Ne kadar çok yalnızlık var; Bu kadar çok insan varken!

Yanıyor emektar sobamız, gürül
gürül… Annem bir köşede örüyor
örgüsünü… Kedimiz, kardeşlerim,
babam ve ben… Ve dışarıda bereketli
bir İstanbul yağmuru… Rüzgâr
aşina olduğu bu eski ve yaşlı konağın
boşluklarından süzülerek ve
ıslık sesleri çıkararak evin içine kadar
girerken, sobadan yanan meşe
odunlarının çıtırtıları sobanın üstünde
kaynayan çaydanlığın sesine
karışıyor…
Bu soba tüm sıcaklığı ile topluyordu
etrafında aileyi… Bir baba
gibi, bir anne gibi… Baba ocağı dedikleri
bu olsa gerek. Adı konulmamış
bir huzurdu bu… Yüreklerimize
sinen, ruhlarımızı demlendiren bir
huzurdu. Yok şimdi, yok maalesef!..
Ocaksız kaldım, huzursuzluğum
bundan!..
Ah şu cama vuran dut dalları!
Hangi rüzgârdır sizi dokundurtan
şu mahzun gönlüme… İmrahor
Camii’nden mi geliyor yatsı ezanı,
Ayazma’dan mı? Ah, yaar!
Hacı Veysel Hoca ezanı okudu,
namazını kılıp, çıkar birazdan İmrahor
Camii’nden… Çınar ağaçlarının
yaprakları rüzgârla birlikte
düşerken Öğdül Sokağı’nın saraylı
zeminine, O, aksak ayağıyla, nurlu
yüzünü ve sakalını ovuşturarak, Salacak
İskele Arkası Sokağı’ndaki üç
katlı ahşap evinin kapısını açmıştır
bile…
Amerika’da yaşayan dünya güreş
şampiyonu oğlu Abdurrahim Kuzu
gibi, Veysel Hoca da ufak tefek ama
pehlivan yapılıdır. Boş vakitlerinde
saat tamiri yapmaktadır, evinin girişindeki
küçücük odasında… Nice
yağmurlu, rüzgârlı günlerde ve hele
bir ibadet huşuu ile lapa lapa kar
yağarken, evinin önünden geçerken
görürdüm O’nu, sarı ışıklı küçücük
odasında yorgun bir saatin tamiriyle
uğraşırken…
Ne kadar da hoş görünürdü bir
ışık huzmesi içindeki temiz yüzüyle.
Eski zamanlardan kalma bir derviş
gibiydi… Oysa küçük camının önünden
geçişim belki birkaç saniyelikti.
Ve bir başucu selamı verirdim, O da
alırdı gözucuyla selamımı. Hoş sohbet
ve ilim sahibi bir insandı.
Ah Veysel hocam ah! O da taşınmış
çok yaşlanınca, Gölcük’teki çocuklarının
yanına. Ne bir haber, ne
bir telefon!.. Ah bu ben! Anlıyorsun
değil mi, ne kadar yalnız kaldığımı…
Yağan yağmur değil yeryüzüne…
Şu mazlum ümmetin gözyaşları;
kadınları, erkekleri, ihtiyarları… Ve
ah, ah ki ah! Tomurcukları, gülücükleri…
Aman Ya Rab! Aman!
“Dem”den anlayana ‘kırk yıllık’ gibi oldum…
Ve “Kalp Adamı” olduk hep… Deli meşreplilerle
deli oldum, velilerle veli… Kalıplara
giremedik bu yüzden. Kalender meşrep oldum…
Gönlümü açtım, kurda kuşa, tüm yaratılmışlara…
Bir kandildi onlar hep… Batan her İstanbul
güneşinin ardından onlar çıkardı ve nur dolardı,
ışık dolardı kandillerinden gönüllere…
Güneşimiz hiç batmazdı bu yüzden… Oysa
şimdi… Şimdi… Ne kadar çok yalnızlık var! Bu
kadar çok insan varken!..
Ah ki, ah!.. Boğaziçi’nde eski bir yalının aşı
boyalı penceresinden bir şarkı dilimde: “Gönlümü
yıllar yılı hayalinle avuttum” Ah bu sonbahar
yağmurları! Ah o yar! Yârem!…
Ne çok eski kadınlar gördüm ve ne çok
eski adamlar… Yaşlı konaklarında Boğaziçi’nin…
Kadim sularında Boğaz’ın… Bakışları
hep dalgın, hep hülyalı… Hangi âlemlere
dalmışlar bilemedim… Hayretler makamında
kaldı gönlüm…
Sesinden bellidir bir kadın ve ellerinden…
Ve gözlerinde taşır yüreğini, görebilirsen…
Nazlı yârin göz nuru, gönül aynası, el emeği
oyalı ve leylak kokulu, sünbül kokulu, hanımeli
kokulu mendillerinin yerini, kâğıt peçeteler
aldı. Ve aşklar yalan oldu, silindi, buruşturuldu
ve çöpe atıldı… Ne yâr kaldı, ne de yâren…
Bir gülü dikeniyle sevemiyorsan bırak dalında
kalsın…
Ve ben yüreğimi bir çocuk safiyetinde
Çengelköy Mehmetçik İlkokulu’ndan aldım,
Kandilli Kız Lisesi’nin kapısında bıraktım.
Haberi bile olmadı o yârin…
Sen uyurken ben, usulca sokulurdum koynuna…
Harem’den Kızkulesi’ne giden Salacak
yolundan Enfiyehane Sokağı’ndaki baba
evinde… Yârim İstanbul…
Bir gün bir gece, ömür dediğin iki hece:
Geldik, gidiyoruz…
Sen yokken ben, gezindim durdum, olmadığın
Kızkulesi sahilinde, bu sonbahar akşamında…
Ve ne kor ateşler söndürdüm, kara
kışı yaşayan yüreğimde. Yandım, sarardım,
karardım, öldüm…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir