Muammer’in Beykoz’u

19 Haziran 2014

Uzun yıllardır gidemediğim ve şiirlerimin
annesi dediğim şehir İstanbul. Yıllarca
içimdeki şiire bir mezar kazıp, hüzne redif
öykünmeler büyüttüğüm yüreğimi uyandıran
şehir. Büyük bir suskunluğu uyandıran,
üzeri örtülen kelimelerimin duvağını
açan, sandığıma sakladığım naftalin kokulu
terennümlerimi özgürlüğüne kavuşturan
sihr-i şehrim İstanbul’um.
Çıkardığım şiir kitabı “Çivi” için düzenlenen
imza gününde İstanbul CNR Kitap
Fuarı’nın misafiriydim. İstanbul’da sabah
ezanı otobüsten indim. Beni Dîvanyolu
Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, yazar arkadaşım
Muammer Erkul karşıladı. Derginin
sayfalarında kesişen yolumuz bu defa mendilimde
hâlâ kokusu duran şehrin en güzel
ilçesinde kesişti. (Biliyorum ne mendili diyebilirsiniz!
Ben hâlâ gözyaşlarını mendilinde
kurutup düşlerini gurbetinde gövertenlerdenim.)
İmza saatine kadar neler yapabilirizi
konuşmaya fırsatımız bile olmadan soluğu
Muammer Erkul’un Beykoz’unda aldık.
Birkaç kişinin eminim ki içinden geçecektir
“Neden Muammer Erkul’un oluyor
ki Beykoz?” diye! Bazen telefondan bazen
yazışmalarımızdan Muammer Beyin ağzından
dinlerdim Beykoz’u. Yol güzergâhındaki
bazı önemli ayrıntıları konuşmanın arasına
sıkıştırır, size o yeri mutlaka yaşatırdı.
Onunla bu ilçeyi bire bir yaşamak bana o
cümleyi kurdurttu. Evet, Muammer Erkul’un
Beykoz’undaydık ve gün, bizi karşılamak
için geceyi terk ediyordu.
Bir insan yaşadığı yere âşık olur mu?
Olurmuş!.. Gün boyunca Erkul’un dilinden
çocukluğu ve büyümüşlüğüne yol arkadaşlığı
eden yerlerin öyküsünü dinleyecek ve
görecektim. Ve bu insan sırılsıklam âşıktı taşını
toprağını ezberlediği bu yere. Beykoz’un
her bir karışına bir anısını bırakan adamı
dinlerken yorgunluğumun zil zurna çığlığını
duymamak için elimden geleni yapıyordum.
Sanırım beni en etkileyen an, Erkul’un çocukken:
“Ben yazar olacağım! Yazar olduğum
zaman, buraların güzelliklerini yazıp
insanlara anlatacağım” çığlığını attığı yerdi.
Şimdi üretimi durmuş olan Paşabahçe Cam
Fabrikası’nın önünde sahilde geniş bir yeşil
alan var. Sevgili Erkul’dan duyduğum kadarı
ile fabrikaya ait bir parkmış o zamanlar.
Nişan düğün vs. eğlenceler yapılan, gazinosu
da olan deniz kıyısında ve tam fabrika satış
mağazası önünde bir park. Fabrika ile arasında
yol bulunan bu alandaki beton iskeleye
cam kumu getiren büyük tekneler, küçük
gemiler bağlanırmış o zamanlar… Hemen
onun kenarında, sandalların yanına inen
merdivenin başına oturan o çocuğu, kendisinden
dinlerken aynı merdivenleri görmek!
Sanki denize yüzünü dönmüş küçük bir çocuk
silueti avuçlarıma sığdırmaya çalıştığım
İstanbul kokusuna yansıyordu!..
Bir sonraki adımda, birbirine yaslanarak
eskiyen evlerin dökülmüş sıvalarının arasına
basmıştık: “Bak tam burası, onlu yaşlarımdayken;
bir kızım olacak ve adını Su koyacağım
dediğim yer!..”
Sanırım bu adamın içine Beykoz kaçmıştı!
Hayatının mutlaka en önemli bölümlerinin
üzerine Beykoz’dan bir renk sinmişti.
Ve o, bu sadakatin membaında çağıl çağıl
akıtıyordu kelimelerini bir İstanbul sevdalısının
kekre susuşuna…
Beykoz her karışında İstanbul’un saklı
sandıklarındaki naftalinli kanaviçeleri hatırlatan
gelin çeyizi gibiydi. Ara ara martıların
getirdiğine inandığım tatlı bir esinti oluyordu
ve saçlarımı tarıyordu naftalin kokusu.
Beykoz’un her bir sokağında açılan sandıkların
kapağından tarih ya da mistik bir çığlık
yükseliyordu an’ın haylaz duruşuna inat! Ve
Sevgili Muammer bu ayrıntıları kaçırmayan
modern bir seyyahtı sanki…
İstanbul’un gökyüzüne ne vakit bakarım
o vakit martıların kanatlarından yüreğime
değen manevi bir huzurun ırmağı akar
içimde. Bunu hisseden güzel insan tebessüm
ederek “Hadi Hazret-i Yûşa tepesine gidiyoruz”
dedi. Sözü geçen bölge Beykoz’dan
ilerideydi ama Beykoz’dan hemen sonra
Yalıköy vardı. Yani Ahmet Mithat Efendi
yalısının bulunduğu yer. Ah o yalının duvarlarındaki
ve pencerelerindeki sessizlik kim
bilir hangi yaşanmışlıkları besledi içinde.
Heyecanla gözlemlediğim yalının kahverengi
pervazlarından birinin kenarındaki
karınca dikkatimi çekti. “İstanbul olur, edebî
bakış olur ve Beykoz olur da karınca olmaz
mı” dedi içimdeki ses. Minik karınca sanki
yalının içerisine sığınıp bir tutam edebî
sığınış olmak istiyordu. O da biliyordu belki
de edebî topraklara ayak basanların hakikati
soluyan asıl gönül işçileri olduğunu!
Türk Edebiyatının gerçek anlamda ilk
popüler yazarı olarak bilinen Ahmet Mithat
Efendi’nin yaşadığı yalıya, yine Türk Edebiyatının
engin sularında gemisini yüzdürmeye
devam eden Beykozlu diğer yazarla birlikte,
son bir bakış atıp yola devam ettik. Az
sonra karşımıza büyük bir yeşil alan çıktı.
Orada pazar kuruluyormuş. Ortaçeşme denen
büyük bir alan. Bu arada Erkul özellikle
vurguluyor “Buraya Beykoz Çayırı denir,
şurada karnıma top gelmişti, küçüktüm, nefesim
kesilecek gibi olmuştu ve gerçekten ne
büyük bir alan, bakar mısın?” diye… Belki
de o alanın büyüklüğünde daha nice anıları
gövermişti bugüne mühür olmak için.
Yûşa tepesine çıkarken etrafı kendi lisanı
ile tek tek anlatan adamın, geçmişi ve geleceği
arasında kalan süt mavisi öykülerini
cömertçe döküşü beni neden şaşırtmıyordu?
Mübarek kabrin bulunduğu tepede büyük
bir kalabalık vardı. Başka yerlerden gelen
insanlar o manevî ortamın kutsal sessizliğine
yüreklerindeki geceyi döküyorlardı
sanki!.. Hiç zaman kaybetmeden yağmurun
refakatinde toprak kokulu bir dua ile oradan
ayrıldık…
İmza günüm için vakit daralıyordu. Dua
ve dileklerimden sonra aynı yerde bulunan
Türkiye Gazetesi’nin çeşmesine geldik.
Erkul’da en çok dikkatimi çeken şey Enver
Ören ismi geçtiğinde gözlerinde ışıklar
çakan adamın aniden hüzünlü bir sığınış ile
kısa bir süre gözlerindeki ışıkları söndürmesiydi.
Sanki minik bir saygı duruşu edası
ve derin minnet duygusu!.. En uzun yolculuğunda
kendisine en büyük kapıyı açmış
olduğunu bilir ve söylerdi her zaman. Onun
kalbinde Enver Ören isminin ayrı bir yeri
olduğunu iyi bilenlerdendim ve vefanın en
asaletli tarifi idi belki de bu bağlılık.
Yuşa tepesinden ileri 4-5 km devam ettikten
sonra orman içinden dönerek sahile indik.
Erkul, “Burası Anadolu Kavağı, turistik
ve küçük bir sahil köyü” dedi. Tepede askerî
lojmanlar ve üzerinde bir kale var, Yoros
Kalesi. Ceneviz kalesi de denirmiş… Onun
yanına çıkınca Karadeniz ağzı görünüyor
ve Anadolu Kavağı’nın üzerindeki Yoros
(Ceneviz) Kalesi yanından gördüğümüz ve
Poyraz köyünde ayağı yükselen Yavuz Sultan
Selim Köprüsü… Üçüncü köprüyü inşaat
halinde görmüş oluyorum.
Sonra geri dönüyoruz.
Anadoluhisarı öğretmen evi… Orası kalenin
yanından akan Göksu ve Üsküdar-Beykoz
sınırını çizen Küçüksu deresi arasında
kalıyor. Hemen yanında, sahilde Küçüksu
Kasrı var. Bir de yok edilmiş temelleri
bulunup yeniden inşa edilen, ortaya çıkarılan
cami vardı… Çok ilginçti ve en özeli de
karşıda gözüken Rumelihisarı ki, karşıdan
bakınca İslam harfleriyle “Muhammed/
Mehmed” yazısı şeklinde olduğu görülüyormuş.
Parmağıyla işaret ederek gösteriyordu.
Ve dikkatle baktığımda gerçekten de öyle
göründüğüne şahit olmak çok güzeldi.
Muammer Erkul’un Beykoz’undan
ayrılma vakti gelmişti. Güzergâhımızı karşı
yakaya, Yeşilköy istikametine çevirdiğimizde
üstüme başıma sinen İstanbul kokusunu
çekiyordum içime. İstanbul’un kalbiydi
Beykoz ve ben bu ilçenin kalp atışını duyacak
kadar basmıştım ayaklarımı yere. Erkul
deklanşörüne göz kırpan kareleri yakalama
derdinde iken arabadaki su şişesinde bulunan
suyu, kurumak üzere olan bir ağacın
dibine döktüm.
Kim bilir belki bana sunulan bir günlük
kanatlanma coşkusu, o ağacın köklerine de
hayat verirdi!..

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir