İllâ ki bulmak seni…

Yakın sandığım uzaklarda gezerken ben böyle, başıboş…
Uzak sandığım yakınlardasın sen yine, belki de,
kaybolmuş kuzusunu arayan müşfik bir sahip gibi…
Sensiz kaldığım hiçbir ânında, mutluluk ve huzurdan eser
kalmıyor, ömrümün…
Fakat, “buldum sanmak” da yetmiyor ki seni, güzel
sevgili… İllâ ki bulmak, illâ ki bulmak… Ayrılığın zerresi
kalmayıncaya kadar, huzur bulmamak hiçbir zeminde ve
zamanda… Seni aramak daima; adını koyamadığım ince
sızılarla, sebebini bulamadığım gizli çığlıklarla… Seni
aramak hep, belki habersizce, ama yana yakıla…
Kavuşmak istiyorum sana, bir daha ayrılmamacasına…
Şu bîtap düşüren umutsuzluklardan kurtulmak istiyorum
ebediyen… Ayrılığım kalmasın, mutluluğumun gülleri
solmasın istiyorum artık…
Ama neden bu kadar hassas, gönülde dengeler?..
Neden, Kızıl Meydan’a açılan pasajdan aldığım
matruşkalar gibi iç içe geçmiş kainattaki her şey?.. Neden
iki yar arasındaki cambaz ipinde sürmekte ve çoğu zaman
sürünmekte hayat?
Ve neden bir düşe, bir kalka!..

One comment

  • pelin uslu

    okuyorum, tat alıyorum ancak çok iyi değil. Edebi değeri olan yazılar arasında iki sayfa çok zayıf çok sönük. Daha dolu olmalı duygular veya daha içten. Kelimeleri karmaşık sıralamak değil edebiyat, dönüp dolaşıp aynı yerlerde gezinmek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir