Organ nakli bölge koordinatörü Dr. Fatih Kacıroğlu ile Organ Nakli üzerine merak edilen her şey

– Bölgeniz hakkında bilgi alabilir miyiz?
Bizim de bir parçası olduğumuz Erzurum Bölge
Koordinasyon Merkezi, Ulusal Koordinasyon
Sistemi’ne bağlı çalışan 9 bölgeden bir tanesi.
13 tane vilayet, Erzurum Bölge Koordinasyon
Merkezi’ne bağlı çalışıyor. Bunların arasında,
Erzurum’un haricinde Kars, Ağrı, Bayburt, Gümüşhane,
Muş, Bingöl, Iğdır, Erzincan, Tunceli,
Ardahan, Artvin, Sivas, gibi illerimiz var. Bu
illerde çıkan donörlerin organlarının nereye
gideceğine dair işlere, farkındalık ve eğitim faaliyetlerine
kadar işleri biz Bölge Koordinasyon
Merkezimiz vesilesiyle yürütüyoruz, biz de oranın
çalışanlarıyız diyelim artık.
– Organ nakli neden ve nasıl yapılır?

Organ nakli herhangi bir sebeple fonksiyonunu
yitiren, bozulan, çalışmayan bir organın yerine bir
yenisinin takılarak, nakledilerek hastanın tedavi
edilmesi işlemi. Organ nakli dediğimiz hadise bu.
Nasıl ve kimlerden yapılır? Organ nakil için organ
kaynağı lazım… İki tane kaynağımız var bizim.
Birincisi canlı insan, ikincisi ölmüş, beyin
ölümü gerçekleşmiş olan insan.
Fakat canlıdan tüm organları nakledemiyoruz.
Ülkemizde canlıdan naklini yapabildiğimiz üç
tane organ var. Böbrek, karaciğer ve akciğer…
İki tane böbreğimiz var, bir tanesini alıp başka
hastaya nakledince, geriye kalan tek böbrekle o
kişi sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürebiliyor.
Karaciğerinse bir kısmını alıyorsunuz, aldığınız
kısımla diğer hasta sağlığına kavuşurken, karaciğerinin
bir kısmını vermiş insan da aynı şekilde
hayatını sürdürebilme kapasitesine sahip. Hâkezâ
akciğer için benzer durum mevcut…
Fakat diğer organlar için bu mümkün değil. Ben
bir insanın kalbini alayım başka bir hastaya takayım
ve o can da yaşasın deme şansımız yok,
çünkü bir tane kalp var.
– Kendisinde bir tane olan organı başkasına
vermek isteyen bir hasta çıktı mı, denk geldiniz mi?

Yok, öyle bir şey denk gelmez. İnsanlar niye ölmek
istesinler. Bazen sosyal medyadaki kliplerde
falan oluyor kalbimi vereyim falan. Eskiden
dîvan edebiyatı vardı, şimdi popüler edebiyat
var. Dîvan edebiyatının konusu ilahî aşk veyahut
da aşk idi. Popüler edebiyatın da konusu bu. Bu
tabii ki insanın doğasında var. Ama o kalp vermeler
falan sadece kliplerde ya da filmlerde olur!
– Peki, organ naklinde ülkemizin ve ülkemizi
ele aldıktan sonra Erzurum’un durumu ne?

Organ nakli hususunda gerek cerrahi açıdan
gerek cerrahi sonrası takip açısından dünyanın
ileri ülkelerinden bir tanesiyiz. Çeşitli konularda
gelişmekte olan ülke, gelişiyoruz, geliştik,
kalkınıyoruz falan diyoruz ama organ naklinde,
zirvede olan ülkelerden biriyiz.
Bu işi cerrahi olarak çok iyi yapıyoruz. Dünya
ne yapabiliyorsa biz de onu yapıyoruz.
Çok iyi yapmamızın yanı sıra, yaptıktan sonraki
takipleri esnasında da aynı şekilde iyiyi yakalamış
durumdayız, ayrıca hastalarımız daha kaliteli
ve daha uzun süre yaşıyorlar.
Dünyanın en ileri ülkelerinden bir tanesiyiz bu
konuda. Dünya neyi yapıyor? Böbrek, kalp, karaciğer
yapıyor, biz hepsini yapıyoruz…
Onun ötesinde dünyanın yapmadığı şeyleri
de yapıyoruz; mesela geçen senelerde basına
da konu oldu uterus nakli yaptık. Rahim nakli
yani… Dünyada bir ilkti bu, kadavradan. Rahim
nakli yapılan kadın gebe de kaldı ama ne yazık
ki iki aylıkken bebeğini düşürdü. Fakat yaptığımız
iş büyük bir adımdı.
Yine dünyada çok fazla merkezde yapılmayan
kol bacak nakillerini yaptık.
Yüz nakilleriyle medyanın ilgisini çeken deri
nakilleri yaptık. Kompozit doku nakilleri yaptık.
Dünya ne yapıyorsa onu yaptık, hatta yapmadıklarını,
yapamadıklarını da yaptık.
İddialıyız… Bu hususta dünyanın gelişmiş ülkelerinden
bir tanesiyiz.
– Çok güzel. Peki Erzurum bölgesi?..
Bölgemizde bizim bir nakil merkezimiz var.
Atatürk Üniversitesi’nde bir merkez. Nakil
Merkezi Müdürümüz Prof. Dr. Bülent Aydınlı
ve Doç. Dr. Gürkan Öztürk hocalarımın öncülüğünde
nakil işlemlerini yapıyorlar. Erzurum
bölgesinde de yapmış olduğumuz karaciğer ve
böbrek nakli aynı zamanda bir süredir devam
eden kornea nakli yapıyoruz göz için. Kornea,
böbrek ve karaciğer nakli yapıyoruz. Ülke açısından
oldukça iyi durumdayız. Kamu hastanelerinde
üniversite ve devlet hastaneleri dâhil
olmak üzere 2014 yılı itibariyle Türkiye’nin en
çok karaciğer nakli yapan üçüncü merkeziydik.
Böbrek naklinde de ilk beşteyiz. Yani belki Erzurumlu
bunun farkında değil ama Erzurum
olarak iyi bir yerdeyiz. Türkiye dünyada iyi bir
yerde biz de Erzurum olarak Türkiye’de iyi bir
yerdeyiz.
– Erzurum tıp anlamında da Türkiye’de iyi
bir yerde mi?

Tabii ki. Özellikle son dönem oldukça gelişim katetti.
Gerek Kamu Hastaneleri Birliği Hastaneleri
gerek üniversite hastanemiz bu hususta ön plana
çıkmaya başladılar, sağlık turizmi açısından,
komşu ülkelerden gelen hastalar açısından…
Nakil merkezimizde de aynı şey söz konusu.
Geçenlerde Yemen’den gelen bir hastanın müracaatı
söz konusuydu. Yemen’den gelecek
insan Erzurum’da organ nakil yaptıracak. Ne
aşamada şu an ne durumda bilmiyorum. Yine
Azerbaycan’dan gelip burada nakil olan hastalarımız
var. Kamu hastanelerinde yine sağlık
turizmi açısından yurt dışına açılmış durumdayız.
Özellikle Kafkas ülkelerini söyleyebilirim.
İyi durumdayız ki insanlar bizi tercih ediyorlar.
– Organ, nakil dedik, bir de organ bağışına
değinelim. Bu “organ bağışı” ne demek onu
da açalım tam olarak.

Şimdi zaten mesela az önce övündük övündük
övündük de şimdi gel gelelim asıl mevzuya.
Nakli çok iyi yapan bir ülke. Nakil sonrası takiplerde
çok iyi olan bir ülke… Dünya standartlarını
yakalamış hatta dünyanın birçok ülkesini
geride bırakmış bir ülke.
Fakat ne yazık ki, kişinin vefatından sonra organlarının
kullanımına izin alabilme hususunda
dünyanın en geri ülkelerinden bir tanesi…
Ne yazık ki öyle! Bunun altında çeşitli sebepler
var esasında. Dini etmenlerden tutun mahalle
baskısına kadar. İnsanların kafasında bir din
kaygısı var. Bu söz yanlış anlaşılmasın; “dinden
dolayı” demeyelim. Tam olarak konuyu bilmedikleri
için. Genellikle bu işin farkında değiller.
Bu işte ne yapıldığının neye sebep olduklarının
insanların haytalarını nasıl kurtardıklarının
farkında değiller.
Hani Nasreddin Hoca damdan düşünce “doktor
getirelim” demişler de, Hoca merhum “doktor
değil, damdan düşen birini getirin, benim
halimden o anlar” demiş. Allah korusun, bir
insanın başına nakil beklemek gibi bir sıkıntı
gelmediği müddetçe veya yakınlarının birinin
organ beklediğini görmediği müddetçe bu işin
farkında olması zor.
Bu zorluğu aşmanın yolu ise halk eğitimleri…
İnsanların farkındalığını artıracak programlar
televizyonlarda, gazetelerde yapılan haberler
yahut da gazetelerin, görsel medyanın bu işe
tamamen eğilmesi… Cami imamlarımızın, vaizlerimizin,
müftülerimizin -ki sayın müftümüz
Hasan Beye de buradan teşekkür ediyorum. Oldukça
ciddi manada destek de veriyorlar bizebu
konuyu işlemeleri… Kahvehanelerde, cami
bahçelerinde, evlerde bu konunun gündeme
gelmesi ancak bu şekilde aşılacak.
İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdırlar. Organ
nakli nedir tam olarak bilmedikleri için
gardlarını alıyorlar.
Ben öldükten sonra organlarımın kullanımına
izin vereceğim ama bunun dini bir sakıncası
olur mu?
Bilse bir sakıncası olmadığını, verecek… Ama
o güne kadar böyle bir şeyi duymamış. Beyin
ölümü gerçekleşmiş, tanıyı koydunuz… İşte bizim
nakil koordinatörlerimiz var. Yoğun bakımı
olan hastanelerde, onlar gidip aileyle görüştüler.
Dediler ki: “Allah rahmet eylesin, hastanız
vefat etti, başınız sağ olsun. Biz bunun çalışan
organlarını başka birisine takmak için sizden
müsaade istiyoruz.” Bir kaç saatlik süreç içerisinde
bu insanlar karar vermek zorundalar. O
kararı o bir iki saat içinde vermek mümkün değil…
Daha evvelinde kulaklara değdirmek, bilinci
artırmak lazım.
Bu konuda bizim çalışmalarımız devam ediyor.
2007 yılında Erzurum bölge koordinasyon merkezi
kurulmuş. 2007 yılından 2013 yılına kadar
tespit edilen beyin ölümü sayısı toplamda 146.
Bunlardan 9 tanesi de donör olmuş, yani organ
vericisi… 146 kişiden 9’unun ailesi “bizim vefat
eden yakınımızın organlarını kullanabilirsiniz”
demiş. 2014 yılındaysa beyin ölümü tespiti
açısından 58, donör açısından 9 rakamını yakalamış
durumdayız. 6-7 yılda 146 tane tespit
etmişsiniz, bir yılda 58 tane tespit etmişsiniz.
7 yılda 9 tane donörünüz var, bir yılda 9 tane
donörünüz var. Bu neyin getirisi? İnsanların
bu işin bilincine varmasının ve farkındalığının
artmasının getirisi. Bu da multidisipliner çalışmayla
sağlanır. Yani, medyasıyla, din görevlisiyle,
doktoruyla, sağlık personeliyle, bütün
herkesin bu işe sahip çıkması ile gelişir.
– Organ, beyin ölümü gerçekleşen hastadan
alınıyor, dediniz. Beyin ölümü nasıl gerçekleşir?

Her beyin ölümü gerçekleşen hastadan
organ alınabiliyor mu? Bir de makineye
bağlı hasta altı yıl sonra da hayata dönebilir.
Otuz yıl bekleyip dönenler de varmış.
Steven Seagal’ ın filmlerinde oluyor. Bu iş sadece
filmlerde olur!..
Net olarak şu şekilde bilmek lazım, beyin ölümü
tıbben ölümdür. Kanunen de ölümdür.
1979, 2238 sayılı kanunda geçen ifade şu, diyor
ki: “Beyin ölümü ölümdür.”
Türkiye’de ölümün tek tanımı da budur kanuni
olarak. Bunun geri dönüşü yok, koma ile beyin
ölümünü çok iyi ayırt etmek lazım. İki tane hasta
düşünün ikisi de cihaza bağlı, vatandaşın deyimiyle.
Solumuyor, fakat bir tanesinde beyin
ölümü gerçekleşti, bir tanesi koma halinde. Beyin
ölümü gerçekleşen bir insanın hayata dönmesini
beklemek, akıl işi değil. Bu mümkün değil…
Yani bugüne kadar yapılan çalışmalar bunu
gösteriyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş herhangi
bir hastanın hayata döndüğü tespit edilememiş,
gösterilememiş.
– O zaman sizin dediğiniz komadaki hastalar…
Koma ile beyin ölümünü karıştırıyorlar. İkisi
de makineye bağlı olarak yoğun bakımda takip
edildiği için bazısı sanıyor ki ikisi yanı şey. İkisi
kesinlikle aynı şey değildir. Şöyle bir örnek verelim;
iki tane çiçek düşünün. Bir tanesini dalından
kopardınız tamamen çektiniz kopardınız.
Bir tanesi de kırıldı. O çiçeği ne yaparsınız,
bir şekilde desteklersiniz tutundurursunuz. Bir
müddet hayatını devam ettirebilir mi, ettirebilir.
Ama dalından kopmuş çiçeği tekrar oraya
yapıştırıp tekrar yaşatma şansınız var mı? Yok!
Ölüm bir süreç… Nasıl hayat bir süreçse ölümde
bir süreç… Bu sürecin geri dönülmez noktası
da beyin ölümü. Bizim beyin ölümünü çok iyi
tanımlamamız lazım. Beyin ölümü; bütün beyin
fonksiyonların, hayatî fonksiyonların tam
ve geri dönüşümsüz olarak gitmesi demek. Yani
şuradan, boyundan yukarısının ölmesi demek…
Hiçbir şekilde yaşamaması demek… Bunu kanun
da ölüm olarak kabul ediyor, tıbben biz de
ölüm olarak kabul ediyoruz. Din âlimleri de diyor
ki doktor ölüm diyorsa ölümdür, onlar da bizim
gibi kabul ediyorlar. Neresinden tutarsanız
tutun beyin ölümü ölümdür…
Bunu komayla karıştırmamak lazım. Beyin ölümü
gerçekleşmiş bir insanın hayata bağlanabilme
ihtimali mümkün değil. “Hastanız çok kötü
durumda ama Allah’tan ümit kesilmez” sözü de
belki komadaki insan için dua mahiyetinde olacak
bir söz, ama beyin ölümü gerçekleşmiş bir
insanda bu sözün kullanılma ihtimali de yok.
Ümit kesilmeme ihtimali yok, çünkü ha mezara
koydunuz ha beyin ölümü gerçekleşmiş. Beyin
ölümü ölümdür.
– Organ nakletmeyi kim bulmuş, ilk defa
kim gerçekleştirmiş, nasıl akla gelmiş?

Bilim hayal ile başlıyor tabi. Sonuç itibariyle
insanı yaşatmak gibi bir hedefi, gayesi olan doktorlar
hayvanlar üzerinde 1902 yılında çalışmalara
başlamışlar. Nakiller yapmayı denemişler.
Sonra bu işi insanlara uyarlamaya çalışmışlar.
Birtakım doku nakillerini 2. Dünya savaşında
yapmaya başlamışlar. Niçin 2. Dünya savaşı?
Malum ki çok büyük bir felaket, ölüm çok… Sonra
ne yapmışlar? Böbrek naklini karaciğer naklini
gerçekleştirmeye çalışmışlar.
İlk olarak nakli ABD gerçekleştirmiş. Kalp nakli
yapmış, karaciğer nakli yapmış.
Türkiye de demiş ki; bu nakli biz de yaparız.
1969’de başlamış, kalp nakli yapmış fakat iş başarısızlıkla
sonuçlanmış yani hasta kaybedilmiş.
Sonra 3 Kasım 1975 yılında ilk böbrek nakli
gerçekleştirilmiş ve o insan yaşayabilmiş.
1902 yılında hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarla
başlayan süreç bugün hayatiyet ifade
eden organların neredeyse tamamının naklinin
yapılabileceği teknik şartların oluştuğu, hayat
kalitesinin artırıldığı, süresinin uzatıldığı bir
duruma gelmiş durumda.
– Peki siz bu organ alıcılarını nasıl tespit
ediyorsunuz?

Beyin ölümü gerçekleşti diyelim. Tanıyı koyduk…
Tanıyı nasıl koyuyoruz onu da söylemek
lazım: Hekim arkadaşlarımızın birtakım muayeneleri,
tetkikleri var beyin kanlanmasını gösteren.
Onları yaptılar ve dediler ki… Fakat iki
hekim arkadaşımızın aynı kanaatte olması gerekiyor.
“Beyin ölümü” demesi gerekiyor. Bu iki
arkadaşımızın biri anestezi uzmanı veya yoğun
bakım uzmanı olacak diğeri de beyin cerrahı ya
da nöroloji uzmanı olacak. Bu iki gruptan birer
hekimin imzalarıyla iki kişi “beyin ölümü” dediği
andan itibaren biz onu ölü kabul ediyoruz. Aileye
bildiriliyor başsağlığı dilekleriyle beraber.
Sonra bizim hastane koordinatörü arkadaşlarımız
gidip aileyle görüşüyorlar. Diyorlar ki; sizin
yakınınız vefat etti, oğlunuz, kızınız, anneniz,
babanız, Allah rahmet eylesin artık, ama onun
çalışan organlarıyla birtakım insanlara hayat
verme şansımız var. Müsaade eder misiniz?
Eğer aile müsaade ederse, izin verirse, süreç
başlıyor.
Biz onun tahlil, tetkik, bütün bilgileriyle cinsiyeti,
kan grubu, kilosu, boyu… Ulusal koordinasyon
merkezimize bildiriyoruz. UKM öncelikli
olarak bakıyor acil organa ihtiyacı olan var mı?
Yani o hastanın karaciğerini kullanacak ya da
kalbini kullanacak… Eğer nakil yapmazsanız
saatler içerisinde ölecek bir hasta varsa ilk hak
onun. Türkiye’nin neresinde olursa olsun…
– O hastalar nasıl belirleniyor?
Bilim kurumları tarafından… Evet bu hastaya acil
nakil ihtiyacı vardır, diyorlar. Onlar da Ulusal Koordinasyon
Merkezi’mize (UKM) bildiriyorlar.
Eğer böyle bir şey yoksa bekleme listesi dediğimiz
bir liste var bizim elektronik ortamda.
Bu listedeki hastalar kontrol ediliyor. Birtakım
puanlamaları var. Önce neye bakılıyor, işte kan
grubu uyumuna bakılıyor doku uyumuna bakılıyor.
Hastanın birtakım sağlık parametrelerine
bakılıyor. Aciliyet durumuna bakılıyor… Nakil
merkezinin o andaki şartlarına bakılıyor. Mesela
Erzurum’da birisine uyacaktır ama Erzurum’daki
merkezin hekimleri başka bir hastanın nakli
için ameliyattadırlar. Siz o hastaya vereceğim
derseniz ne yaparsınız organı da kaybedersiniz,
herhangi bir şey yapamazsınız. Veyahut hasta
nın nakil merkezine ulaşımına bakıyorlar. Birtakım
puantajlar var; kimin alacağı belli oluyor.
Sıklıkla haberlerde rastlanan bir durum işte 5-6
kişi bekler, bir organ bulunmuştur. Onlara tahliller
tetkikler yapılır sağlık açısından değerlendirilir,
bir tanesine piyango vurur. Kalkar sevinir,
annesiyle babasıyla kucaklaşır, ötekiler ağlayarak
oradan ayrılırlar…
Süreç bu şekilde işliyor; herhangi bir şekilde
cinsiyet, din, dil, ırk, herhangi bir ayrım söz konusu
değil. Uygun organ uygun alıcıyı bulduktan
sonra başka hiçbir özelliğine bakmadan organ
naklini gerçekleştiriyoruz.
– Kadın erkek ayrımı yok, dediniz. Bunu bilmeyenler
vardır mesela. Siz az önce bölgemizin
nakil merkezinin ne durumda olduğunu
söylediniz ama bir daha tekrar edelim
hangi organ ve dokular üzerine nakil yapılıyor?

Türkiye’de ve dünyada ne yapılıyorsa biz de onu
yapıyoruz dedik. Kalp, böbrek, incebağırsak,
pankreas, kalp kapağı, karaciğer, kornea, aklınıza
ne gelirse… Bölgemizde de böbrek, karaciğer,
Erzurum Atatürk Üniversitesi Nakil Merkezimizde
ve ayrıca kornea nakli yapılıyor. Sadece
tek bir merkezimiz var. Onda da üç organ ve dokunun
nakli yapılıyor.
-Peki bu nakiller nasıl oluyor? Mesela diyelim
ki benim naklim tuttu ve ben Erzurum’dayım
ama organ da Sivaslı bir hastaya
verilecek, Aradaki mesafe nasıl sağlanıyor,
nasıl koruyorsunuz, hastaya nasıl götürüyorsunuz?

Çok güzel ve merak edilen bir soru. Bununla
alakalı enteresan bir örneğimiz var, sanırım iki
sene kadar oldu. Bursa’dan bir organ çıktı. Ve
Erzurum’a uyumluydu bu organ. Sağlık bakanlığımız
seferber oldu… Sizin yurtdışında yaşayan
akrabalarınız var mı?
– Evet var
Eskiden onlar ne yaparlardı geldikleri zaman,
bize hava atarlardı. 15-20 sene kadar önce… Bizim
Almanya’da, diye başlarlar… Sonra da; ben
burada hastalansam Almanya bana uçak, heliBiz de bakardık; ya bu nasıl bir şey, diye…
Şimdi Allah’a şükür son on yılda Türkiye’miz
çok ileri bir düzeye geldi sağlık hususunda.
Sağlık Bakanlığı’mızın 17 tane helikopter ambulansı
var, 3 tane jet ambulansı var. 2800’den
ziyade kar ambulansı var. Yine aynı şekilde, ihtiyaç
anında askeri helikopterleri kullanıyoruz
veyahut da özel şirketlerin, Türk Hava Yolları
uçaklarının hepsini kullanabiliyoruz.
İşte sözünü ettiğim örnek… Bursa’da bir organ
çıktı, nakil için Erzurum’a gelmesi lazım. Böbrek
nakledilecek ama buraya nasıl gelecek?
Beklemek olmaz! Bursa’dan bir helikopter kalktı,
Ankara’ya gitti. Ankara’dan Sivas’a gitti. Sivas’tan
Erzurum’a, üç helikopter değişti… Böbrek
Erzurum’a getirildi ve nakil yapıldı.
Ve hastamız şu anda sağlıklı bir şekilde hayatını
devam ettiriyor.
– Süresi ne kadar hocam, organı çıkardıktan
sonra?

Organdan organa değişiyor. Klasik bilgi “böbreği
çıkardıktan sonra 72 saat içerisinde takmak
zorundasınız” der ama nakil cerrahlarımız
24-26 saatte takmayı tercih ederler, yani
oldukça kısa bir süre. Yine kalp için, karaciğer
için 4 saatlik bir zamandan bahsederler ama
uzmanlarımız 1-2 saat içerisinde takmak isterler.
Çünkü zaman uzayınca, uygun koşullarda
saklamış olsanız dahi, organlar fonksiyonlarını
yitirebiliyor. O yüzden çok uzun süre beklememek
lazım, bekleyemiyoruz. Bu yüzden biz bu
noktada Sağlık Bakanlığımızın bütün imkânlarını
kullanıyoruz. Jet ambulansı da kullanıyoruz,
helikopter ambulansı da kullanıyoruz. Kara
ambulansını da kullanıyoruz. Bakanlığımız bu
konuda bize sonuna kadar destek veriyor, yeter
ki şartlar uygun olsun.
Hatta bir seferinde nakil ekibinin getirilmesi
söz konusu idi. Herhangi bir imkân bulunamayınca
askeriyeyle diyaloğa geçildi. Onların uçağıyla
geldi mesela. Kargo uçağıyla dahi gelen
nakil ekiplerimiz var. Çünkü maksat insan kurtarmak,
yaşamasını devam ettirebilmek, hayat
şansı sunmak olunca elinizde ne imkân varsa
onu kullanıyorsunuz.
– Organ nakli ile yaşama süresinin uzatılması
tam olarak mümkün mü?

Böbrek konusunda yapılan bir çalışmada vardı.
Orada diyor ki: “İki örnek vereceğim, bir erkek
bir bayan olsun. 25 yaşında bir erkek eğer böbrek
yetmezliği hastasıysa, bu hasta diyalize giderek
ne kadar yaşar, 11-12 sene. Fakat siz bu
erkeğe organ nakli yaparsanız umulan ömür
22-23 seneye çıkar.
Şimdi bir düşünelim; 25 yaşında diyalize gidiyor,
siz onu 38 yaşında kaybedeceğinizi düşünüyorsunuz.
İşte o insan evliyse, çocuğunu
okula giderken anca görür ya da görmez. Fakat
siz ona nakil yapıyorsunuz ve 57-58 yaşına kadar
yaşama şansı sunuyorsunuz. Ne oldu? Hayat
kalitesi yüksek ve uzun bir ömür sağladınız.
Çocuğunun okula gittiğini ancak görecek olan
hasta, torununu görecek…
35 yaşında bir bayan böbrek yetmezliği hastası.
Böbrek, o çalışmaya göre 8 sene kadar dayanır
ve hasta 42-43 yaşında vefat eder, diye düşünüyorsunuz.
Fakat siz o bayana nakil yaptığınız zaman, yaşama
süresinin 24-25 yıla uzaması bekleniyor.
Kaç kat, 8’den24’e tam 3 kat…
Bu konuda şansı en yüksek olan böbrek naklidir,
diyaliz imkânımız var çünkü. Diyaliz imkânı olan
böbrek yetmezliği hastalarında bile hayatta
kalma süresini 3 kat uzatıyor.
– Peki hocam böbrek nakli dedik ya, en çok
böbrek naklinde kendi akrabaları ya da
kardeşlerinden, anne babadan alındığı zaman
mı daha uyumlu yoksa başkalarında da
uyum sağlanıyor mu?

İngiltere’yi örnek verelim: İngiltere, yapmış
olduğu böbrek nakillerinin yüzde 70-80’ini kadavradan
yapıyor. Yani ölmüş insandan, yani
beyin ölümü gerçekleşmiş insandan yapıyor
fakat bizde bu oran yüzde 75-80 oranında canlıdan.
Kadavradaki nakille canlı nakil arasında
çok ciddi farklar yok, hayatta kalma süresi
açısından. Fakat tercih edilmesi gereken nakil
hangisi? Kadavradan nakil. Biz yine az önce de
vurguladığım gibi organların kullanımına izin
veren insan bulamadığımız için, ne yazık ki biz
daha çok canlıdan yapıyoruz…
– Canlıdan yapılan naklin yasal alt yapısı
nedir?

Dördüncü dereceye kadar akrabası verebiliyor,
yasal olarak. Kendisinin veyahut da eşinin. Ondan
sonrası yabancı kabul ediliyor ve il sağlık
müdürlüklerinde etik kurulların iznine tabi
oluyor onlar. Yani 4. Dereceden uzak bir akraba
ya da yabancı bir insan, bir başkasına böbreğini
verebilir mi? Etik Kurulu’na müracaat ediliyor,
eğer kurul uygun görürse herhangi bir organ
ticaretinin olmadığı para ile alım satımının
olmadığına kanaat getirirse bu naklin uygun
olacağına kanat getirirse müsaade edebiliyor.
Yasal altyapı olarak 4. Dereceye kadar kendi
veya eşinin akrabalarından nakil mümkün.
Ama yine söylüyorum bütün dünyanın tercihi
de odur, asıl yapmamız gereken şey kadavradan
yani ölmüş insandan nakil yapmak.
– Peki o zaman ben öldükten sonra organlarımın
kullanılmasına izin vermek istiyorum,
ikna oldum. Benim ne yapmam gerekiyor?

Her hastanede organ nakil koordinatörlerimiz
var. Onlara giderek, müracaat ederek “ben öldükten
sonra organlarımın kullanımına izin
vermek istiyorum. ” diyerek bu işi yapabiliyorsunuz.
Veya İl Sağlık Müdürlüklerinde , Halk
Sağlığı Müdürlüklerinde , Aile Hekimliklerinde
, Toplum Sağlığı Merkezlerinde bunu yapabiliyorsunuz.
Veya Ehliyet alacaksınız, müracaat
ettiniz, ehliyetinizi alacağınız zaman Emniyet
Müdürlüğündeki arkadaşlar soruyorlar size
“organ bağışında bulunmak istiyor musunuz”
diye, yeter ki bu konuda gönüllü olun.
Şimdi siz karar verdiniz ya mesela, ben hemen
sizin bağış kartınızı tanzim edip, iki tane şahidin
huzurunda imzalayıp, size teslim edebilirim.
Yani, bunu istemek mesele…
-Şahit dediniz ya, diyelim ki ben “tamam”
dedim. Karar verdim ve bir gün beyin ölümüm
gerçekleşti, fakat annem babam
“hayır” dedi. Ben şahit olarak onları göstermemiştim,
bilmiyorlardı belki ve“alamazsınız”
dediler. Ben de cevap veremeyeceğime
göre,böyle bir durumda ne
yapıyorsunuz?

Sizin bağışçı olup olmamanız önemli değil, ailenizin
onayını her hâlükârda alıyoruz. Aileniz müsaade etmezse,
siz yaşarken bağışçı olmuş
olsanız dahi organı alıp kullanmıyoruz. Aile
müsaade etmezse almıyoruz. Bu yüzden organ
bağışının vasiyet gibi de bir hükmü var. Yani bağış
yaptıktan sonra elinize kartınızı aldığınız an
ailenizle paylaşacaksınız. Aile görüşmelerinde
bununla da karşılaşıyoruz. Adam diyor ki “ben
biliyorum bu meseleyi, insanların hayatı da
kurtulacak, ama benim annem daha önceden bu
konu hiç geçmediği için müsaade eder mi bilmiyorum,
diyor. Oğlum kızım eşim müsaade eder
mi bilmiyorum, diyor. Bilsem izin vereceklerini
ben de müsaade ederim ama emin değilim ve
yok, olmaz diyorum” diyor. Böyle durumlarla da
karşılaşıyoruz.
O halde aileye deklare etmek lazım, bilgi vermek
lazım. Ve hatta karşı çıkacaklarını bilsek
de, en azından tartışma ortamını oluşturmak
lazım, kavga değil tabii ki. Fikir müzakeresi…
Bu niçin lazım, neden lazım, bu farkındalığı
oluşturmak açısından da önemli. Bu yüzden
kartınızı aldığınızda “ben öldükten sonra organlarımın
kullanılmasına müsaade ediyorum”
derseniz iyi olur.
– Peki, organ bağışının yaş sınırı var mı?
Herkesten organ nakli gerçekleşiyor mu?

Yaş sınırını şöyle algılarsak… “Ben organlarımın
kullanılmasına izin vermek istiyorum, olabilir miyim”
diye algılarsak, 18 yaşından büyük olmamız
ve aklî melekelerimizin yerinde olması yetiyor.
110 yaşında olsanız da bu kararı verebilirsiniz.
Fakat mesela yaşarken müsaade ettim, beyin
ölümüm gerçekleşti, her halükarda benden organ
alınır mı? Çalışıyorsa alınır, fonksiyon görüyorsa
kullanılır. Eğer fonksiyon gören organınız
Türkiye’de herhangi bir yerde bir insana uyum
gösteriyorsa kullanılır. Ama Allah korusun, yaygın
kanser hastalığı vardır o organları kullanamıyoruz
tabi. Tıbbi engellerimiz yok değil, var…
Fakat “organ bağışında bulunuyorum” taahhüdünü
vermek için, “öldükten sonra organlarımı
kullanabilirsiniz” demek için tek sınırımız; 18
yaşından büyük olmanız ve akıl sağlığınızın yerinde
olması.
– 18 yaşından büyük olmanız gerekiyor dediniz
ya, peki çocuklarda organ nakli nasıl
gerçekleşiyor? Ben en az 18 yaşındaysam
benim organım bir çocuğa uyuyor mu, bu
nasıl oluyor?

O teknik bir konu. Uyum için belirli standartlar
var, 15 yaşındaki biriyle boyunuz kilonuz birbirine
uygunsa, kan grubunuz uyuyorsa, başka
bir engel yoksa, böbreğiniz ona niye takılmasın
ki? Takılabilir. Genellikle çocukların organı çocuklarla
eşleşiyor teknik anlamda. Fakat bazen
vefat etmiş bir insanın karaciğerini ikiye bölüp
iki farklı insanda kullanabiliyoruz. Veyahut da
bir insanın iki böbreğini iki farklı insanda kullanıyoruz.
Önemli olan teknik uyumun sağlanmış
olması. O sağlandıktan sonra her insanın organını
herkeste kullanabiliriz.
– Bir kişi ölmeden önce, organ nakli kararı
alınabiliyor mu?

Hayır. Hayır kesinlikle… Bizim işimiz bütün
sağlık çalışanları olarak, insanı yaşatmak…Bir
insanın, hastanın beyin ölümü geçekleşmeden,
onun organını nakletmek aklımızın ucundan
bile geçmez. Yani “bu ölsün de biz bunun
organlarını kullanalım” diye düşünmeyiz.
Bizim maksadımız oradaki insanı hayatta tutmaktır.
Ama bu her zaman vaki olmuyor, ölüm
de bir gerçek. Kaçınılmaz gerçek… Düşünüyorsunuz,
bunda beyin ölümü gerçekleşti mi diye
şüpheye düşüyorsunuz, sonra muayene ediyorsunuz
gerekli tetkikleri yapıyorsunuz. Beyin
ölümü kararını alıyorsunuz; iki ayrı hekim
“bunda beyin ölümü gerçekleşmiş” diye imzalıyor.
Aileye bunu beyan ediyor, vefat ettiğini söylüyor,
ondan sonra bizim koordinatörlerimizin
haberi oluyor. Süreç işte ondan sonra başlıyor.
– Kişi tüm organlarımı değil de, misal olarak;
sadece böbreğimi almanıza izin veriyorum,
diyebiliyor mu?

Tabii ki. Bütün organlarının kullanımına izin
verebilir, “sadece korneamı, sadece kalbimi, sadece
akciğerlerimi kullanın” da diyebilir. O özgürlüğe
sahip. Aynı şekilde, vefat ettikten sonra
yakınları da “sadece böbreğini kullanabilirsiniz”
deme hakkına da sahip.
– Organlarını bağışlayan bir kişi daha sonra
bundan vazgeçebilir mi?

Tabi ki vazgeçebilir. Nasıl ki karar vermekte
özgürse, vazgeçmekte de özgürdür. Geldiniz bizim
organ nakil birimimize, örnek olarak Bölge
Eğitim Araştırma Hastanesi’nde organ bağışı
taahhüdünde bulundunuz, size kartınızı da verdiler,
gittiniz. Fakat sonradan “ben vazgeçtim”
diye düşündünüz. Geri geldiniz, biz o bağışı iptal
ediyoruz.
– Bu kart sürekli yanımızda mı olmak zorunda?
Eskiden sürekli yanımızda olmak zorundaydı
fakat şimdi bakanlığımızın bir çalışması var, bilgileri
elektronik ortama geçirdik. Yani organının
alınması için verilen izinleri artık bir tık ile görebiliyoruz.
Bu çalışmamızsonucunda; Allah korusun,
gittiğiniz hastanede başınıza böyle bir şey
gelirse, biz onu ekranımızda görebileceğiz.
– Organının alınmasına izin verenlerin sayısı
artsa bile, eğer dokuda uyum gerçekleşmezse…

Gerçekleşir. 70-80 milyon nüfustan bahsediyoruz.
Kullanamadık, yani uyumsuzluktan dolayı
kullanamadık ve ziyan oldu dediğimiz organ
neredeyse yok gibi. Ama ne oluyor, misal olarak;
aile nakil için organların alınmasına izin
veriyor fakat organlar kullanılabilecek durumda
değil. Yani takacağınız hastaya herhangi bir
faydası yok. Böbrek bozulmuş, karaciğer bozulmuş,
kalp kullanılacak durumda değil, akciğeri
kullanırsanız hiçbir fayda sağlayamayacak… Bu
şekilde, nadir de olsa organlarını kullanamadığımız
insanlar söz konusu olabiliyor. Yani ailelerin
organların nakil için kullanılmasına izin
verdiği zaman muhakkak bu organlar kullanılacak
diye bir garanti yok, önce organın sağlıklı
olması yani çalışması gerekiyor.
– Peki hocam, din ve organ bağışı hakkında
ne söyleyeceksiniz?

Din de bütün ilimler gibi bir ilimdir. Yani herkesin
kafasından konuşacağı, yorum yapacağı bir
şey değil… Hekimlerimiz de vatandaşlarımız da
1957 yılından beri Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza
bu soruyu mütemadiyen sormuşlar. Her seferinde
verilen cevap; organ naklinin, herhangi
bir sakıncasının olmadığı yani caiz olduğu” yönünde
olmuş. Bunun aksine hiçbir fetva yok.
6 Mart 1980 tarihindeki fetvayı örnek vereyim
size. Orada, bunun caiz olmasının yanı sıra teşvik
edilmiş. Denmiş ki: Organ nakli caizdir…
Hatta Maide suresi 32. Ayette buyuruluyor ki:
“Kim bir insana hayat verirse bütün insanlara
hayat vermişçesine sevap kazanır.” Düşünün,
siz organlarınızın kullanılmasına izin veriyorsunuz,
sizin organınızla bir insan hayata tutunuyor.
Böbrek yetmezliği olan bir insan diyalizden
kurtuluyor. Kalp yetmezliği olan biri
sağlığına kavuşuyor… Ve o insanın, örnek olarak
karaciğer yetmezliği olan bir insanın hayatını
kurtardığınız zaman sanki bütün insanların hayatını
kurtarmış gibi sevap kazanıyorsunuz…
Diyanet işlerinin 1980’de vermiş olduğu fetvada
ayrıca teşvik de ediyor. Yine ayrıca Diyanet
İşleri Başkanımız Sayın Mehmet Görmez’in
bir açıklaması vardı. Bir etkinliğimizde “Organ
nakli candan cana en büyük sadakadır” demişti.
Din bir ilimdir, dedik ya. Bu ilmi yapanlar arasında
itiraz edeni yok. İlmini değil de argo ifadeyle
“filmini” yapan insanlar arasında karşı
çıkanlar var yani. Çok kıymetli fıkıh kitaplarından
bir tanesinden bahsedeceğim, Tam İlmihal
Seadeti Ebediyye. Orada geçen ifadeyi size
aktarayım. Diyor ki: “İnsan hayatını kurtarmak
zarurettir. Elzemdir, lazımdır. Eğer ölmüş bir
insanın organı ile bir başka insanın hayata tutunacağı,
yaşayacağı veyahut da organının kurtulacağı,
hastalıktan kurtulacağı zannedilirse
doktor tarafından, o doktor kişinin ailesine de
sormadan kendisine de sormadan danışmadan
o organı alıp ölmüş insanın böbreğini alıp başka
bir insanın bedenine takarak onun yaşamasına
sebep olabilir” diyor. Çünkü insan vücudu
mütekavvim mal değil, diyor. Mütekavvim mal
ne demek, elinizdeki kalem sizin malınız bana
hediye edebilir misiniz, edebilirsiniz. Satabilir
misiniz, satabilirsiniz. Götürüp bir hayır kurumuna;
alın bunu siz kullanın deyip bağışlayabilir
misiniz, bağışlayabilirsiniz. Ama insan bedeni
emanet, insan onun emanetçisidir. Öldükten
sonra onun o beden hakkında herhangi bir tasarrufu
olmaz. Yakınlarının da tasarrufu olamaz
bu mal değil ki, diyor. O yüzden bir tabip,
hekim, o ölen insanın organıyla başka bir insan
hayata tutunacak, kurtulacak, tedavi olacaksa,
öyle bir zannı varsa, kesinliğe de gerek yok
yani yüzde yüz böyle olacak demesi lazım değil.
Büyük ihtimal böyle olacak, demesi yetiyor. O
böbreği alır takar, diyor. Dinimizin hükmü bu…
Diyanet İşleri Başkanlığı ise tabii olarak bu işi
belirli bir formata sokmuş. Kişinin rızası, yakınlarının
rızası, kişinin aksi bir beyanının olmaması
gibi şartları da öne sürmüş ama hiçbir
şekilde organ nakline karşı çıkmamış.
Bunun çeşitli örnekleri var. Mesela, buna örnek
verirken Eşbah Risalesi’nin 123’üncü sahifesinde
yazan bir ifade var. İmam-ı Azam Ebu
Hanife, ki İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri,
dinimiz İslam’ın en büyük âlimlerinden bir tanesidir,
zaten bu herkesin malumu… İmam-ı
Azam Ebu Hanife’ye ölmüş bir kadının karnında
çocuk olduğu, onun yaşadığı zannedildiği
söylendiği zaman “Karnını yarın o çocuğu oradan
çıkarın” diye fetva vermiş.
Bizim insanlarımız diyor ki “insan bedeni muhteremdir,
ölse dahi ona eziyet etmemek lazım,
acı çektirmemek lazım.” Elbette öyledir. Bizim
gassellerimiz, ölü yıkayıcılarımız ne yaparlar,
meyyiti yıkayacakları zaman çok dikkatli hareket
ederler ki incinmesin diye. Olması gereken
de budur. Fakat zaruret hâsıl olunca o ölü o işten
acı, azap duymaz. Dini fetvalar böyle verilmiş.
– Peki, organ nakli konusuna farkındalığının
artması için neler yapılıyor?

Televizyon programları, çeşitli seminerler,
konferanslar, elden gelen her şey yapılmaya
çalışılıyor. Bütün imkânları kullanmaya çalışıyoruz.
Sağlık Bakanlığımızın AB ile ortak yürütmüş
olduğu bir çalışma var. Sözünü ettiğim
“Organ nakli için teknik uyum projesi” kapsamında
1500 uzman beyin cerrahı, nöroloji uzmanı,
anestezi ve yoğun bakım uzmanı hekimlere,
organ nakli hususunda eğitimler verildi.
Yine bu proje dâhilinde basın mensuplarıyla,
din adamlarıyla, muhtarlarla, aktör-aktrislerle,
tiyatro sanatçılarıyla, dizi yönetmenleriyle
filan bir arayagelindi. Çünkü doğru adımlar
atmak önemli; örnek olarak, eğer ki bir dizide
kaybolmuş çocuğu küvet içerisinde böbreği
alınmış gibi gösteriyorsanız bir daha insanların
kafasında oluşan bu soru işaretini silemezsiniz.
Yazdığınız senaryoları da çevirdiğiniz filmleri
de bir şekilde hayatın gerçeklerine uygun olarak
yapmak zorundasınız.
– Konu uzasa da detaylar çıkıyor…
Evet, haklasınız… Bizler ilmin ve medeniyetin
beşiği olan bir toplumuz. Size İspanya örneğini
vereceğim. Bizim pmp dediğimiz oransal rakamlar
var. Kadavradan organ naklinin milyon
nüfus başına oranı, diyoruz biz bunu. İspanya’da
2013 itibariyle bu oran 35-36’larda 39’larda,
bizde ise 4.6, 5.6 civarında seyrediyor. İspanya
bizim on katımız… Ben böyle bir vurgu yaparak
geçiyorum genelde. İspanya’da ilim teknik ne
zaman ilerledi? Endülüs Emevileriyle ilerledi,
yani oraya bizim medeniyetimiz gitti, orada bir
şeyler yaptı, ilim götürdü, insanlık götürdü. Pekibu
insanlar daha önce ne yapıyorlardı? İçerisine
şeytan girdiğine inandıklarıiçin ruh hastalarını
ateşe koyup yakıyorlardı. Hala filmlerini
yapıyor kendileri, biz eskiden böyle yapıyorduk
ortaçağ karanlığında, diye. Oraya ulaşan bizim
ilmimiz, medeniyetimizle Avrupa çağ atladı.
Rönesans gerçekleşti. Bizim kitaplarımızı okuyan
bilim adamları yetişti. Tıp kitaplarımızı,
matematik hendese kitaplarımızı tercüme ettiler.
O şekilde ilim ve medeniyette belirli bir
seviyeye geldiler ve işte kadavradan organ nakli
konusunda bizi on kat geçtiler. Bu durum, bizim
toplumumuz için Türk-İslam toplumu için bir
utançtır. Eğer ispanya 39-40’larda seyrediyorsa
Türkiye’de bu rakamın 400’lerde seyretmesi lazım.
Onların bizim on katımız değil, bizim onların
on katı olmamız lazım.
O yüzden toplumumuzun, insanlarımızın kendi
özüne dönmesini bekliyorum ben, bu çok
önemli bir gerçek.
– Bu işin devlete masrafı, yükü büyük mü?
Tam aksine… Bakın, organ naklinin sadece bir
şov değil, tedavi olduğunun farkına varmasını
bekliyorum insanlarımızdan. Bu öyle bir tedavi
ki, ülkenin maddi kaynaklarına doğrudan etkisi
var. Türkiye’de 50-55 bin diyaliz hastası var. Bu
hastaların 5 yıllık tedavi maliyetleriyle, organ
nakli maliyetlerini hesaplarsak 10 milyar dolar
civarında kâra geçtiğimizi görüyoruz, sadece 5
yılda… Ülkesine maddi olarak da katkı sağlamak
isteyen insanların bu konuya destek vermeleri
gerektiğini düşünüyorum. Yani organ nakli hem
insancıl bir iş, hem vatandaşlık görevimiz. Her
şekilde buna destek vermek için; televizyonda,
kahvede, okulda, evde, camide, hastanede, her
yerde konuşmak lazım. Gündemimiz bu olması
lazım ki toplumsal farkındalığı, bilinci artıralım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir