Kuleli Askerî Lisesi, Çengelköy ve Cemaat

Dr. İbrahim Yıldırım

Bahtsız padişah Sultan Vahideddin Han’ın köyüydü Çengelköy. Kendi adıyla anılan ve Boğaz’a nâzır köşkte (Vahideddin Köşkü) geçen mütevazı bir hayatın, saraydan sürgüne ve gurbette vefatından, kabrinin bulunduğu mekâna kadar süren hüzün veren hikâyesi aslında bir devrin de gerçeğiydi.

  Bir ailenin (hânedânın) hikâyesiydi bu, aynı zamanda. Kadîm Türk yurdu Türkistan’dan -ki, İngiliz gâvuru bu bölgeye ısrarla Orta Asya der- bu topraklara doğru vukû bulan büyük Türk göçü ile gelmiş nice Türk boylarından bir boyun önderliğinde kurulan tarihin gördüğü en mühim medeniyetlerinden birini, insan merkezli inşa etmiş bir cihan devleti: Osmanlı…

 

Fatih

Küçüktük. Masmasum çocuklardık. Kötülük nedir bilmez, baba sözü dinlerdik. Annemizin kucağı merhamet, şefkat ve sevgi kokardı. Adını çok sonradan öğrendiğimiz “huzur” annemizin kucağına sığınmaktı. Babamız herşey’di. Elimizden tuttuğunda büyük bir güven hissi kaplardı ruhumuzu…

  Bir gün (Fatih Camii’nin, medreselerin olduğu cihetin iki sokak ötesindeki) evimizin önünde oynarken, sokaktan geçen askerleri gördüğümde “Baba, bunlar gâvur askeri mi” diye sorduğumda, yüzüme bakıp hafifçe tebessüm eden babamdan “Hayır oğlum, onlar bizim askerler, Türk askeri” diye bir cevap almıştım. O an içimi büyük bir hayranlık ve güven hissi kaplamıştı.

  Fatih semtindeki Hacı Hasan Mescidi’nde kılınan bir sabah namazı sonrasında babamın, kardeşim Fatih ile beni yakınlardaki iki katlı mütevazı bir evin önüne götürüşü… Kapının çalınması, açılması ve içeride sakallı bir zatın belirmesi… Bizi sevmesi… Gönenli Mehmed Efendi’ydi bu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir