Özel Dosya -Chopin’in Ölüm Marşı-

Cumhuriyet devri edebiyatımızın
üç önemli Ahmet’i vardır
biliyorsunuz. Ahmet Hamdi Tanpınar,
Ahmet Kutsi Tecer ve Ahmet
Muhip Dıranas.
Ben Ahmet Hamdi Tanpınar’la tanışamadım.
Yüksek tahsilimi Ankara’da
yaptım. O İstanbul Üniversitesi’nde
vazifeliydi. Bir tek defa olsun
görüşmemiz mümkün olmadı.
Ahmet Kutsi Tecer, Sivas’ta milli
eğitim müdürü olarak çalışmış.
Ben o yıllarda emekleme durumundaydım.
Onu da şiirleriyle tanıdım.
Ahmet Muhip Dıranas’la, Ankara’da
Hisar Dergisi’nde bir yakınlığımız
oldu.

Bizim devletimiz bazen büyük yanlışlıklar
yapıyor. Yurt dışında ve
yurt içinde, aziz devletimiz kendisine
en çok kimler düşmansa onları
yanına davet etmeye çalışıyor. Zaman
zaman bu tavırların dışına çıktığı
da oluyor. 1976 yılında aziz devletimiz
dış işleri bakanlığı ve kültür
bakanlığı olarak beni Yugoslavya’ya
gönderdiler orada bir şiir matinasına
katılmam için. Döndüm geldim,
orada gördüklerimi arkadaşlarıma
anlattım. Anlattıklarımı çok önemli
buldular ve bunun mutlaka yazılmasını
istediler. Ben de üç beş
satır yazmasındansa 40-50 sayfa
okumasını tercih eden bir adamım.
Zorla, Mehmet Çınarlı’nın zoruyla,
Hisar’da Yugoslavya intibalarımı,
hatıralarımı yazmaya başladım. Büyük
ilgi gördü, tahminlerimin üzerinde
çok büyük ilgi gördü.
Ahmet Muhip Dıranas da yazılarımı
dikkatle okuyanlar arasındaydı.
Hakkımda yazdığı cümleleri oldu.
Üsküp’ten Kosova’ya kitabı münasebetiyle
kendisiyle zaman zaman
merhabalaşmaya başladık.
Bir gün Kızılay’da kendisi beni yanına
çağırdı ve dedi ki:
– Yavuz Bülent, bir Fransız yazarının
bizimle ilgili bir tespitini okudum
ve çok üzüldüm. Adam diyor
ki (dikkat buyurun lütfen) “Bir
Türk, İsviçre medenî kanununa
göre doğar, büyür, nişanlanır, evlenir,
boşanır, miras sahibi olur.
Neye göre? İsviçre medeni kanununa
göre… Bu Türk bir suç işlediği
takdirde, İtalyan ceza kanunlarına
göre mahkûm edilir veya beraat
eder. Ticaret hayatına atıldığı zaman
Alman ve Fransız hukukundan
istifade eder. Öldüğü zaman da
İslam hukukuna göre defnedilir.”
Bunu anlattıktan sonra Ahmet
Muhip Dıranas dedi ki:
– Bizim cenaze merasimlerimize de
batı dünyasının gelenekleri, adetleri
karışmaya başladı. Bundan büyük
üzüntü duyuyorum. Ne demek, nasıl
dedi, ölülerin başında saygı duruşunda
bulunuyoruz, ellerimizi yanımıza
yapıştırarak bekliyoruz. Bu batının
geleneklerinin bize bulaşması manasına
geliyor. Bundan büyük üzüntü
duyduğumu anlatmak istiyorum.
Sen ne düşünüyorsun, dedi bana.
– Aynen sizin gibi düşünüyorum
aziz hocam, dedim.
Fakültede okuduğum yıllarda ben
de istedim ki bir Türk medeni kanunu
olsun. İstedim ki bir Türk ticaret
hukuku olsun. İstedim ki bir
Türk ceza kanunu olsun. Ama maalesef
cumhuriyetimizin ilanından
sonra bizi idare eden kimseler geleneklerimizi
göreneklerimizi bir
tarafa bırakarak gerçekten batının
adetlerini bize taşımış oldular.
Ahmet Muhip Dıranas’la bu görüşmemizin
üzerinden galiba iki ay gibi
bir zaman geçti, bir gün evimde otururken
Devlet Tiyatroları Genel Müdürü
Cüneyt Gökçer tarafından arandım,
bana dedi ki: “Ahmet Muhip’i
kaybettik, cenazesi tabutu şimdi Büyük
Tiyatro’nun salonunda bulunuyor.
Başında bir merasim yapıyoruz.
Siz de herhalde burada bulunmak istersiniz,
sizi haberdar ediyorum.” “Ne
demek” dedim, “elbette, hemen çıkıyorum.”
Arabaya atladım ve gittim
Büyük Tiyatro’ya, içeriye girdiğim
zaman gördüm ki merasim başlamıştı.
Ahmet Muhip Dıranas’ın tabutunu
bir masa üzerine koymuşlar, başucunda
Cüneyt Gökçer konuşuyor
Devlet Tiyatrosu’nun sanatçıları da
onun yanında, önünde, ellerini yanlarına
yapıştırarak put gibi kendisini
dinliyorlar. Ben hemen kapının kenarında
kendime bir yer buldum. Baktım
orda da üç tane hademe duruyor.
“Sakın çocuklar ayrılmayın, dedim
buradan bir tarafa.”
Cüneyt Bey’in konuşması bitti, bir
talimatı oldu Devlet Tiyatrosu sanatçılarına.
“Şimdi, dedi. Hepiniz
teker teker Ahmet Muhip Bey’in
önünden saygı duruşunda bulunarak
geçeceksiniz.”
Bütün tiyatro sanatçıları geldiler. Ahmet
Muhip Bey’in karşısında durdular.
Ellerini yanlarına yapıştırdılar,
başlarını önlerine eğdiler ve çekildiler.
İçimden dedim ki: “Hey gidi Ahmet
Muhip Dıranas. İki ay kadar önce
bana Yenişehir’de geleneklerimizin
göreneklerimizin nasıl elimizden
alındığını, cenaze merasimlerimize
bile batının adet ve örflerinin, ananelerinin
bulaştığını şikâyet babında
söylemiştin. Şimdi bugün burada,
senin aziz na’şın karşısında da aynen
biz batıdaki gibi birtakım tavırlar içerisinde
bulunuyoruz. İnanıyorum ki
bundan ruhun ıstırap duymaktadır.
Sanatçılarının o saygı duruşları bittikten sonra ben Büyük Tiyatro müstahdemlerine
dedim ki: “Çocuklar,
şimdi sıra bizde. Şimdi gidip Ahmet
Muhip Bey’in aziz na’şı karşısında
duracağız, bir Fatiha ve üç İhlas okuyarak
vazifemizi yerine getireceğiz.”
Biz de geldik, ellerimizi kaldırıp bir
Fatiha okuduk, 3 İhlas okuduk.
Bizden sonra cenazesini Hacı Bayram
camiine götürdüler. Oradan
da, namazı kılındıktan sonra Sinop’a
gönderildi.
Bunu neden söylüyorum? Aradan
aşağı yukarı 30 küsur yıl geçmiş olmasına
rağmen, bütün samimiyetimle
söylüyorum; Ahmet Muhip Bey’den
bir mısra aklıma geldiği zaman veya
Ahmet Muhip Bey’in ismini hatırladığım
zaman, içimde birtakım acıların
kımıldadığını hissediyorum.
Onun vefatından 30 küsur yıl sonra
Bekir Sıtkı Erdoğan’ı kaybettik.
Benim çok aziz ağabeylerimdendi.
Ben onu 1950 yılında, Sivas’ta ortaokulun
son sınıfındayken tanıdım.
1955 yılında Ankara’ya geldiğim
zaman Hukuk Fakültesi’ne kaydımı
yaptırdığım zaman, bazı şiir
matinalarında onunla tanış oldum,
tanışmış oldum. 1955 yılından vefat
ettiği güne kadar bir ağabey kardeş
münasebeti içerisinde olduk.
Bu arada bir tespitimi arz etmek istiyorum,
sakın başka şair arkadaşlarım
bundan alınmasınlar. Bizim
şuara gurubu arasında çok psikopat
adamlar vardır. Kendilerini dünyanın
mihveri olarak kabul ederler ve
onlar dışında herhangi bir kimsenin
anılmasını, isimlerinden bahsedilmesini
katiyen istemezler.
Ankara Hukuk Fakültesi’nde okuduğum
yıllar içerisinde, fakültedeki
şiir matinalarını ben hazırladım,
şairlerimizi ben davet ettim,
mikrofona ben getirdim. Bizim şair
ağabeylerimiz yüzünden başıma
gelmeyen kalmadı. Çünkü birtakım
şairlerimiz, kendilerinin mutlaka
üçüncü sırada davet edilmesini isterlerdi.
Birinci sırada eğer toplantıda
varsa Halide Nusret Zorlutuna,
ikinci sırada Arif Nihat Asya, üçüncü
sırada, işte kendilerini dünyanın
mihveri kabul eden o şair kimseler…
Eğer onları üçüncü sırada davet etmezseniz
kıyametler kopuyor. Bana
bu konuda çok hücumlar olmuştur;
komünist diyenler olmuştur, beni
vatana ihanetle suçlayanlar olmuştur,
neden? Kendilerini üçüncü sırada
davet etmediğim için!
Hiç unutmadığım olaylardan birisi
[O. A.]. Herhangi bir şehre [onun
da] içinde bulunduğu bir ekiple gittiğimizde
derhal ekipten ayrılır ve
o şehrin gazetelerini ziyarete gider,
kendisi, tek başına. Sonra şehirde
yapılacak olan şiir matinası münasebetiyle
şairlerin isimlerini söylerdi,
yazdırırdı, mutlaka tabi kendi
ismini de başa söylerdi. Sonra, gazetede
o haber çıktıktan sonra -ben
buna çok şahit oldum- o haberi kesip
cebine koyar, Ankara’da herkese
gösterirdi: “Bak ağabeyin bütün
Anadolu basınında biliniyor, bak
ağabeyinden nasıl bahsediliyor!..”
diye. Onun gibi yapan, o düşüncede
olan başka kimseler de oldu.
Ama ben 1955 yılından, vefat ettiği
güne kadar Bekir Sıtkı ağabeyimden
şu veya bu toplantıda, kendisini
şu sırada veya bu sırada davet
etmemi istemesine dair hiçbir talebiyle
karşılaşmadım.
Son derece ağırbaşlı, son derece tevazu sahibi olan bir insandı.
O bakımdan onunla yakın dostluğumuz
hiçbir kesintiye uğramadan
devam etmiştir.
Yalnız, Ahmet Muhip Dıranas’ın
vefatından 30 küsur yıl sonra Bekir
Sıtkı Erdoğan ağabeyimiz Hakkın
rahmetine kavuşunca, onun
aziz na’şını Üsküdar’ın Selimiye
Camii’nden kaldırdılar. Ben de
diğer arkadaşlarım gibi Selimiye
Camii’ne gittim. Orada, gördüm ki
bir paşanın da -o paşayı da çok yakından
tanıyorum- cenazesi orda.
Namaz kılındı. Sonra, “askeri bir
merasimle kaldıracağız” dediler.
Ben istedim ki, arzu ettim ki Bekir
Sıtkı ağabeyimizi omuzlarımda,
hiç olmazsa 7 adım taşımış olayım.
Bizim resmi merasimlerimize maalesef
batı anlayışı girip, hâkim
olduğu için o huzurdan o zevkten
mahrum kaldık. Cenaze namazından
sonra bir tarafta biz bekledik.
Onun aziz na’şını 4 asker omuzladı.
Ve dışarıya çıkardılar. Sonra
kalabalık, Bekir Sıtkı ağabeyimizin
ve paşamızın manevi huzurunda
selam duruşuna geçtiler. Oradan
top arabalarına kondu ve nefret
ettiğim bir özellikle, bir tavırla, cenazeler
kaldırıldı: Şopen’in [Frédéric
François Chopin] ölüm marşı…
Bana göre, ölülerimizi Şopen’in
“Ölüm Marşı” ile kaldırmak, onları
ikinci bir defa… Hele Bekir Sıtkı
Erdoğan gibi bir ağabeyimizi kırkıncı
bir defa öldürmek demektir!
Batı dünyası kendi cenazelerini Şopen’in
Ölüm Marşı’yla kaldırsın hiçbir
itirazım yok, onların gelenekleri
öyle, onların inanışları öyle, saygılı
olmak lazım. Ama biz kendi ölülerimizi,
kendi omuzlarımızda tekbirlerle,
tehlillerle alır götürürüz.
Bekir Sıtkı Erdoğan’a böyle bir merasim
yapılamaması ve onun Şopen’in
Ölüm Marşı’yla kaldırılması,
öyle sanıyorum ki ömür boyu, ölünceye
kadar içimde derin bir yara
olarak acısını devam ettirecektir.
Bekir Sıtkı Erdoğan
çalışma masasında

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir