Özel D o s ya -Kırkpınar, alperenlerin yadigârıdır-

Alperenler meydanı Kırkpınar’da,
davullar bu yaz 653.
defa vuracak, amma…
O davulların ne söylediğinden; ne
Kırkpınar’a gelenlerin, ne Kırkpınar’ı
yazanların, ne de er meydanında
güreşenlerin haberi olacak!..
Er meydanına çıkan pehlivanlar,
bir vatan ediniş destanını, sahip olduğumuz
güzelliklerin korunması
için maddî ve manevî güçlü olmak
mecburiyetini canlandıracaklar
ama; ne yaptıklarını, neyi temsil
ettiklerini, pehlivanlığın ne manaya
geldiğini bilmeden…

Peşrev çıkaracaklar ama peşrevin
ne anlattığını, Türkistan’dan Avrupa’ya
akışı temsil ettiğini bilmeden.
Bugüne kadar Kırkpınar’ı, (Kırkpınar
ve Spor Geleneğimiz, Alperenler
Geleneği Kırkpınar, Alperenlerinin
Kızlelması Kırkpınar,
700. Yılında Osmanlı ve Kırkpınar,
Gerçek Efsane Kırkpınar, Atina
Olimpiyatları ve Kırkpınar, Günümüzün
Spor Anlayışı ve Kırkpınar,
Yesi’den Kırkpınar’a, Vatan Ediniş
Destanı Kırkpınar) gibi değişik
yönleriyle inceledik.
Bu sene de Kırkpınar anlayışının
güce, kuvvete, nasıl anlam verdiğini
anlatmak istiyoruz.
Son yıllarda, sporda, özellikle de
futbolda şiddet inanılmaz bir tırmanış
gösterdi. Şiddet “ben”, “ben
haklıyım”, “her şey benim için” anlayışının,
kısaca “egosunu, nefsini ilah bilişin” sonucudur.
Kırkpınar, Türkoğlu Avrupa’yı vatan edinirken
doğmuştur, Türk oğlunun, Avrupa’yı vatan
ediniş destanı, sahip bulunulan güzelliklerin
elden çıkmaması için maddî- manevî güçlü
olmanın
ifadesi, bilek ile gönlü en
güzel idealler yolunda kaynaştırmış
olan alperenlerin yadigârıdır.
YESİ’DEN KIRKPINAR’A
Peşrevle, Türk oğlunun Türkistan’dan
Anadolu’ya, Anadolu’dan da
Avrupa’ya akışı canlandırılmakta; peşrevle,
Türk’ün sembolleri olan kurdun
atılışı, okun uçuşu, atın şahlanışı, kartalın
süzülüşü temsil edilmektedir.
Biz, bu vatan edinişin canlandırılması,
Kıkpınar’ın yalnızca Edirne’ye
sıkıştırılmaması için “Yesi’den Kırpınar’a”
projesini teklif etmiştik. Bu
projeyle, (Türkistan’da bulunan) Yesi’den,
Ahmet Yesevi hazretlerinin
kabrinden toprak alınacak, daha sonra,
Ankara’da Hacı Bayram’ın, Bektaş’ta
Hacı Bektaş Veli’nin, Söğüt’te
Ertuğrul Gazi’nin, Bursa’dan Osman
Gazi’nin, Çardak’ta Salcı Baba’nın,
Bolayır’da Şehzade Süleyman’ın,
Keşan’da Paşayiğit’in, Babaeski’de
Sarı Saltuk’un kabirlerinden alınan
topraklar, güreşlerin başlangıç gününde,
Edirne Sarayiçi’ndeki Kırkpınar
er meydanına serpilecekti.
Gelibolu’nun fetih gününde, alınan
topraklarla birlikte Rumeli’ye geçiş
canlandırılacaktı. Yağlı Güreş Federasyonu
tarafından kutlama programına
alınan bu proje, federasyonun
lağvedilmesiyle, hayata geçememişti.
2013 yılında bu teklifi, Trakya Üniversitesi’nin
Kırkpınar Sempozyumu’nda
tebliğ olarak sunduk.
Bazıları, Kırkpınar’ın doğuşunu
ve tarihçesini “yalnızca efsaneden
ibaret” diyerek küçümsüyorlar.
Doğru. Kırkpınar bir efsane, ancak
nasıl bir efsane… Eğer tarihçiden,
etnografyacıdan edebiyatçıya ve
folklorcuya bilim adamlarını bir araya
getirsek ve onların senelerce çalışmalarını
isteyerek, bir Kırkpınar
Efsanesi sipariş etseydik, bu kadar
mükemmel, tarihî ve coğrafî gerçeklerle
bu kadar uyuşan, Türk millî vicdanına
bu kadar yakışan bir Kırkpınar
efsanesi düşünemezlerdi.
ALİ İLE SELİM’İN
HATIRASINA
Kırkpınar efsanesi, tarihi ve coğrafi
gerçeklerle tamamen uyum içinde
ve tarihi gerçeğin, binlerce yılda
oluşan milli vicdanda yoğrulmasıyla
doğan bir efsanedir.
Efsanenin doğmasına vesile olan
tarihi şahsiyetlere ve efsanenin
geçtiği zaman dilimine bakalım:
Efsanenin doğmasına vesile olan
Orhan oğlu Şehzade Süleyman ve
silah arkadaşları, alperenlerin ve efsanenin
yaşandığı tarih konusunda
hiçbir ihtilaf yoktur.
Efsaneye kısaca göz atalım:
1354 yılında, Şehzade Süleyman ve
arkadaşları sal ile Rumeli’ye (Avrupa’ya)
geçmişler. Fetihlerde buluna
bulana bugün Yunanistan topraklarında
kalan Ortaköy’e bağlı ve Arda
nehri boyunda yer alan Simovina
civarına geldiklerinde, daha önce
yenişemeyen Ali ile Selim ismindeki
iki alperen tekrar güreş tutarlar.
Uzun süren güreş esansında vefat
ederler. Güreşmekten maksatları “savaşa-
cihada hazırlık” olduğu için, arkadaşları
tarafından şehit kabul edilirler
ve vefat ettikleri yere defnedilirler.
Bu iki alperenin üstünlüklerini ispatlamak
için güreşirken öldüklerini
söylemek, onların birbirlerinin
katili kabul etmektir! Arkadaşları
fetihten döndüklerinde, Ali ile Selim’in
mezarları başında kırk pınarın
doğduğunu görürler.
Buraya Kırklar Pınarı derler. Söylene
söylene Kırkpınar şekline döner.
1361 yılında Edirne’nin fethedilmesinden
sonra burada Ali ile Selim’in
hatırasına güreşler yapılmağa başlanır
ve bu şekilde Kırkpınar doğar.
Efsanenin geçtiği coğrafyaya ve efsanede
ismi geçenlere bir göz atalım:
Bu mekânları, bizzat gezerek, coğrafi
ve tarihi hakikatler ile efsanenin
nasıl koyun koyuna olduğunu
tespit ettim.
Çanakkale-Lapseki-Çardak’ta Salbaş
mevkii vardır. Burası, Şehzade
Süleyman’ın Rumeli’ye geçtiği salların
besmeleyle inşa edildiği yerdir.
Ve burada, salları inşa eden salcıların
piri Salcı Baba’nın kabri vardır.
Bu kabir, bugün hemen hemen yok
olmak üzeredir. Salcı Baba’nın kabrinin
yapılması ve buraya Salbaş Mevkiinin
neyi ifade ettiğini anlatan bir
anıtın inşa edilmesi, milli varlığımız
için çok önemlidir. Sözümüz Çardak
Belediyesi’nedir. Böyle bir şey
yapmak çok paraya mâl olmaz ama
getirisi, kârı, faydası büyük olur. Aslında
bu eseri yapmamak, yapmaktan
çok daha pahalıdır. (Bu konudaki
gayretlerinden dolayı Özcan Başgül
kardeşimizi tebrik ediyor, çabasının
neticesini almasını diliyoruz.)
DELİ KIZIL SULTAN’IN
KUMLARI
Salcı Baba’nın kabrinin bulunduğu
Salbaş mevkiinin, Çanakkale Boğazı’nın
Avrupa yakasına doğru bir
yol uzanmakta ve bunun ucunda hilal
şeklinde bir adacık vardır.
Bu yol, Deli Kızıl Sultan’ın kum saçarak
meydana getirdiği yoldur, bu yol
bugün de, Çardak’tan Çanakkale Boğazı’nın
içine doğru uzanmaktadır.
Deli Kızıl Sultan kimdir ve bu yol
nasıl meydana gelmiştir? Kısacak
göz atalım:
Kırkpınar’ın doğmasına vesile olan
Şehzade Süleyman ve kırk alperen
arkadaşı, Rumeli’ne geçmek üzere
sala binerlerken, o yörede Deli Kızıl
Sultan diye bilinen meczup kişi
gelir ve kendisini de sala almalarını
isterler. Kabul etmeyip yola devam
ederler. Bir müddet sonra duydukları
gürültüyle dönerler. Bir de bakarlar
ki, Deli Kızıl Sultan, kucağına
kum doldurmuş, kumları saçıyor,
kumları saçtığında kara ilerliyor.
Meczubu sala almazlarsa, Boğaz’ın
kapanacağından endişe ederler:
“Gel bre deli, sen sala alınmayı hak
ettin” derler.
Bunu duyan meczup, sevinçle kucağında
kalan kumları saçar, hilal şeklinde
bir kara meydana gelir. Deli Kızıl Sultan’ın saçtığı kabul edilen
kumlar, şifalı kabul edilmekte ve
bu sebeple Osmanlılar zamanından
beri her yıl, bu kumlarda 26 Ağustos’da
Kum Günü yapılmakta, yağlı
güreşler organize edilmektedir.
Çardak ve Bolayır’daki Kırkpınar’ın
efsanevi izlerini defalarca ziyaret
edip yerinde gördüm. Efsanenin
çoğrafya ve tarihle nasıl koyun koyuna
olduğuna şahit oldum.
ŞÜKÜR TEPESİ NE SÖYLER?
Prof. Dr. Ömer Lütfü Barkan, “Kolenizatör
Türk Dervişleri” kitabında,
Deli Kızıl Sultan’ın Yunanistan’ın
Dimetoka şehrinde türbe ve dergâhının
bulunduğunu yazmaktadır.
31 Ağustos 2002 Cumartesi günü
Dimetoka’ya yaptığım ilk (Kırkpınar’ın
yerini bulma) seyahatimde,
Deli Kızıl Sultan’ın Sofular’a bağlı
Ruşanlar ve Babalar Köyü arasındaki
türbe ve dergâhına ulaştım. Hem
türbe hem de dergah ayakta. Dimetoka’nın
hemen yanından akan çayın
ismi de Deli Kızıl Sultan Deresi.
Böylelikle Kırkpınar efsanesinde
ismi geçen Deli Kızıl Sultan’ın tarihi
bir şahsiyet olduğu meydana çıktı.
Çanakkale Boğazı’nın Anadolu
tarafından bulunan Çardak kasabasının
tam karşısında, Avrupa
yakasında Şükür Tepesi vardır. Bu
tepede, Şehzade Süleyman, Rumeli’ye
geçince şükür namazı kılmış
ve bu sebepten bu tepeye bu isim
verilmiştir.
Şükür Tepesi’nin hemen yanında
Bolayır bulunmaktadır. Burada
ise Kırkpınar’ın doğmasına vesile
olan yiğitlerin komutanı Şehzade
Süleyman’ın kabri var.
Efsanede ismi geçen Kırkpınar
çayırının, bugün Yunanistan topraklarında
kalan ve Edirne’ye Pazarkule
üzerinden 30 kilometre
uzaklıktaki Simovina ve Sarı Hızır
Köyleri arasında olduğu 1901
tarihli Edirne Salnamesi’nde yazılıdır.
1912 yılına kadar güreşler
burada yapıldı. Ancak 1912 yılında
buranın Bulgaristan sınırları içinde
kalmasıyla bu mübarek toprak
Türk oğluna elveda dedi.
Ve bu tarihte sonra bir daha burada
Kırkpınar güreşleri yapılamadı.
KIRKPINAR’IN DOĞDUĞU
YERDE
1901 tarihli Edirne Salnamesi’nde,
Selim’in Mezarı’ndan ve Kırkpınar
Çeşmesi’nden bahsedilmektedir.
Hangi Selim? Kırkpınar’ın doğmasına
sebep olan iki alperenden biri
olan Selim.
Hangi Çeşme? Kırkpınar’ın doğmasına
sebep olan iki şehidin gömüldüğü
mezar başında, kırk pınardan
meydana gelen çeşme.
Kırkpınar güreşlerinin bugün yapıldığı
Edirne Sarayiçi’nin asıl Kırkpınar
olmadığı, asıl Kırkpınar’ın,
kutsal mekânın, daha sonra iki alperenin
hatırasına güreşlerin yapıldığı
yerin, Yunanistan topraklarında kaldığını
öğrenince, gönlüme bir ateş
düşmüş, Kırkpınar’ın asıl mekânını
görebilmek için dua etmiştim.
Gün gelip de, burasını göreceğimi
rüyamda görsem inanmazdım.
Nihayet vize alarak, 1 Eylül 2002
Pazar günü Batı Trakya’ya koştum.
1901 tarihli Edirne Salnamesi’nde,
Edirne’yi Pazarkule üzerinden
Yunanistan’ın Ortaköy (Keramos)
kasabasına bağlayan şosenin hemen
yanında, Simovina (Ammovounon)
ile Sarı Hızır (Kiprinos)
arasında olduğu yazılıydı.
Bu iki köy Pazarkule gümrük kapısına
10 ve 12 kilometre uzaklıktaydı.
Batı Trakyalılar bu iki köyde Türk
kalmadığını ve bu iki köye yakın Sadırlı
Köyü’nde (Plati) tek bir Türk
hanesinin bulunduğunu söylediler.
Bu köyde Ahmet amcayı bulduk.
Ahmet Amca ile birlikte 10 kilometre
sonra tarif edilen yere ulaşmıştım.
Tam tarif edildiği gibiydi,
Güney kısmı, tribün gibi hafifçe
yüksekti, güneybatı istikametinde,
Kırkpınar deresi vardı, Kuzeyde
ise Arda nehri akıyordu. Kırkpınar
çeşmesi kaybolmuş, ancak suyu akmağa devam ediyordu. Ahmet,
amca yakın zamana kadar Selim’in
mezarının da durduğunu ve Yunanlılar
tarafından da ziyaret edildiğini
söyledi. Burada şehit olanlar ve
güreşenler için Fatihalar okudum,
bin bir korku ile fotoğraf çektim.
İşte bir rüya gerçek olmuş, iki yiğidin
güreşirken şehit olduğu, Kırkpınar’ın
fışkırdığı, Osmanlı yiğitlerinin
550 yıl boyunca, yiğitliğin,
mertliğin, gücün en anlamlısını
göstererek, Türk oğlunun Avrupa’yı
vatan edinme mücadelesini canlandırdıkları
ve 91 yıldır pehlivanlara
hasret kutsal meydanı görmüştüm.
Gözyaşlarımı tutamadım.
GERÇEK EFSANE
Hangi efsane bunlardan daha sağlam
temellere, gerçeklere sahiptir.
Kırkpınar efsanesi, yazımızın başından
beri anlattığımız tarihi ve
coğrafi gerçeklerle doğrulanmaktadır.
Çardak’ta Salbaş mevkii,
Salcı Baba’nın mezarı ve kum yolu,
Bolayır’da, Şükür Tepesi ve Şehzade
Süleyman’ın kabri, Dimetoka’da
Deli Kızıl Sultan’ın türbesi, Simovina ve
Sarı Hızır arasındaki Kırkpınar
meydanı, Kırkpınar Deresi,
Selim’in mezarı, Kırkpınar efsanesinin
“GERÇEK EFSANE” olduğunun
inkar edilmez delilleridir.
Her ne kadar bugün, Kırkpınar’ın
1361yılında başladığı kabul edilse
de, Kırkpınar’ın ilk doğuşu Sarı
Saltuk’ladır.
Sarı Saltuk kimdir?
Sarı Saltuk, Türk insanına Anadolu’yu
ve Avrupa’yı hedef gösteren
Türkistan’ın büyük evliyası Ahmet
Yesevi hazretlerinin talebesinin
talebesi bir alperendir.
Hocasının işaretiyle Türk oğluna
Avrupa’yı vatan kılmak üzere, arkadaşlarıyla
birlikte Anadolu’ya
gelir. Burada Peygamber efendimizi
rüyasında görür. Peygamber
efendimiz, rüyada Sarı Saltuk’a,
“Edirne’yi fethet. Bu diyar, darünnasırdır
(yardım diyarıdır), burasını
küffar elinde komayın. Burası
dünyanın merkezidir. Buradan
çıkılarak yapılan seferlerde fetih
müyesser olur” der.
Tarih 1263 idi. Yani Orhan Gazi’nin
oğlu Şehzade Süleyman’ın Rumeli’ye
geçişinden 91 yıl önce, Sarı
Saltuk ve arkadaşları Rumeli’ne
geçtiler. Yollarına devam ederek,
Edirne’ye geldiler ve 1264 yılında
Edirne’yi fethettiler. Edirne’nin fethiyle
birlikte burada Kırkpınar güreşlerini
başlattılar. Edirne’yi terk
ettikleri 1304 yılına kadar Kırkpınar
güreşlerine devam ettiler.
Evliya Çelebi, Seyahatnâmesi’nde;
Bulgaristan, Arnavutluk, Romanya,
Kırım, Makedonya, Kosova,
Bosna ve Polonya’da, Kırkpınar’ın
ilk kurucusu Sarı Saltuk’un makam
ve türbelerinin bulunduğu
yazmaktadır. Bugün, Türkiye’de
İstanbul Rumeli Feneri, Babaeski,
İznik, Niğde Bor ve Diyarbakır’da
Sarı Saltuk’un kabri vardır.
Sarı Saltuk’un asıl kabri, Romanya-
Dobruca’daki Babadağ şehrindedir.
Kabir bugün, ayaktadır, ancak harabe
vaziyetindedir.
GALİBİYETTE MAĞLUBİYETİ
ARAYANLAR
Evet, Kırkpınar’ın ilk kurucusu Sarı
Saltuk böyle bir kimse, alperendi.
Şimdi, Kırkpınar’ın Kırkpınar’ın her
iki doğuşuna da vesile olan alperenler
kimlerdir, buna bir göz atalım:
Alp; kuvvet, cesaret, fedakarlık, dayanıklılıkta
ve her türlü silahları
kullanmakta eşsiz, geçilmez, yiğit
kişi demektir.
Eren ise; Allah-ü Teala’ya yakın,
nefsî isteklerinden vazgeçmiş, İslam
ahlakının en güzeline kavuşmuş,
başkalarının huzuru ve ebedî
saadeti için yaşayan, her hareketiyle
âlemlerin efendisi hazreti Peygamberimize
benzemeğe çalışan,
evliya, hakiki insan demektir.
Alplik ve erenliğin bir kişide birleşmesiyle
“alperen” denilen, insanlığın
zirvesi, gönül ve yüreği kaynaştıran,
madde ile manayı birleştiren tarihin
yazmağa doyamadığı güneşler doğar.
Onlar, barışta karıncayı ezdiklerinde
oturup ağlayan, ancak savaşta
düğüne gidercesine ölüme,
şehitliğe giden, binlerce kişiye bedel
olan yiğitlerdi.
Alperenler, galibiyette mağlubiyeti,
nefsin yenilgisini arayan, galip gelince
havalara sıçramayıp, buğday
başağı gibi, nimet, güç, kuvvet, akıl,
zeka, tecrübe, mal, evlat ve de galibiyet
çoğaldıkça “Bütün bu nimetlere
nasıl şükrederim?” endişesiyle boyun
büken, nefsinin mağlubiyetini
arayan örnek, gerçek insanlardı.
Türk milletinin İslâmiyeti kabulüyle
birlikte alpler, alperen olmuşlardır.
Türkler için alplik en büyük şerefti.
Alp için atı çok önemliydi. Alp
atının ismiyle anılırdı. Kıratlı Cotay
Alp gibi. At, hayatta ve ölümün den sonra alpin arkadaşı sayılırdı.
Bu sebeple Şehzade Süleyman’ın
Gelibolu Bolayır’daki türbesinin
hemen yanında atı da gömülüdür.
Bugün bile hâlâ; “Yiğit yiğidin yoldaşı
/ At yiğidin öz kardaşı” diye
söylenmektedir.
Alp öyle meziyetlere sahipti ki; bir
alp, ordu, devlet kurucusu demekti.
Göktürk, Gazne ve Timur imparatorlukları,
Kölemen, Anadolu
Selçuklu Devleti, Eyyubi, Tulunoğulları
Devletleri hep bir alpin kurduğu
devletlerdi.
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman
Gazi’nin silah arkadaşları;
Turgut Alp, Saltuk Alp, Aykut Alp,
Konur Alp gibi alplerdi.
Âşık Paşa (1272-1332), eserinde,
alpliğin şartını 9 olarak anlatmakta;
iman, akıl, cesaret ve nefsini
yenmekle, galibiyette mağlubiyeti
aramakla birlikte, iyi bir at ve silahın,
alpliğin temel şartı olduğunu
yazmaktadır.
Galibiyette mağlubiyete kavuşamayan,
nefsini yola getiremeyen,
alperen olamazdı.
ALPERENLERİN KIZIL
ELMASI
Osmanlı ve Selçuklu Türklerinin
ataları Oğuz Türkleri (Türkmenler),
ataları alpler hakkında bu an lattıklarımız zerre abartma yoktur,
tarihî hakikattir.
1876 yılında, Güney Türkistan’da
Seyhun kenarındaki Türkmenleri
ziyaret eden Amerikalı gazeteci
Henry Mac Gahan: “Türkmenler,
insanların en cesurları, en mert, en
kahraman ve misafirperverleridir.
Kadınları da ihtiyaç olduğunda erkekleri
gibi korkusuzca savaşırlar.
Savaşta, bir Türkmen en az beş düşmana
bedeldir” diye yazmaktadır.
İşte Kırkpınar, anlatmaya çalıştığımız
alperenlerin, kızılelması,
ulaşmak için her türlü fedakârlığı
göze aldıkları hedefleriydi. Kızılelma,
Türkoğlunun, can ve mal her
türlü fedakârlığı göze alarak ulaşmak
istediği hedefiydi.
Türkoğlu’nun ilk büyük kızılelması
İstanbul, sonraki de Avrupa’ydı.
Her Türk’ün en büyük kızıelmasıysa
şehit olmak, Hakkın rızasına kavuşarak
ebedî güzellikler diyarında
O’nunla şereflenmekti.
Kızılelma, tabiri de; Bizans İmparatoru
Justinianus’un İstanbul’daki
heykelinin elinde kızıl altın bir elma
vardı. Kızılelma tabiri buradan çıkmıştır.
Elma, hem tarihî geleneklerimizde
hem de inancımızda efsanevî
bir meyvedir. Ebedî güzellikler
için çalışmayı, “muradı” ifade eder.
DAVUL ÜÇ YERDE VURUR
Kırkıpınar’ın tarihçesini, Kırkpınar’ın
nasıl gerçek efsane olduğunu,
tarihî, coğrafî ve kültürel
gerçeklerle yüzde yüz nasıl uyuştuğunu
anlattıktan sonra, şimdi
gelelim, Kırkpınar yağlı güreşleri
içindeki, ciltler dolusu kitapla anlatılamayacak
motiflere, bin bir anlamla yüklü güzelliklere…
Bunlar öyle motifler, öyle güzellikler
ki günümüz insanlığı bunlardan
haberdar değil. Bırakın insanlığı;
ne Kırkpınar’da güreşen, bu işten
ekmeğini kazananlar, ne de bu güreşleri
organize edenler, “Kırkpınar
tarihî mirasımız” diyerek nutuk
atanlar haberdardır!
Yalnızca, peşrevle anlatılan evrensel
değerleri günümüz Batı insanlığına
anlatabilsek, hayretten dona kalırlar
“Bundan 600 yıl önce insanlar böyle
bir şey nasıl düşünmüşler” diye.
Pehlivanlar, niçin Allah Allah sesleri,
Hazreti Muhammed’e salavatlarla
er meydanına gönderilir?
Türk askeri, cenge de bu şekilde
gönderilir de onun için. Kırkpınar
güreşleri, barış zamanında harbe
hazırlığı, sahip bulunulan maddi-
manevi değerlere sahip çıkmak
için, madden ve manen güçlü olmayı
sembolize ettiğinden, cenkteki
bütün özellikler, yağlı güreşte
de vardır. Asker, savaşta, mehter
marşlarıyla, yağlı güreşçilerse, davul
zurnanın vurduğu kahramanlık
türküleriyle coşmaktadırlar. Pehlivanlar,
davul zurna eşliğinde dualarla
er meydanına gönderilirler.
Türk’ün hayatında, davul zurna üç
yerde vardır: Düğün, savaş ve güreşte.
Savaş, sahip olunan güzelliklerin
düşmana karşı savunulmasıdır.
Güreşse, düşman, nefis ve kötü arkadaşla
(çevreyle) savaşa hazırlıktır.
Düğün de, hayat savaşında en
önemli basamaktır.
Osmanlılar zamanında ve Cumhuriyet’in
başlarında Kırkpınar, Hıdrellez
günü başlardı. Nasıl Türk
orduları genelde sefere baharda çıkıyorlarsa,
pehlivanlar da baharın
müjdecisi Hıdrellez günü er meydanına
çıkıyorlardı.
Eskiden pehlivanlar, kıspet giymezden
önce iki rekat namaz kılarlar,
ayaklarına kadar uzanan
beyaz gömlekle örtündükten sonra
kıspeti giyerlerdi. Böylelikle, hem
kıspeti giyerken avret yerlerinin
açılması önleniyor, hem de şehit
olarak Kırkpınar’ın doğmasına
vesile olan iki alperenin hatırası
canlandırılıyordu. Beyaz gömlek,
şehitliğin işaretiydi.
Türk geleneğinde, spor, amaç değil,
güzelliklerin savunulmasında bir
araçtır.
EĞLENİRKEN EĞİTMEK
At yarışları, kılıç kalkan, cirit, okçuluk,
güreş, lobud, gürz ve mızrak
atmak gibi Türk sporlarının hepsi,
savaşa hazırlık, içindir, insanı eğlendirirken
eğitmeğe yöneliktir.
Yediden yetmişe kadın erkek herkes
sporcuydu, zamanının silahlarını
en iyi şekilde kullanırdı. Genç
kızlar ancak, güreşte, ok atmakta,
kılıç kullanmakta kendisini yenen
kimseyle evlenirdi. Dede Korkut
hikâyelerindeki anlatılan Bamsı
Beyrek – Banı Çiçek hikâyesi bunun
en güzel misalidir.
Mimar Sinan’ın şaheseri Süleymaniye
Camii yapıldıktan sonra,
burada görev alacak imamlarda
aranan şatlar sıralanırken, “iyi ata
binmeli, idman yapmalı ve yakışıklı
olmalı” denmektedir. Selimiye
Camisi’nin kubbesi, kızıl elmayı
hatırlatmaktadır.
Yağlı güreşte asıl olan ustalık, bilgi,
kuvvet, cesaret ve metanettir. Kilo
ve yaş sınırlaması yoktur. Bileği ve
yüreği güçlü, 50 kiloluk 60 yaşındaki
ihtiyar hak etmişse başta güreşebilir.
Geleneksel yağlı güreşte, zaman sınırlaması
yoktur. Bugün, güreşleri
planlanan zamanda bitirebilmek
için zaman sınırlaması getirilmiştir.
Ağa; tarihî seyri geleneğimiz içinde,
yağlı güreşin temel direği Kırkpınar’ın
ve güreşçilerin hâmisi,
güreşlerin organizatörüdür. Sahip
olduğu zenginliği paylaşmayı, vermeyi,
gönül zenginliğini ifade eder.
PEŞREV TEK BAŞINA
DESTAN
Peşrev; yağlı güreşçilerin, güreşe
başlamadan önce ısınmak için yaptıkları
hareketler topluluğu, diye
tarif ediliyor.
Fazla iddialı olacak ama peşrevi bu
şekilde tarif etmek, Türk kültürüne,
spor tarihimize, ihanet değilse,
gafletin en ağırıdır. Yukarıdaki tarif,
bırakın peşrevin içindeki kültürel
doneleri, kolların kartal kanadı
gibi açılması, kurt gibi ileri atılış, at
gibi şahlanış şeklindeki maddî öğeleri
bile açıklamaktan çok uzaktır…
Yağlı güreşte, peşrev başlı başına
bir destandır. Hem de öyle destan
ki, ciltler dolusu kitapla anlatılamayacak
Türkün tarih macerasını,
spor anlayışını, dünya görüşünü,
hayata bakışını, insan tarafını dile
getirmektedir.
Ne yazık ki günümüzde, pehlivanlar,
peşrevin manasından habersizdir
ve peşrevi son derece üstünkörü
ve laubali şekilde yapmaktadırlar.
Buna mani olunmalıdır.
GÜCÜNLE MAĞRUR OLMA
Peşrev, Türk oğlunun vatan tutmak
için Türkistan’dan Anadolu’ya oradan
da Avrupa’ya akışının ifadesidir,
Türkoğlunun tarih macerasınıanlatır. Peşrev, Türk oğlunun sembolleri
olan “ok, yay, at, kurt ve kartal”
figürleriyle donatılmıştır.
Türk oğlunun, yurt tutmak için tarih
boyunca akışı, yüzlerce yıl önce
yazılan Şecere-i Terakime (Türklerin
Soyu) adlı kitapta: “Oğuz ili
göçüp yürümedik yol var mı / Evin
tutup oturmadık yurt var mı?” en
güzel şekilde ifade edilmektedir.
Peşrevdeki güzellikler, ciltler dolusu
kitapla anlatılmaz. Biz kısaca
vermeğe çalışalım:
Peşrev başlangıcında, üç adım geri
gitmek: “Hak, adalet, aşk karşısında
boynumuz kıldan ince”… Üç
adım ileri gitmek de; “hedefimiz,
amacımız, şehitlik, hakkın rızası,
insanların duası” manasındadır.
Peşrev esnasında pehlivanlar, diz
çöküp, sağ elini toprağa dokundurduktan
sonra, üç defa, dizine
dudaklarına ve başına götürürler.
Bu: “Ey pehlivan, gücün, ustalığınla
mağrur olma, topraktan geldin,
yine toprak olacaksın, sahip
bulunduğun nimetlerin hesabını
vereceksin. Gücün, malın fazlalığı,
mesuliyeti fazlalaştırır. Sendeki
bütün güzellikler, güç, kuvvet,
Yüce Mevla’nın bir emanetidir.
Bunların hesabını vereceksin. Gerçek
güreşçi galibiyette mağlubiyete
kavuşandır” manasındadır.
BEYAZ GÖMLEK ŞEHİTLİĞE
İŞARET
Güreşçiler, peşrev esnasında, eliyle
rakibinin paçasına dokunurlar, ellerini
dudaklarına, sonra da başına
götürürler. Bu: “Ben pehlivanlıkta,
insanlıkta, ustalıkta, mertlikte senin
ayağının tozu olamam” demektir.
İkinci manasıysa, rakibinin en
büyük silahı olan paçalarının sağlam
bağlanıp bağlanmadığını kontrol
etmektir. Bu nasıl spordur ki,
rakibinin en önemli silahının çalışıp
çalışmadığını kontrol ediyor!..
Rakipler, birbirlerinin sırtlarını
sıvazlarlar. Bu; hem rakibinin iyi
yağlanıp yağlanmadığını kontrol
etmek, hem de helalleşmektir.
Trakya Üniversitesi’nin 2006 yılında
Kırkpınar’la ilgili düzenlediği
sempozyuma: “Vatan Ediniş
Destanı Kırkpınar”, “Yesi’den
Kırkpınar’a” ve “Türkün Dünya
Görüşünün Aynası Peşrev” isimli
üç tebliğ ile katılmıştık. Ne yazık ki
aynı üniversitenin bu sene düzenlediği
sempozyumdan haberimiz
bile olmadı! Acaba diyorum bizim
tebliğlerimiz ağır mı kaçtı?
Kıspet, 40 parçadan yapılır, bu
kırklara, evliyalara işarettir.
Kıspetin kasnak sicimine üç düğüm
atılır. Birinci düğüm, Allah’a kulluğa,
ikinci düğüm Hazreti Muhammed’e
ümmet olmağa, üçüncü düğüm de
pirin, ustanın hakkına işaretti.
Paça bendi, üç kat sarılırdı. Bunlar
tasavvuftaki; şeriat, tarikat ve hakikat
üçlüsüne işaret ederdi.
Kısacası, Osmanlılar zamanında
kurulan Güreş Tekkelerinde (Spor
Akademilerinde), tasavvuf, Ahilik
terbiyesi ve eğitimi aynen geçerliydi.
Kıspet, iki rekât namaz kıldıktan
sonra abdestli olarak, sırtında yere
kadar uzanan beyaz gömlek varken
giyilir. Bu şekilde, hem pehlivanın
avret yerleri gözükmemiş olur,
hem de pehlivan, şehitlerin yadigârı
bir sporu yaptığını hatırlar.
Ancak günümüzde pehlivanlar
buna dikkat etmemekte, maalesef
pek çoğu avret yerleri meydanda
giyinmektedir.
KISPET ATEŞTEN GÖMLEKTİ
Önceden, ilk defa kıspet giyilişinde
Kıspet Giyme Töreni yapılır, kıspet
giymenin, pehlivanlığın ne demek
olduğu hem beyne hem de gönle
bir daha çıkmamak üzre nakşedilirdi.
Kıspet giyen, ateşten gömlek
giymiş sayılırdı. Artık o pehlivan,
kıspetin hakkını vermeye, tam bir
alperen gibi davranmaya, haktan,
adaletten, ahlakın en güzelinden
ayrılmamaya mahkumdu, eğer ayrılırsa
güreşten men edilirdi.
Pehlivanlar, pehlivanlığa ve Kırkpınar’ın
ruhuna aykırı hareket edemez,
bugünküler gibi pehlivanlığı
palyaçoluğa, er meydanını da sirk
meydanına çevirmesine müsaade
edilmezdi. Pehlivanlık en büyük rütbe
kabul edilir ve yiğit, mert, cesur,
fedakâr insanlar “Tam bir pehlivan
adam” diye ifade edilir, övülürdü.
Yenecek, rakibi kalmayan pehlivanlar,
kıspetlerini asılmak üzere
Kâbe’ye gönderirlerdi. Bu ise; “Ya
Rabbi, senin verdiğin güç, akıl, çalışma,
cesaret gibi nimetlerle, yenmediğim
insan kalmadı ancak, ben
senin aciz bir kulunum. Kulluğum
nefsime değil, sanadır. Beni nefsime
kul olmaktan, onun azgınlıklarından
koru.” demektir.
Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ın
kıspetini Kâbe’ye gönderdiği söylenmektedir.
653 yıllık Kırkpınar tarihinde, 26
yıl üst üste başpehlivanlık birinciliğini
kazanan ve Sultan Abdülaziz Han’ın da
başpehlivanı olan Aliço,
kırılması imkânsız bir rekorun sahibidir.
Gerçi bu 26 yıl kesin değildir.
Çünkü Aliço ile aynı zamanda
Arnavutoğlu, Şamdancıbaşı İbrahim
Pehlivanlar gibi Aliço’yu yenebilecek
pehlivanlar da vardı. Onu 18
yıl ile çırağı Adalı Halil takip etmektedir.
Adalı Halil’in 18 yıllık başpehlivanlığı
da kesin değil, söylentidir.
Çünkü savaş sebebiyle en az 11 sene
Kırkpınar’a ara verilmiştir.
Osmanlı mülkünde, Fransa ve
ABD’de yaptığı güreşler ve haliyle,
korkunç gücü ve ustalığı yanında,
cesaret ve karakteriyle Batılıları
kendine hayran bırakan, “Türk gibi
güçlü” sözünü dünyaya söyleten ve
1898 yılında, Atlas Okyanusu’nun
mavi sularında ebedî güzelliklere
kavuşan Koca Yusuf, güreşimizin
son alperenlerindendi.
YALNIZCA GÜLE YENİLEN
Bu satırların yazarına, “Koca Yusuf”
ve “Cihan Şampiyonu Kara Ahmet”
in hayatlarını roman şeklinde
Türkiye Gazetesi’nde tefrika ettikten
sonra, Babıali Kültür Yayıncılığı’nın
büyük desteğiyle kitap halinde
bastırmak nasip oldu. “Cihanı
Titreten Türk Koca Yusuf / Yalnızca
Güle Yenildi” ismiyle hayatı kitap
haline getirilen Koca Yusuf’un güle
nasıl yenildiğini, gerçek pehlivanın
kim olduğunu, yağlı güreşin niçin
yapıldığını, Kırkpınar’ın ne anlattığını
öğrenmek isteyenler bu kitabı
temin etsin, okusun.
Paris’te 1900 yılında Cihan Şampiyonu
olan Kara Ahmet’in hayatını,
kızıl elma peşinde nasıl koştuğunu,
ona kavuşup kavuşmadığını merak
edenler de “Cihan Şampiyonu Kara
Ahmet / Güreşle Kızıl elmayı aradı.”
adlı kitabı okusunlar.
Pehlivanlık tarihimizin en büyük
pehlivanlarından Kavalalı Mümin
Hoca’nın hayatını roman şeklinde
“Kavalalı Mümin Hoca / Sultanın
Aslanı” ve “Kırkpınar / Türklerde
Spor Anlayışı ve Kırkpınar Ruhu”
kitaplarımız okuyucularımızın beğenisine
sunuldu. TEKİRDAĞLI VE TAŞÇI
Cumhuriyet döneminde en fazla
başpehlivan birinciliğini, 9’ar defa
ile Tekirdağlı Hüseyin ve Ahmet
Taşçı (iki altın kemer) kazanmışlardır.
2001’de yayımlanan yazımızda,
Tekirdağlı Hüseyin 8 defa
kazandı demiştik.
Ancak, güreş araştırmacısı Atıf
Kahraman, 15 Mayıs 1933 tarihli
Edirne Postası gazetesini delil göstererek:
“1933’te Kara Ali değil, Tekirdağlı
Hüseyin şampiyon olmuştur.”
demektedir. Ahmet Taşçı, en
son olarak 2000 yılında şampiyon
olduğu için, bu şekilde, Tekirdağlı
Hüseyin ve Ahmet Taşçı, 9’ar defa
ile Cumhuriyet devrinin en fazla
şampiyonluğa ulaşan pehlivanları
olmaktadırlar.
Ahmet Taşçı, Cumhuriyet döneminde
kırılması zor bir rekorun
sahibidir. İlk defa 1988’de başta
güreşti. 9’u birincilik, 5’i ikincilik,
1’i üçüncülük olmak üzere tam 15
defa kürsüye çıktı. Kısacası Ahmet
Taşçı, artık Koca Yusuf, Aliço, Adalı Halil,
Mümin Hoca, Kurtdereli
Mehmet Pehlivan ve Tekirdağlı
Hüseyin Pehlivanlar gibi yaşarken
efsane oldu.
Ahmet Taşçı ve Tekirdağlı Hüseyin’den
başka Cumhuriyet döneminin
üç ve üçten fazla şampiyonluğa
ulaşan diğer pehlivanları
şunlardır: İbrahim Karabacak 4,
İrfan Atan 4, Bandırmalı Ali Acar
(Kara Ali) 3, Ordulu Mustafa Bük
3 (altın kemerli), Karamürselli Aydın
Demir 3 (altın kemerli), Denizlili
Hüseyin Çokal 3 (altın kemerli),
Sındırgılı Mehmet Ali Yağcı 3, Recep
Kara 3.
NİCE YİĞİTLER GELDİ
Kırkpınar Ermeydanı’ndan nice
yiğitler geçmiş, nice pehlivanlar
er meydanını ve gönülleri şenlendirmiştir.
Bunlardan isimleri günümüze
ulaşan Cumhuriyet öncesi
başpehlivanlar şunlardır:
Sarı Saltuk, Tazdaz Ali, Şeyh Cemaleddin,
Er Sultan, Bursalı Şüca,
Demir Hasan (Baba), Turgut Reis,
İpçi Hüseyin, Avcı Pehlivan, Çoban
Hacı Veli, Akçakocalı Ali,
Aliço, Arnavutoğlu, Koca Yusuf,
Adalı Halil, Kurtdereli Mehmet ,
Katrancı, Hergeleci İbrahim, Makarnacı
Hüseyin, Şamdancıbaşı
Kara İbrahim, Yozgatlı Kel Hasan,
Yörük Ali, Filiz Nurullah, Filibeli
Kara Osman, Kara Ahmet, Kızılcıklı
Mahmut, Tekirdağlı Sarı Hafız,
Bursalı Rüstem, Şumnulu Mestan,
Kazıkçı Karabekir, Kavasoğlu
İbrahim, Hamlacı Kaysıoğlu, Sarı
Hüseyin, Karagöz Pomak Ali, Deli
Murat, Filibeli Kara Ahmet, Hasahırlı
Abdurrahman, Çorumlu Zeynel,
Pomak Osman, Mümin Hoca, Koç Mehmet, Kara Murat, Silivrili
Molla İzzet, Çatalcalı Nakkaş
Eyüp, Çömlekköylü Kara Emin,
Kayıkçıoğlu Ahmet ve Geredeli
Hikmet.
Cumhuriyet öncesi başpehlivanlar
bunlardan ibaret değildir, ancak
isimleri günümüze ulaşan bunlardır,
bu saydıklarımız başpehlivandır,
ancak büyük kısmı başpehlivanlık
birincisi değildir.
Ahmet Taşçı’dan sonra, Kırkpınar’da
tek pehlivanın hâkimiyeti
bitti, meydan gençlere kaldı. Recep
Kara da efsane olma yolunda… Başa
güreştiği 2004-2013 arasındaki 10
yılda (2005’te sakat olduğu için güreşmedi)
2010 hariç (üçüncü turda
Mehmet Yeşil Yeşil’e diskalifiye ile
yenildi) hep finale kaldı, 4 defa finalde
kaybetti. 3 defa birinci ve beş
defa ikinci olarak yedi defa kürsüye
çıktı.
Son beş yılda birincilik Antalyalı
pehlivanların (2009 ve 2010 Mehmet
Yeşil Yeşil, 2011, 2012 Ali Gürbüz,
2013 İsmail Balaban) oldu.
Antalyalıların Kırkpınar’da esmesi
Recep Gürbüz’ün 1988 Kırkpınar
şampiyonluğu ile başladı ve 2011
ve 2012 de oğul Ali Gürbüz’ün birinciliğiyle
devam etti. Antalyalılar,
Ali Gürbüz’ün 2013’te tekrar
birinci olması ve altın kemere kavuşmasıyla
çok sevindiler, ancak,
dopingle sarsıldılar. Gürbüz’ün
altın kemeri ve birinciliği alındı,
ama yine bir Antalyalı pehlivan,
İsmail Balaban, birinci ilan edildi.
Bakalım bu sene Antalya fırtınası
devam edecek mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir