İstanbul’a İstanbul’dan Bir Parça…

17 Mayıs 2014

Bir seher yeli ile perde açılıyor
ve semadan hayata, hayattan gönle
bir damla düşüyor. Göğe vurup
duran ezan yankıları, şadırvanların
titreten serinliğin sularında yıkanan
azalar ve kubbeye yaslanmış
hilal… En güzel İstanbul, fondaki
geceyi dağıtan ezanlarla günü selamlayan,
minareleri Elif’ten, kubbesi
hilal’den cami siluetleriyle bezeli
olan İstanbul.
Her yeni gün, yeni heveslerin
yolunu gözlüyor şehrin koynunda,
yeni haberleri bekliyor heyecanla.
Erken davranmalı, haberci
konvoyları kaçırmamalı. En güzel
renkleriyle bütün dekor taptaze serilmiştir
şimdi. Öğleye varmaz eskirler.
Bazıları unufak olup dağılır.
Bazıları sararır. Bazıları yıkılır. Bazıları
ölür. Ama yaşamaya hevesliler,
direnenler de olacaktır. Yeni
günden ömür isteyenler de… Yeni
günü veren, ömrü de verir isteyene.
Güzel şehir İstanbul’da…
İnsan, doğduğu yeri özlermiş en
çok. Özlüyor zira. Dünyanın neresine
giderse gitsin hep özlüyor. Hele
ki İstanbul ise o yer, uzağındayken
ne zaman kavuşacağını bilmek,
ömrün en güzel anlarından oluyor.
Gurbetten koşup sarılınca ev oluyor
sokakları, korkunç yabancılığı
eriyor insanlarının. Şehir özlenesi
oldu mu, insanı da hemşehriye, insaflı
komşuya benzemeye başlıyor.
O İstanbul ki, kimisini aklını
başına getiren, kimisini de çileden
çıkaran değil mi? Geceye bürünmüş
eski ıssız sokakları, şehir efsaneleri
ile ağzına kadar dolmuştur.
Çehresini yıldan yıla tanınmaz
hale getiren estetik müdahalelerin
dikiş tutmadığı, binlerce yılı geride
bırakmış semtleri de öyle… O İstanbul
ki, ışıkları sabaha kadar sönmeyen,
kedileri köpekleri uyumayan,
martıları ele avuca sığmayan, söz
dinlemeyen…
İnsanı da sığmıyor ele avuca.
Her gün tuhaf hadiselerin baş kahramanlığına
soyunanlar, her caddesini,
sokağını, kaldırımını kendisinin
zannedeler az mı sanki?..
Kafileler halinde işe gidiyor, işten
dönüyor, protesto ediyor, kutlama
yapıyor, komşunun hastasını uyutmuyor,
klaksonlardan ellerini çekmiyor,
susuyor, korkuyor, kafileler
halinde buhran yaşıyor ve sonra
sıyrılıyor. Hep birlikte kuralları
çiğniyor, hep birlikte çileden çıkıyor
şehir sakinleri…
Ahalisi, birbirine benzemeyen
alışkanlıkların, kültürlerin, adetlerin
ve örfün insanları. Nizamsız ve
tahammülsüz yaşıyorlar şehri. Nasıl
oldukları, ne yaptıkları önemli
değil. Önemli olan şehrin onlara ne
yaptığı, ne söylediği… Şikâyetlerinin
içinde kendisinin de bulunduğundan,
tiksindiği gürültünün bir
parçası olduğundan hiç kimse söz etmiyor.
Uyumsuzluğunu, çığlığını daha yüksek seslerin
gölgesine saklıyor ve unutuyor orada
bir yerde. Bu şehrin insanı, memleketin ve
dünyanın neresine giderse gitsin ruhundaki
bütün isyanları yine İstanbul’da sayıklıyor.
O bir tarafı hep aynı güzel ruhu taşıyan bir
İstanbul ve onun öyle yarenleri var ki, vefasız
ahaliden medet ummayan, iyi ve kötü gününde
şehri terk etmeyen…
Kuşları… Gözkapaklarını hafifleten serinliği,
seher yelini üflediğinde sabah… Zihin
yeni günle henüz tanışmamışken… Camın
önünde bir kuş şakırtısı kopunca… İlk önce
kubbeler üzerine sıralanmış birkaç kuşun
muhabbeti hayale düşüyor. Sonra nasıl birbirlerini
beklemeye sabredemedikleri ve titrek
baş hareketleri… Ahbap olup sıralanmışlar
sabahın en serin vaktinde.
Sakız sardunyaları… İşte, komşunun
penceresinin önünde duruyor. Her biri başka
renkte. Yalnız olamazlar. En az üç saksı
dolusu olmalı. Birine ateş kırmızısı, birine
Çingene pembesi, ötekine ise şeker pembesi
konmalı. Güneş baktıkça yüzlerine parlamalı.
Pencere parmaklığına dayanmış yeşillerin
içinde salınmalı, sıralanmalı.
Kaldırım taşları… Her an hengâmeye nasılsa
hazırdır İstanbul, alışkındır. Sıra kapının
önünde sıralanan kaldırım taşlarında.
Onlar bu doldurma şehrin azametli kalabalığından
epey azar yer, tekmelenir, eziyet
görür zira. Ama öyle az taban-topuk değmişleri,
az çiğnenmişleri var ki, çimlenirler, hatta
küçük papatyalar açar taşların arasından.
İyisi kötüsü, eskisi yenisi yapışmıştır çoğu
kere betonla. O da bir şehir talihsizliği işte.
Çok tekmelenmişliklerine karşın az hasar
görebilsinler diye olmalı. Mecburen onlar da
yapışık sıralanmalı.
Kiremitleri… Onları en çok bir yokuştan
inerken seyretmesi güzel. Hele ki Fener’in
Balat’a inen ve bir kuyuyu andıran yahut
Üsküdar’ın vapura koşan yokuşlarından birine
yolunuz düşerse, evlere de kiremitlere
de tepeden bakarsınız. Kiremitler, eski semt
evlerinin çatılarını kapayan vazgeçilmezler.
Sabah güneşi oluklara çarpınca çatı köşeleri
parıldamalı ki, ele versin kendini arada kalan
gölgeler. Onlar şehrin kuşbakışı manzarasına
martıların eşlik ettiği eski kırmızılarla sıralansın.
Yokuşları ve tırabzanları… İstanbul’un
denize bakan merdivenli öyle çok yokuşu
var ki. Rengârenk endişelere bürünseler de
bugünlerde, uğrayanı öyle çok değil. Boğaza
yaslanan Fındıklı yokuşu, kuşluk güneşiyle
ne güzel aydınlanır hele. Şehirde sakin bir
yer arasan, en dik yokuşlarından birinde dinlersin
başını. Haliç’e, Boğaz’a dayanmışlar,
akmak için sıralanmışlar. Soluklanmak için
tutunacak tırabzanları gibi.
Sokak lambaları… Söz konusu olan İstanbul
ise her semte bir başkalıkla arzı endam
ederler. Çabuk eskirler, eğrilirler yol kenarına
kondurulan uzun bacaklılar. Siyah ferforjeden
pırıl pırıl yerleştirirler onları, ama çok
geçmeden üzerlerine yapışan ilanlar, bağlanan
pankartlarla eskiyip giderler. Dar sokakların
arasına gerilmiş tellerin tam ortasından
sarkan yuvarlak lambalar ise, bir evin
koridorunu aydınlatır gibidir. Şehre akşam
ezanıyla yanan lambalarla hüzün yağar usul
usul. Caddelerde kıyamet koparken insan ve
taşıt selinden, onlar sessizce sıralanırlar dönemeçlerin
ardında.
Bu kadar değil elbet, daha çok sıralanmışı
var bu şehrin. Hunharca bakışların, zorbalıkların,
horgörünün ardındaki İstanbul’un
hiç bitmeyen çilesinin yarenlerinden daha
çok var. Onlar da başka zamana…

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir