Jeyran’ı durdurmak

5 Haziran 2015

Adım Farruh, Türkiye’de Ferruh
deniliyormuş. Soyadımsa Muhitov.
8 Ocak 1990 da Kazakistan’daki
Çimkent’e bağlı Türkistan, yani eski
adıyla Yessi şehrinin Karaçik köyünde
doğdum.
Karaçik bir Özbek köyüdür. Bu
kelime dilimizde “gözbebeği” anlamına
gelir.
Nüfusu on bini aşkın olan köyümüzle,
Türkistan’daki Hoca Ahmed
Yassevi hazretlerinin türbesi arası 8
kilometredir.
Buradan bakanlar Karadağ’ı görür.
İki üç saatlik yolda ise Sırderya
var. Bazı yerlerde Seyhun da denen bu
büyük nehir Aral Gölü’ne dökülür.
Kendi ihtiyaçlarımıza yetecek kadar
eker biçer insanlarımız ama geniş
arazilerde en çok pamuk yetiştirilir.

Söz konusu Asya kıtası olunca ve
hele ki Türk denince, akla hemen at
gelir.Atı olmayan evin ocağı tüter mi,
ata binmeyen çocuğun yüzü güler mi?
Benim de alev turuncusu renginde büyük bir
atım vardı. Evde binmek için merdivene yanaştırıyor,
tarlada ise arığın içine indirip, ancak
binebiliyordum.
Teni güneşte ışıldar, teri bile güzel kokardı.
Onu tımar eder, boynunu elimle siler, yelesini
tarardım; ikimiz birbirimize çok alışmıştık.
Herkes ona Sarat derdi. Sarat, bizim dilimizde
“sarı at” anlamına gelir. Ama ben ona Jeyran
diye konuşuverdim mi iri gözlerini açar, manalı
bakışlarını bana dikerdi.
Ne emir vereceğimi bile hissederdi sanki
Jeyran. Acelem olduğunda hızlanır, geziniyorsak
sakin sakin yürürdü.
Başka atlarımız iplerini kesip kaybolduklarında,
abiyim köy köy dolaşıp çok zahmet
çektiğinden, babam her zaman:
“Ata sahip olmak için onun tırnağından daha
sert olmak lazım, bağlarken sağlam bağlayın”
diye tembihlerdi.
Ama ben atımdan öyle bir şey beklemezdim.
Düştüğüm zamanlar beni bırakıp gitmezdi.
Üzerime basmazdı. Kalkıncaya kadar başımda
beklerdi.
Umumiyetle attan düştüğün zaman sert düşmezsin
ve atlar insana basmaz, çifte atmaz. Ama
eşekler öyle değil; boyları daha alçak olduğu
halde çok sert düşersin, o da yetmiyormuş gibi
bazen çifte de atarlar.
“Atın yelelerinde iki dünyanın iyiliği yazılmıştır”
derler.
Gerçekten çok işimize yarardı Jeyran. Ava
çıktığımızda binerdik. At arabası ile tarladan
pamuk, kavun, karpuz ve kırlardan odun, hatta
şehirden kömür de getirirdik. Her pazar günü
mal pazarına, köyden koyun, inek gibi hayvanları
yükleyip götürür, dönerken de satın alınanları
getirirdik. İyi para kazandırırdı bize.
Arkadaşım Rahmatcan’ın da siyah küçük bir
atı vardı. Zayıf ve çelimsiz olan bu beygir sadece
yük çekmek için kullanıldığı için beli de çökmüştü.
Kemiklerinin çıkıntıları yer yer soyulmuştu
veya yer yer nasır tutmuştu.
Bir gün, mektep öğrencileri olarak, köyümüzün
beş kilometre kadar kuzeyindeki tarlaya
pamuk toplamaya gitmiştik. Oraya Rahmatcan
ile beraber atlarımızla vardık. Hayvanları bağlayıp
eyerlerini çıkardık. Sınıf arkadaşlarımızla
beraber akşama kadar çalıştık.
Pamuk tarlasından dönüyorduk.
Otobüs ile gelenler tekrar otobüse biniyordu.
Rahmatcan ile ikimiz köye dönmek için
atlarımızın eyer altı kayışlarını sağlamca bağladık.
Ben atın ipini kazığı ile beraber boynuna
dolandırdım. Eğer eyerli gelseydim ipleri eyerin
başına bağlardım.
Diğer arkadaşımız Ziyaviddin de bizimle
gelmek istedi. Benim atım daha kuvvetli olduğu
için onu da arkama aldım.
Köye otobüs yolundan değil de kestirme yolla
dönmeye karar verdik.
Köye dönüyorduk. Kurumuş kanaldan geçtik.
Kestirme olarak köye kadar dümdüz yol var. Asfalt
olmadığı için arabalar geçtikçe, yolun bütün
toprağı ezilip sarı bir tabaka haline gelmişti. Bu
haliyle bir araba geçse her tarafı toz kaplardı. Solumuzda
köye kadar kanaldan giden büyük arık
var. Sağımızda ise kilometrelerce uzanan pamuk
ve karpuz tarlaları vardı.
Kanal bizim için adeta bir start çizgisi idi.
Arkadaşım Rahmatcan “hadi yarış yapalım” dedi
ve atını tepip koşturmaya başladı.
Benim atımın ise bir huyu vardı ki; herhangi
bir at kendisinden bir adım bile öne geçerse var
gücü ile dörtnal koşmaya başlar…
Jeyran da koşmaya başladı.
Bu sırada, arkamda oturan Ziyaviddin de
“hadi daha hızlı, daha hızlı koştur” diye bağırmaya
başladı.
Atlar süratle koşmaya başladı.
At koştururken unutulmaz duygular yaşar
insan.
İlk hızlanmaya başladığın zaman, uçak kalkarken
olduğu gibi biraz sarsılırsın, sonra daha
hızlı koşunca sanki atın ayakları yere değmiyormuş
da uçarak gidiyormuş gibi hissedersin…
Bu sırada hayvanın hızlı koştuğu için rüzgâr
gözlerine çarpar, gözün yaşlanır. Başını eğip,
ellerinle atın yelelerini, ayaklarınla da karnını
sımsıkı tutarsın.
Nasıl ki dikkatli bir iş yaparken ellerin titriyorsa
atla koşarken de ayakların titrer. Çünkü
atın karnını ayaklarınla sağlam tutmazsan veya
dengeni kaybedersen düşebilirsin. Böyle hızlı
koştuğu zamanlarda sevinirsin, heyecanlanırsın
ama aynı zamanda her saniye düşme ihtimalin
olduğu için, böylece aynı anda korku karışık bir
heyecan yaşarsın.
O sırada birdenbire atın boynundaki ip boşadı
ve ucundaki kazığı sallanarak atın ayağına
çarpmaya başladı. Kazık atın ayağına her değdiğinde
o daha da hızlı koşmaya başladı.
“Hadi hadi” diye bağıran terkimdeki Ziyaviddin’den
artık hiç ses çıkmıyor.
Belli ki korkmaya başladı.
Aslında ikimiz de korkmaya başladık. Çünkü
at artık çok hızlı koşuyordu. Bense onu durdurabileceğimden
emin değildim ve karmakarışık bir
heyecan duygusu içindeydim.
Bir süre sonra köyümüzün girişindeki buğday
değirmenini seçmeye başladım. Yol orada
sağa sapıyordu. Jeyran o süratte döndüğünde
ikimizin de üzerinden fırlayacağımız kesindi.
Atın ipini çekip durdurmaya çok uğraştım.
Ama artık beni dinlemiyordu.
Arkamdaki arkadaşıma bağırarak sıkı tutunmasını
söyledim. Fakat daha bunu söyler söylemez
atımız sağa saptı ve Ziyaviddin boşluğa
fırlayıp düştü.
Ben arkadaşıma bir şey oldu diye çok korktum
ve daha önce hiç denemediğim bir şey
yaptım.
Atın boynuna tırmanarak ağzındaki demir
halkayı tuttum ve bütün gücümle çektim. O
zaman Jeyran durdu.
Hemen dönüp arkadaşıma baktım; üstü başı
toz toprak içinde oturuyor…
Gözleri hariç her yeri bembeyaz olmuştu,
sanki bir mumya gibiydi!
Ben bu halini görerek gülüyorum; o da benimle
beraber biraz gülüyor, sonra ağlıyor, sonra
tekrar gülüyordu…
Baktık, rakibimiz bizim geçtiğimiz yolun
ancak yarısına ulaşabilmişti.
Benim atımın çıkardığı tozların arasında,
bize doğru geliyordu. Biri “hadi yarışalım”
dediğinde; “yapma, toz yolumda kalırsın” tabiri
kullanılır ya, durum tam da böyleydi.
Biz ise şükrediyorduk. Çünkü arkadaşıma bir
şey olmamıştı, yarışı da kazanmıştık.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir