Mezarımın Başında

14 Kasım 2016

Kanser hastası olan bir insana her
yakınlaşan, onda sanki ölümü görür.
Bu durum bende de aynı oldu.
Kısa süreli tedavimin başarısızlığından
sonra, etrafımdaki herkes hemen
ölecekmişim gibi davranmaya
başladı. Yıllarca benimle konuşmayan
dedem bile, ölümüme hazırladı
kendini. Diğer aile büyüklerinin
de gömülü olduğu kısımda, eşinin
yattığı kabrin yanı başına bir mezar
kazdırdı bile benim için!
Ben bunu sonradan öğrendim.
Elbette kimse yüzüme söylemedi
ancak benim dışımdaki herkes, benim
için kazılmış mezar yerini sanki
hemen içine girecekmişim gibi hazır
tutuyor…

Bir bakıma şanslı da sayılırım,
eğer bana nasip olacaksa şimdiden
mezarım dahi hazır!..
Ancak geçtiğimiz günlerde,
dedemden daha fazla sevdiğim ve
daha fazla sevgi gördüğüm, kendisini
tanıyan herkesin “Büyükbaba” dediği aile
büyüğümüz vefat etti.
Dedemin en büyük abisi olan Mehmet
Dede…
Cenazesine gitmek ne yazık ki nasip olmadı.
Annemi aradığımda cenazenin gömülmüş
olduğunu ve ne yazık ki onların da yetişemediğini,
defin sırasında yolda olduklarını
öğrendim.
Anneme “Büyükbaba”yı nereye gömdüklerini
sorduğumda; “muhtemelen dedemin
hazırlamış olduğu yere gömülmüştür” dedi.
Bunu işitince, hani biraz da üzülmedim
değil. Mezar yeri bile olsa, insan benimsiyor
işte!..
Cenazenin ardından birkaç gün sonra,
diğer ölmüşlerimizi ve özellikle de Büyükbaba’yı
ziyaret etmek istedim. Zaten mezarlıklar
vakit geçirmeyi en sevdiğim yerler olmuştur
her zaman.
Kanser olmadan önce de seviyordum bunu
açıkçası. Çünkü orada yatanlar da Allah’ın
sessiz kulları işte. Hayvanlarla dertleşmek gibi,
siz ne kadar konuşursanız konuşun, sözünüzü
kesmeden dinler onlar. Ve hiçbir şekilde
yargılamazlar!..
O gün ilk durağım mezarlıktı. Göğüs
hizasına gelen duvarın iç kısmında yükselmiş
ağaçlar, öbek öbek gürlemiş yeşillikler. Kapıdan
girdim, kuşlar da sustu. Derin bir sessizlik…
Hemen orada büyükçe bir çeşme var.
Toprağın çamurlaşmış kısmına basmamaya
dikkat ederek o yana gittim. Abdest aldıktan
sonra üstüme başıma çeki düzen verirken,
altın sarısı tüyleri parıldayan tertemiz bir
köpeğin baktığını gördüm. Aslında köpeklerden
çok korkarım. Üstelik başıboş bir köpekse
bu korku katlanır, ancak ilk defa o gün, o an
bu köpekten korkmadığımı ve parıldayan iri
kahverengi gözlerinde masumiyetin ve sevginin
ışığını fark ettim.
Belli ki benden bir şey istiyordu. Biraz yaklaşıp,
henüz kurumamış olan elimi, sevmek
için kendisine uzatınca dilini çıkardı. Elime
bakışından susamış olduğunu anladım. Onu
öylece orda bırakıp gidemezdim.
Çeşmeye geri dönerken, uzakta kalan
eşimin;
“Hadi gel artık, bırak şu hayvanı!” demesine
aldırmadan avuçlarımı suyla doldurdum.
“Gel canım buraya, hadi iç” dediğimde gözlerinin
içi güldü, bunu görebiliyordum.
Korkmadı, yaklaştı, avuçlarımdaki suyu
içti. Ancak bu yeterli değildi, tekrar doldurdum
avuçlarımı ve tekrar…
Bunu tam beş defa tekrarladım.
Ancak o kadar çok susamış ki, avuçlarımdan
içtiği kadarı kandırmıyordu onu. Musluğun
yanına tekrar gidip onu çağırdım;
“Gel tatlım buraya, hadi gel…” derken
geldi. Yere çöküp çeşmeyi açtım ve avuçlarımı
akan suyun altına uzattım. Kesinlikle ne yapmak
istediğimi anladı. Hemen yanıma geldi,
patilerini dizlerimin üzerine koydu ve avuçlarıma
dolup taşan sudan kana kadar içmeye
başladı. Tahminimce beş dakika kadar sürdü
bu fasıl.
Kenara çekilmesinden, suya doyduğunu
anladım.
Şimdi dikkatle bana bakıyordu. Bu manalı
gözlerden; bir insanın köpeklerle de basbayağı
anlaşabileceğini, öğreniyordum.
Belliydi ki o beni çağırıyordu.
Mezarlığın içine doğru yürümeye başlamışken,
eşimin işini bitirmiş halde döndüğünü
gördüm;
“Sen daha burada mısın, ben şimdi seni mi
bekleyeceğim?” deyince, ona; gidebileceğini
ve buradan çıkarken kendisini arayacağımı,
söyledim.
Gitti. Artık mezarlıkta yalnızdım. Sırasıyla
aile büyüklerinden başlayıp ziyaretlerimi yerine
getirecektim.
Yürümeye başladığımda parlak tüylü dostumun
da benimle geldiğini gördüm.
Doğrusu şu ki, yalnız olmaktan daha iyi bir
şey; sevgi dolu bakışlarıyla yanınızda yürüyen
bir köpekmiş… Bunu o gün öğrendim.
Her durduğum mezarın yanına oturup, dua
etmemi bekledi. Ellerimi yüzüme sürdüğüm
an duamın bittiğini anlıyor, oradan, o mezarın
başından ayrılacağımızı hissedercesine ayağa
kalkıyor ve yürümek üzere bana bakıyordu.
En nihayetinde, çok sevdiğim büyük
babamızın, yani Mehmet dedenin mezarına
geldim.
Ancak bir an, kendi yerimi ne kadar benimsemiş
olduğum orada da ortaya çıktı. Büyükbabayı
gömdükleri yerin, dedemin benim
için hazırladığı mezar olmadığını fark ettim.
Ne tuhaf duygulara gark olabiliyor insan,
sevinç mi yaşıyordum hüzün içinde miydim
anlamıyordum.
Bu işler elbette ki nasip işidir… Herkes
kendi çukurunu doldurur, diye bir söz vardır.
Bildiğimiz bir şey var ki; öleceğiz. Fakat
bilmediğimiz bir şey var ki, o da; ne zaman
öleceğimiz… İnsan, herkesin kendisine “ölecek”
gözüyle baktığını bilse bile, mezarının
kazıldığını bilse bile, yine de bir umut içinde
oluyor. Gözünün önüne, her gece kendisine
sarılıp yatan minik kuzuları geliyor. Ve “belki”
diyor, kalıyor…
Mehmet dedeye bütün kalbimle dualar
ettim.
Sonra… Sanki ayaklarım geri gider gibi…
Nasibimse benim olacak, muhtemel mezarımın
başında durdum. Ölümden korkmuyorum,
hiçbir zaman korkmadım. Ancak,
boyum derinliğinde ve boyum uzunluğundaki
bu köşeli çukura bakarken duygulandım doğrusu.
Çünkü bu kez kendi mezarımın başındaydım
ve işte kendim için dua ediyordum!
Bunu kaç kişi yaşayabilirdi, bu tecrübe hangi
insana kısmet olurdu? Bilmiyordum!
Şimdi bir ıslak tabaka arkasında kalan
gözlerim dalmış, öylesine boşluğu seyrederken
fark ettim ki; iki arka ayağı üstüne oturmuş
olan arkadaşım, pür dikkat bana bakıyordu.
Ağladığımı mı anlamıştı yoksa bilmediğim
başka bir sebeple mi bilmiyorum; ama mezarlık
boyunca bana eşlik eden köpeğin gözlerinde,
hüzün ve üstelik yaş vardı.
Biri bana anlatsa, kesinlikle çok saçma
gelirdi belki ama gözlerinde ışıldayan yaşlarını
görünce, birdenbire kendimi bu hayvanla
dertleşirken buldum:
“Biliyor musun, dedim. Burası… Yani bu
mezar… Eğer nasip olursa benimmiş!..”
Köpek, beni o kadar can kulağıyla dinliyordu
ki, sözlerimi anlıyor sanıyordum.
“Adını da bilmiyorum senin, ama arkadaşlığını
çok sevdim…
Benim nasibim burası mıdır, bu çukur mudur
sence?.. İnsanlar çok acımasız… Biliyor
musun ben, henüz ölmeden mezarı bile kazılan
bir insanım! Bunun adına sevgi diyorlar.
İyilik etmek, önceden hazırlık yapmak diyorlar.
Ama senin iyiliğin, senin sağlığın için dua
etmek akıllarına gelmiyor.
İnsanlar senin çektiğin acıları görmüyor.
İnsanlar her şeye rağmen, senden bir çırpıda
vazgeçebiliyorlar…”
Durdum bir an için ve şaşırıp güldüm
kendime.
Sonra da, bir yandan gözlerim ve yüzüm
yaş içinde ve fakat zaman zaman gülerek
devam ettim:
“Benim deli olduğumu düşünme sakın köpekçik.
Deli değilim, fakat çok acı çekiyorum
ve kimseyle paylaşamıyorum.
Siz hayvanların sessiz kullar olduğunu
biliyorum. Ama tüm sessizliğine rağmen beni
unutma olur mu? Bir gün öldüğümde, beni
unutma. Ben her zaman kendi kabrime de dua
ediyorum. Olur ya, ölünce belki de unutulurum
diye. Sen beni unutma olur mu?
Sen, dua etmeyi biliyor musun; biliyorsan
kendi lisanınla benim için dua et olur mu?”
Köpeklerin ağladığını bilmiyordum.
Söyleseler de inanmazdım gerçekten. Ama
biz şimdi birbirimize bakarak gözlerimizden
yaşlar akıtıyorduk.
Yine yan yana, usul usul, bütün kabirleri
dolaştık.
Karmakarışıktım aslında ama mezarımın
başında ağlamak bana çok iyi gelmişti. İnsan,
kendinden kaçamıyor işte. Kendin hastaysan
ve bilinen çaren yoksa ve yani senin vücudun
seni yok etmeye, tüketmeye başlamışsa nereye
saklanacaksın! Ölüm, ağır bir çuval gibi sana
yüklenmişse, hatta bir koca kambur gibi
sırtındaysa, bunu minicik yavrularından nasıl
veya ne kadar saklayabileceksin?
Mezarlığın girişine kadar geldik. Oradaki,
beyaz badanalı musalla taşına oturdum. Bu
taşa sırt üstü yatıp uzun uzun dinlenmek geldi
içimden. Tabii ki köpek arkadaşım da benimle
birlikte gelmişti ve ayaklarımın dibine oturmuştu.
Ağlıyordum elbette. Bir yandan da köpekle
konuşuyordum.
Sonra yere çöktüm. Bu hayvancığa sarıldım.
Parmaklarımı tüylerinin arasına sokup,
hatta başımı omzuna dayayıp ve gözyaşlarımı
üzerine akıtarak hâlimi anlatmaya başladım.
Ben onu okşayıp sever ve onunla konuşurken
hiç sesini çıkartmıyordu. Çektiğim
dayanılmaz ağrıları anlatıyordum hayvancığa.
Kemiklerimin değil, iliklerime kadar canımın
acıdığını ve bazen ölmenin, en azından
dünyanın dertlerinden kurtuluş olduğunu,
anlatıyordum.
Bu mezarlık ziyareti bir saatten fazla sürdü.
Birden yola bakarak havladı sevgili arkadaşım.
Başımı çevirdiğimde eşimin geldiğini
gördüm.
Musalla taşının yanından kalktım. Yine
beraber mezarlığın kapısına doğru yürümeye
başladık. Ancak, çeşmenin yakınına gelince
küçük arkadaşımın önce çeşmeye ve sonra
başını kaldırıp gözlerime bakmasıyla susadığını
anladım.
Çeşmeyi açtım yine, avuçlarıma dolan suyu
içmesini bekledim. Bu sırada eşim;
“Hâlâ mı köpeklesin?” dedi. Hiç sesimi
çıkarmadım.
Köpek suya kandıktan sonra yüzümdeki,
gözlerimdeki yaşları yıkayıp hiçbir şey yokmuş
gibi yanına ilerledim.
Küçük arkadaşım mezarlığın kapısına kadar
benimle yürüdü. Benimle birlikte oradan
çıkacağını sanıyorken kapıda durdu ve gidişimi
seyretti.
Hatta geriye dönüp baktığımda, biz gözden
kayboluncaya kadara orada beklediğini
gördüm.
Eşim geriye dönüp baktığımı görünce;
“İyi anlaştınız siz, dedi. İstersen kalsaydın
mezarlıkta!”
İçim acıdı!..
Bu dalga geçer tavrına kırılmıştım ama
söylemedim. Bu sırada bir söz gelip oturuverdi
zihnime;
“Bir köpeğin dostluğu, bir dostun..…” Diye
düşündüm, ama devamını getirmek istemedim!

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir