin ruhuna
girmiştin bilemiyorum. Senin olduğunu düşündüğüm,
bir sürü sevgiliden hep ellerim boş döndü… Ama sana
ait ne varsa, hepsini topladım hayalimde… Biliyorsun
ki, odamdaki kara kalemle çizdiğim senin tablona
her akşam, “sana” dair bir şeyler mutlaka ekliyorum.
Her neyse…
Cankurtaran’a aşağıya iniyorum. O tren geçiyor yine
önümden. Rayların sesi kör bir bıçağı bileyen taş
gibi. Eminim sen yine üç numaralı vagondasındır.
Belki görürsün umuduyla, ben el sallıyorum. Seni
gördüğüm kadar, senin de beni gördüğünü biliyorum.
Dünyaya on ışık yılı uzaktan bakan yıldız gibi, sana
birden bakıyorum. Çok değil, ama yakın da olmadığını
bildiğim bir zamanı anımsıyorum.
Üç numaralı vagonda oturmuştuk. Hatta saymıştım
koltukları. Elli iki ve elli üç numaralı koltukta
oturmuştuk. Cam açık olduğundan içeriye yağmur
damlaları düşmüştü. Ben bu yağmurları avuçlarımda
biriktirmiş, cebime koymuştum. Eğer bir gün ayrılırsak,
tez kavuşalım diye; bizi birbirimizden uzaklaştıran
yollara serpecektik. Şimdi anladın mı Gülina? O
koltuklar neden hep ıslak… Hatırlıyorsun değil mi?
Bilmiyorduk nereye gittiğimizi. Ben artık emindim.
Bütün cesaretimi toplayıp söyleyecektim sana:
-İşte sen Gülina’sın, yıllardır aradığım sevgilisin. Ve
o sihirli sözcüğü bile söyleyecektim sana. Çünkü
içimde öyle bir demlenmişti ki, tam kıvamındaydı.
Biraz sonra tren durmuştu. Ben “neden durdu bu
tren?” diye sormaya gitmiştim. Buldum da bir görevli,
simsiyah bir yüzü vardı:
-Daha kalkmadı tren, demez mi?
Demek ki, biz daha hiç yol kat etmemiştik, daha en
başındaydık. Bunu sana söylemeliydim. Koşar adım
üç numaralı vagona doğru ilerlemiştim. Ama sen
yoktun orada, koltuklar ıslaktı, ben bağırdım:
-Gülina, Gülina!
Tren hareket etmişti, ben tek başıma gidiyordum. İlk
istasyonda inmiştim. Sesim bana daha yeni yetişmişti.
İsmin hâlâ buralarda yankılanıyordu.
-Gülina, Gülina!..
İşte, adını ilk böyle öğrendi, şu kocaman kadim şehir.
O günden sonra, şu yaprakların sallanması, denizin
dalgalanması, güneşin hiç durmadan yanması. Emin
olmalısın ki, bu yüzden… Evim, buralarda bir yerde
olmalıydı. Her akşam ararım, tıpkı senin gibi…
Sabah kalktığımda hava kapalıydı. Belki kar yağar,
belki de yağmur. Ben çıktım evden, o trenin sesiyle.
Sahile doğru yürüyorum… Buralarda bir çay bahçesi
olmalıydı. Hatırlarsan buluşurduk seninle orada, hem
de hiç haberleşmeden. Gülina, bekletirdin beni hep beş
dakika. Ben de neler söyleyeceğimin planını yapardım
ama, seni görünce hepsini unuturdum. Sonra yeni
bir şeyler, tamamen yeni şeyler söylerdim… Bazen
hiç konuşmazdık, saatlerce bakışıp birbirimize iyi
akşamlar bile demeden eve dönerdik. Gülina hatırlarsan
puf alırdım sana, pufun üzerindeki pullardan senin
ismini yazardım. Bazen başka yerlerde de buluşurduk,
kararlaştırmazdık ama bilirdik buluşacağımız yeri. Bir
gün saate baktığımda, tam dokuzu elli iki geçiyordu.
Elli iki gündür her saate baktığımda, hep bu zamanı
görüyordum. İşte o çay bahçesi şurası… Şimdi yoksun
oralarda, bunu bile doğru tahmin ettim. Cam kenarında
bir yer bulup oturdum. Eminim garson “ne alırsınız?”
diye soracaktır, yaklaşıyor:
-Ne alırsınız Efendim?
-Biliyordum bunu soracağınızı, dedim.
Komikmiş gibi gülümsedi, gerçi tahmin ediyordum
ama garson:
-Beyefendi, biz herkese zaten aynı soruyu sorarız,
dedi…
Benim yeteneğimi kıskandığını anlayınca, hiç bozuntuya
vermedim ve:
-Gülina bugün gelmez ama siz, iki tane salep getirin,
dedim.
O da mutlaka biliyordu ki aşkımızı; senin kim
olduğunu sormadı.
Eskiydi, her şey eski. Belki ben de öyleydim. Gökyüzünde
bile bulutlar yamalı bir bohça gibi duruyordu. Güneş
var mıydı, yok muydu belli değildi. Masaların üzerinde,
binlerce parmak izi vardı. Bir kurt masanın bacağına
bir delik açmış. Kim bilir hangi hayallerini doldurmuştu
oraya. Radyoda duygulu bir şarkı çalıyordu.
“Bir kızıl goncaya benzer dudağın
Açılan tek gülüsün sen bu bağın”
Gülina, burada en son buluştuğumuzdan beri, ne
kadar zamanın geçtiğini bilmiyorum. Belki bir gün,
belki de bin gün, ama o gün kar yağıyordu. Bu senin
ruhunun, ilk dökülen tarafıydı. Böyle olmasa bile,
ayakların altında beyaz bir halı gibi durmalıydı kar.
Artık yeni bir sayfa gibi belirmeliydi beyaz melek.
Sen geldiğinde aşkımızı bir kartopunun içinde
saklamalıydık. Ben bunları düşünürken, birden içeri
girmiştin. Her tarafına kar taneleri, beyaz bir kelebek
gibi konmuştu. Gülümsedin beni görünce, ellerini
uzattın, sanki elleri hiç yoktu ve:
-Hoş geldiniz, demiştim.
Gülina, gözlerimin içine baktın, o nasıl bir bakıştı
ki, kirpiklerini kalbime saplamıştın. Sonra acizliğimi
anladı ki, o güzelim kirpiklerini yolmaya başlamıştın.
Dayanamayıp:
-Dur yapma! diye söylemiştim.
Öylece durmuştun ve:
-Hoş bulduk, diye bir söyleyişin vardı ki, tenime
kelebek kanadı gibi değmişti…
Ben gözlerlerine her şeyden emin bir şekilde bakmıştım.
Omzunda apoletleri olan bir pardösün vardı. Düğmeleri
çok eskiydi. Hatıraları içinde gizleyen bir göz bebeği
gibiydi. Rengi zihnimde bir iz bırakmamıştı. Başın
kapalıydı, seni gizleyen bir gölge gibiydi başörtün.
Garsonlar kötü adamlar gibi bakıyordu. Ben yine
kızmıştım. Derken saleplerimiz gelmişti…

Sen dinlemeyi çok severdin. Ah ah içimde ne kadar
birikmiştin! Gülina, farkında mıydın bilmiyorum
ama suskunluğun; ölümden korkan bir hasta gibiydi.
Oysa biz başka bir lisan bulmuştuk. Karıncalar,
böcekler, çiçekler, bulutlar, her şey bizim aramızda
gönüllü elçiydi. Bazen, “Boş verelim her şeyi” der
sadece bakışırdık. Gözlerimiz aşkın bekçisi gibi hiç
kıpırdamadan dururdu.
Saleplerimizin sıcacık buharı yanaklarımızı yalardı.
Senin haberin yoktu ama benim salebimde bir sürü
göz vardı. Bunlar bizi çekemeyen gözlerdi. Yalnız senin
gözünü hemen tanımıştım orada. Gülina, yüzündeki
karlar eriyince masum bir busenin iziymiş gibi
durmuştu. Ben kıskanmıştım onları. Anlamıştın sen:
“Ben yavaş yavaş çözülürüm” der gibi bana bakmıştın.
Söze nereden başlasam diye düşünürken. Hatırlarsan
benim bardağımdan iki çay kaşığı çıkmıştı. Sahiden
seninle biz, bir çay bardağın içinde iki kaşık gibiydik
ama birbirimize daha hiç değmemiştik. Gözlerimiz bile
çay rengiydi. Kelimeler şeker gibi eriyince gönlümde; bal
olup dudaklarıma yapışmıştı. Ah bir söyleyebilseydim,
o tılsımlı sözü!
Sahiden be, sevgiliye yazılan aşk, muskalara harf
harf işlenir. Sözden muska olmaz. Güzel sözler,
güzel gönüller gibi ebedileşmeli bir levhada. İşte ben,
ışıldayan gözlerine yazmıştım ve söyle demiştim sana:
– Sakın kapatma göz kapaklarını. Herkes gözlerinden
okusun seni sevdiğimi, diye söylerken kocaman
gülümsemiştin Gülina…
Sonra başını sallayıp:
-Haydi devam et, vakit az, diye söylemiştin. Ben
anlatmalıydım her şeyi, anlatmalıydım.
Kalpten kalbe anlaşamayan, lisan ile anlaşabilir mi?
Dil yalancıdır, inanmazlar öyle “seni seviyorum”
sözüne… Ama gönül söylerse, gözler söylerse, kim
inanmaz ki bu aşka? Öyle kulaklar var ki, kalbinin
sesini duyar. Ve yine öyle kulaklar var ki, avaz avaz
bağırsan duymaz.
Boş verelim bunları… Asıl söylenmesi gerekenleri
ben söyleyememiştim. Ve hâlâ söyleyemedim. Hayatta
sadece ecelin bir vakitten ibaret olmadığını anladım.
Öğrendim ki, o sihirli sözü söylemek için; günlerce,
belki aylarca, beklemek gerekiyor. İnsanın içinde öyle
bir kıvama gelmeli ki o söz, dil söylememeli, gönül
haykırmalı… Şimdi ben seni bu kadar hissederken,
kim diyebilir ki, senin burada olmadığını… Çok
iyi biliyorum ki, sen üşüyorsundur şimdi. Yalnızlık
göğsünde eriyen bir kartopu gibi üşütüyordur seni. Bir
çocuk misali, bindirmişsindir düşlerini sandala. Kim
bilir kaç yakalayamadığın kelebeğin kanatlarından
biriktirdin o masalımsı düşlerini. Ben masal yiyen
bir canavarım. Kötüler hep kazandığından beri…
Neyse boş verelim bunları, ben seni anlatmak istiyorum.
İçimde öyle bir birikmişin ki; şu görünen karlı Çamlıca
tepeleri gibisin. Seni ilk gördüğümde daha minnacık
kar tanesiydin. İşte o ilk kar tanesi senin burnundu.
Şimdi o kadar kardan da beyaz yüzün var ki, sana
bakmaya yüzüm yok.
Neyse…
Senin salebini de alıp sahile doğru yürümek istedim.
Garson bardağı vermeyince bir poşete doldurdum
salebini. Cebimde kalbimi ısıtıyor…
Yenikapı’da denize yaklaşınca, ellerimi cebime sokup
seni düşledim. Bir denizkızı gibi çıkmanı bekledim
karşıma. Bunu anlayan dalgalar, dalga geçtiler benimle.
Çok sinirlendim. Taş attım kafalarına. Sonra o taşlar
kayboldular suyun içersinde. Sahiden neler kaybolmadı
ki Gülina, senden sonra… İtiraf edeyim sana, ben o
günden beri bir kayıp gibi dolaşıyorum. Çünkü senin
hayalinin peşinde geziyorum. Geçen gün rüzgârın
kovaladığı bir goncanın peşinden saatlerce koştum.
Onun senin olma ihtimalini düşündüm. Sonunda
yakaladım da. Ama bizim evin merdivenlerinden
çıkarken ayağım takıldı ve düştüm. İşte sen, o esnada
ellerimden kayıp düştün. Günlerce aradım seni, bir
daha bulamadım. O da senin bir parçandı. O büyük
parçanın bir zerresiydi belki de.
Sen öyle bir sırsın ki, çözemedim yıllarca… Gülina,
onlarca kızın bedenine girdin benim için. Ama ben
yüzeyde kaldığım için senin ruhuna inemedim.
Hatırlarsan, gölgen olurdum. Güneşi de kıskanırdım
senden. O yüzden pencereyi kapatır, perdeyi kapatırdım.
Daha hiçbir şey söyleyememişken sana. O trenin sesi

duyulmuştu hatırladın mı? Yine o mavi tren, bir sürü
güneşi doldurmuştu vagonlarına. Eminim ki binlerce
umudu, bilinmedik bir yerlere götürecekti yine. Sen
birden kalktın yerinden, ben peşinden koşuyordum.
Söyleniyordun:
-Vaktimiz çok az, söyleneceklere yetmez, acele et
biraz, diyordun.
Oysa ben çok yavaştım. Yetişemedim sana, üç numaralı
vagona bindin. Sislerin arasından bir peri kızı gibi
kayboldun.
Akşamın olmasıyla birlikte yüzünü seçemez oldum.
Eve doğru yürüdüm çaresiz. Sana dair bir sürü şey
keşfetmiştim bugün yine. Seni her yerde, her şeyde
gördüğüm halde, neden bir türlü zapt edemediğimi
düşündüm. Dalgınlıkla, komşunun evinin kapısını
açmaya çalışırken azarlandım:
-Deli adam, yanlış kapıyı zorluyorsun…
Öyle ya, benim kapım hep açık olurdu. Yerde bir
döşeğimden başka bir şeyim yok -bir de Gülinasenin
şu duvarda ki tablonu astığım çividen başka
hiçbir şeyim… Zaten biliyorsun sen bunları. Fakat
bu çivinin bir gün kopacağından korkuyorum.
Hep gülümsersin bana bakarak. Belki düşmeden,
yüzün kırışmadan, gülücüklere boğmak istiyordun
beni. Sen tebessüm ettiğinde, güneş bile haddini
bilir bulutların arkasına gizlenirdi. Ben bunu sana
söylemedim. Sonra sen tevazudan dolayı bir daha
gülümsemezsin diye öyle korktum ki… Çünkü sen
güldüğünde, binlerce çiçekler açardı yüzünde. Ben
baharı ilk senin yüzünde gördüm. Ama bir gün
ben, seni tutan çivinin paslanmasından rahatsız
olmuştum. Belki bir pas parçası yanağına sivilce
gibi düşer diye öyle korkuyordum ki. Yeni bir çivi
almak için hatırlarsan, dışarı çıkacaktım: -Gitme demiştin bana!
Ben de seni dinleyip gitmemiştim. Günlerce o paslı çivi
gibi seni tuttum ellerimle. Ama bir gün dayanamayarak
uyumuşum. Bir gürültüyle uyandım uykumdan.
Yetişemedim, geç kalmıştım. Sen yere düşmüştün,
yüzünde çizikler vardı. Ben o günden sonra bir daha
uyuyamadım. Demiştim ya; seni çiçeklerin özünden
süzmüştüm bir arı gibi. Kaç mevsimde birleştirmiştim
senin portreni bilmiyorum. Bulutlardan süzmüştüm
yüzünün rengini. Parça parça göstermişti bana seni
yaratan. Örneğin kulaklarını bir papatyada bulmuştum.
Burnunu ilk yağan kardan olma ihtimalini düşünmüştüm
hep. Dahası seni onlarca kızın arasından seçmiştim. O
kızlar seni tanıyordu. Bir vasıta olduklarını biliyorlardı.
Ben seni onlarda tanıdım. Seni ilk gördüğümde:
-İşte bu olmalı, dedim.
Gizlice süzdüm seni hep. Bütün nişanlar tamamdı.
İkimiz de geç kalmıştık. Ama sorun bunu nasıl izah
edecektim sana. Ya da o tılsımlı sözü nasıl söyleyecektim.
Sen bunun farkında mıydın bilmiyorum. Farkındaysan
sana hiç ismini sormadım bile. Çünkü biliyordum o
olduğunu. Bir gün arkadaşın sana, ismini söylerken
yanılmadığımı anladım, hatta takılmış gibi:
-Gülina, Gülinaaaaaaaaaaa demişti…
Oysa senin, ender bulunan bir gül olduğunu zaten
ben biliyordum. Şimdilik bunları senden gizliyorum.
Ama sen bana yıllar öncesinden gösterilmiştin. Belirsiz
bir gölgeydin Gülina sen o zamanlar. Ben bir an önce
kavuşalım diye, takvim yapraklarını tutam tutam
yoluyordum.
Ah Gülina ah! Bir gün beni zorla hastaneye götürdüler.
Bana ne dediler biliyor musun?
“Senin gibi birisinin olmadığını” söylediler. Boğazını
sıkıyordum o doktorların, elimden zor aldılar. Ama
merak etme dedim onlara:
-Sizin göremedikleriniz yok olduğu anlamına mı
geliyor? Geceleri güneş görünmüyorsa, artık yok
mudur? Demek siz sabahtan habersizsiniz! Sonra ne
oldu biliyor musun?
Bana deli raporu yazdılar… İşte ben o günden beri, bu
deli raporuyla geçiniyorum. Sana bu küçük ayrıntıları
anlatmadım, “özür dilerim!” Ama şimdi sen de benim
gibi yerdesin, benim gibi yüzünde çizikler var. Şimdi
beni daha iyi anladın değil mi? O yüzden seni yerden
kaldırmadım. Ne bileyim, belki bana daha yakın
olmanı istedim. Düşlerimin içine girmeni istedim.
Kızmadın değil mi bana?
Sabaha kadar voltalar attım. Her şeyi çözmeliydim
bu gece. Sonunda karar verdim, bütün sorununun o
trende olduğunu düşündüm. Çünkü o bilinmezleri
taşıyordu. Sabah ilk tren seferinde orada olacağını
biliyordum Gülina. Buğulanmış camı silip şöyle bir göz
attım kendime, saçlarım kışa sabitlenmiş, yüzümde
anlaşılmayan çizikler, alnıma doğru derinleşiyor.
Gözlerim yine çay rengi, fakat bayatlamış bu çay artık.
Burnum hâlâ senin burnuna çok benziyor Gülina.
Siyah paltomu giyip istasyona doğru yürüdüm.
Boynumda atkım vardı. O işte senin boynuma
dolanan sıcacık yüreğindi, hatırladın değil mi?
Trenin sesi yaklaşıyordu. Acele etmeliydim, koştum,
koştum. Mavi Tren durdu. Hemen üç numaralı
vagona girdim. Tahmin ettiğim gibi oradaydın. Elli
iki numaralı koltuktaydın. Hemen oturdum yanına,
bir süre hiç konuşmadık. Öyle bir bakışıyorduk ki,
hangi söz geldiyse dilime bu bakışın ötesinde hiçbir
şey söyleyemezdi. Kelimeleri ilk defa bu kadar
küçümsedim. Cam açıktı, yine yağmur düşüyordu
içeriye. Gözlerimiz şimdi daha da ıslaktı. Günler
kumar kâğıdına benzeyen bir takvim gibi ardımıza
düşüyordu. Arka vagonumuzda, sanki sönmüş
binlerce güneş vardı. Artık konuşmanı bekliyordum:
-Nereye gidiyoruz biz? diye sordun.
Gülümsedim, ardımıza düşenlere şöyle bir göz daha
attıktan sonra:
-Bilmiyorum, bilmiyorum, dedim…
Sen ilk defa gerçeğe yakın gülümsedin ve kendinden
emindin. Ben vaktin dolduğunu anlamıştım. Son takvim
yaprağını bu sabah yırttığımı hatırlıyorum. Derken
Mavi Tren yine durdu. Ben korkuyla sana baktım:
-Görevliye sorayım, bir nedeni vardır bekleyişimizin,
dedim. Durağın çıkışına doğru, bir görevli
buldum. Dişleri yoktu adamın, ağzı
ise bir mağara gibi karanlıktı. Ben
hemen sordum:
-Neden durduk? Bir sorun mu var?
Görevli gözlerini bana çevirdi, yarasa
gibi sözcükler kanat çırparak çıktı
ağzından:
-Beyefendi burası son durak…
Her son yeni bir başlangıç değil miydi?
Ben nihayete varmanın sevinciyle
koştum sana, hemen haber vermeliydim.
Sen o koltukta beni bekliyordun.
Gülücüklerin ışıl ışıl parlayan gelinlik
gibi yansımıştı üzerine. Beni görünce
hemen ayağa kalktın ve:
-Hâlâ anlamadın mı? Sonunda vakit
doldu, ben o ender bulunan gülüm işte!
Ben bunu zaten biliyordum. Sahiden de
içimi yakan o sözden artık kurtulacaktım.
Belki de delice bağıracaktım. Sen
ikimizin arasındaki bir sırrı deşifre
edeceğim korkusuyla bana baktın.
Ne söyleyeceğimi bildiğini o anda
anladım. Gülina sen beni anladıkça, öyle
hafifledim ki… Gözlerimiz birbirine
kenetlenmişti, tıpkı umutlarımız gibi.
İçimi yakan o söz artık sönmüştü.
Sadece ama sadece, gözlerimizde
alev alev ışıldıyordu. Belki de bu
ışıltı geleceğe doğru yürüyeceğimiz
yolu aydınlatıyordu. Senin bunları
bildiğinden emindim. Söndürmüştün
içimdeki alevden kelimeleri.
Öyle ise, ben ebediyen susuyorum,
neden biliyor musun Gülina?
-Seni, sana yakışır bir şekilde
anlatabilmek için…

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir