Osmanlı’da Çocuk Olmak: Osmanlı Medreseleri

Medreseler, zannedildiği gibi sadece üniversite tahsili veren
mektepler değillerdir. Sıbyan Mektebi; anaokulu-ilkokul karışımı iken,
medreseler üç kısımdır. Bunlardan birincisi, bugünkü orta mektep (ortaokul)
seviyesinde, ikincisi lise seviyesinde maarif (eğitim öğretim sistemi) verirler.
Üçüncü kısmı ise tam olarak, bugünkü Üniversite’nin karşılığıdır.

Erken Başla, Erken Bitir…
Osmanlı’da çocuklar Medrese’ye
10 yaşında başlarlardı.
Zekâ ve istidatlarına göre tahsil
süreleri farklı olabiliyordu. Mesela
medresenin üniversite kısmını (zor
olsa bile) 15 yaşında bitiren de vardı,
25 yaşında bitiremeyen de… Zira
Osmanlılarda, sınıf geçme değil, ders
geçme esastı. Yani bir talebe medresede
Riyaziye, Fizik, Kimya, Coğrafya
(…) olmak üzere derslerin ekseriyetini
geçse, Tarih dersinden geçemedikten
sonra medreseyi bitirmiş sayılmazdı.
Bugün böyle değildir. Derslerin ekseriyetini
geçen, sınıfı geçmiş demektir.
Kendi Tercihini, Kendin Yap!
Osmanlı medreselerinde her şeyi
ile “herkese aynı” bir maarif yoktu.
Bu hem tahsil süresi olarak, hem
de ders çeşitleri olarak böyledir.
Meselâ Riyaziye yani Matematik
dersini sevmeyene cebren, zorlayarak
bu dersi öğretmezlerdi. Zira talebe
sevmediği derse çalışmak istemeyeceği
için, bu dersler üzerinden ilmî
bir rütbe kazanamazdı. Ama elbette
mecburi dersler vardı; İlmihal, Edebiyat
ve Tarih dersleri buna misal
olarak verilebilir.
Medresede Maarif Usulü
Osmanlı medreselerinde maarif,
ekseriyetle yatılıydı. Odalarda bir eski
talebe (danişmend) ve bir de yeni talebe
(çömez) beraber kalırlardı. Çömez
kelimesi bizde zamanla asıl manasını
kaybederek, hiç de hoş olmayan yeni
manalar kazanmıştır. Lâkin çömez,
medreseye ve müderrise hizmet ederek
ilim öğrenen kimse demektir.
Medrese planlarına bakarsak, ortada
büyük bir avlu etrafında; mescid,
dershaneler, talebe ve muallim hücreleri
ve eyvân (amfi) mevcuttur. Bu
plana “külliye” diyoruz. Külliye kelimesi,
College (Kolej) olarak da Avrupa
dillerine de yerleşmiştir. Avrupai
Üniversite düzeni de bunun Hristiyanlığa
müntebik şeklidir.
Medresede Talebe sabah namazında
kalkardı. Abdest alır, sabah namazını
eda eder ve güne başlardı. Medresede
dersler 4 derstir, bunun 5’i geçtiği görülmemiştir.
Yani sabah-öğlen arasıdır. Haftanın Salı, Perşembe ve Cuma günleri tatildir.
Bu günlerde talebe derslerini kopya eder,
çamaşırlarını yıkar, derslerini ta’lim ve istirahat
ederdi.
Ferdî Kabiliyete Göre Ferdî Tahsil
Osmanlılarda az evvel ifade ettiğimiz üzere
sınıf geçme değil, ders geçme esastı. Lâkin talebe
göreceği dersleri kendi seçerdi.
Ders sırasında en önde müderris otururdu.
Onun hemen önünde muîd’ler ve o dersi en iyi
bilen talebeler yer alırdı. Onların yanında da
diğer talebeler oturmaktaydılar. Talebeler hem
kitaplarını hem de not defterlerini yanlarında
bulundururlardı.
Bir hoca en fazla 20 talebeye ders verirdi.
Mamafih, bugün olduğu gibi tahtaya yazıp gitmezdi.
Bütün talebelere tek tek ders verip, onlardan
tek tek dersi alırdı.
Osmanlı maarifinde talebeye ciltlerle kitap
okutulmazdı. O dersin temelini teşkil eden küçük
bir risale ezberletilirdi. Talebe öğrendiklerini
bunun üzerine bina ederdi.
[Medrese usulü Arabî dersi görenler bilir, evvelâ
Emsile denilen fiil çekimlerinden müteşekkil
bir risale ezberlenir. (Nasara-yensuru), bilahare
bütün fiiller bu kalıba göre çekilir. Bundan
sonra Sarf-Nahiv denilen dersler alınır.]
Muîd, dersi en iyi bilen talebeye verilen
isimdir. Dersi dinler, sonra anlamayan talebelere
yardımcı olur. Zira talebe anlamadığı bir
şeyi hocasına sual etmeye utanabilir, bu sebeple
kendisine daha yakın gördüğü muîd’e sorar.
Bu muhteşem maarif nizamının günümüzde
de tatbik edilmesi elbette en büyük arzumuzdur.
Ahmed Cevdet Paşa’dan
Ahmet Cevdet Paşa da medrese yılları için
şöyle der:
“O devirlerde ne güzel günler gördüm! Ne tatlı
ömür sürdüm! Her dem gönül ferahlığı ve iç huzuru
bana hem-dem idi. O âlem ne güzel âlem idi!
Daima talebeden biri bir veya iki türlü yemek
pişirip birlikte yedikten sonra kendi odamda
tenha kalıp mütâlaa-yı te’lîfat ile meşgul olurdum.
Bazen tabiatımın cömertliğine tesadüf
ederek şiir yazardım ve münşiyane bir şey kaleme
alırdım.
Ulema ve üdebadan ahbâb u yârânım çok idi.
Gece medreseye varmasam, arayan soran yok
idi. Akşamüstü ehibbadan birine rast gelip de
başka mahalleye gidecek olsam, medrese arkadaşım
bunu canına minnet bilirdi. Zira hazırladığı
yemek kendisine kalırdı.”
Osmanlı’da çocuk olmak;
İlme âşık, âlime hürmetkâr olmak, demekti…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir