-ÖZEL DOSYA- Vişegradlı Boşnak Kız Elmina Muhic

14 Ocak 2015

Bütün Müslüman ülkeler gibi,
Bosna Hersek’e de bayram gelmişti.
1992 yılı Nisan ayının 6’sıydı. Minarede okunan ezana,
aniden duyulan silah sesleri karıştı…
Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Elmina Muhic iki yaşındaydı…
Herkesle birlikte ormana kaçtılar.
Babası polis olduğu için tekrar Vişegrad’a indi,
ve bir daha hiç dönemedi.
Dilruba Üçüncü yıllar sonra Saraybosna’da
bu acı hikâyeyi gözyaşları içinde dinledi…
İşte Elmina’nın hayatı.

Hayatımı ilk duraktan anlatmaya başlamak
istiyorum.
Her şey bir masalken…
1989-1992 yıllarında Bosna Hersek’te
huzur hüküm sürüyordu, hayat güzel ve
ahenk içerisinde ilerliyordu, insanlar kendi
ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu ve işsizlik
sorunu yok denecek kadar azdı. Ama hiç
kimse, her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi
bu güzel günlerin de bir gün biteceğini
tahmin edemezdi.
Biz de Bosna Hersek’teki her aile gibi bu
düzen içerisinde mutluyduk. Bahçeli şirin
bir evimiz varmış… Köylülerin işleyebileceği
arazilerle doluymuş her yer. Huzurluymuş
insanlar, ama tüm bunlar uzun sürmemiş.
Vişegrad; yani benim doğduğum, her
şeyin güzel ve insanların huzurlu olduğu…
Baktığınızda Sokullu Mehmet Paşa’nın
yaptırdığı köprüyü gördüğünüz; ama
diğer yanda hüznün ve gözyaşının hüküm
sürdüğü yer. Güzelliklerle dolu, huzurlu
zamanlarında üç farklı dine ev sahipliği
yapan bu şehir, 1992 yılına gelindiğinde bir
anda yanıp yıkılmaya başladı.
Nisan ayının 6’sı, bir bayram günüydü…
Fakat, yine her zamanki gibi eş, dost ve
akraba ziyaretlerinin yapılması beklenen
bu bayram, hiç de beklenildiği gibi
olmadı. Çünkü ezan okunduğu vakit şehri
silah sesleri kapladı. İnsanlar, ormanlık
alanlara doğru kaçışmaya başladılar.
Askerler düşmanca geliyordu ve onlardan
kaçılmalıydı.
O günlerde ben 2 yaşındaydım. Ne olduğunu
bilmediğim ve sadece küçük gözlerle
izlediğim bu karmaşanın adına “savaş”
demişlerdi. Amaçları büyük bir güç olarak
şehre hâkim olmaktı.
Biz de kaçıyorduk, nereye gittiğimizi
bilmeden kaçıyorduk, Bosna Hersek’te
o zamanlar arazi tuzaklarla doluydu.
Saklanabileceğimiz tek yer ormandı.
Biz artık ormanda yaşıyorduk, üstümüzü
kapayabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Kar
yağıyordu. Bosna’dan olmayanlar bilmez
ama Bosna’nın kışları çetindir. Nasıl hayatta
kalabildiğimizi bilemiyorum ama hayatta
kalmaktan başka da bir şansımız var mıydı
ki sanki?
Babam bir polisti ve polis olduğu için
geri dönmek zorunda kalmıştı. Çünkü
polisler şehri korumaları için kayıt altına
alınıyorlardı.
Babam gidip geri dönecekti; ama 22 yıl
geçmesine rağmen, hala dönmedi!..
Annem iki çocuğuyla yapayalnız kalmıştı,
bildiği tek şey bu şehri terk etmek zorunda
olmasıydı. Bilinmezliklerle dolu bu kaos
ânında nereye ve nasıl gidecektik? Hiçbir
şey bilmiyorduk. Tek çare otobüs bulup
Belgrad’a gitmekti. Vişegrad zaten Sırbistan
sınırıdır. Yaşamak ve hayata tutunmak için
önemli olan tek şey Belgrad’a ulaşabilmekti.
Elimizde sadece bilet parası vardı.
Ancak bir tam gün sonra kimlik kontrolünü
geçebildik ve Belgrad’a ulaştık.
Belgrad, bizim için doğru bir seçimdi, en
azından kısa bir süreliğine. Savaşın izlerinin
olmadığı, silahların hiç konuşmadığı bir
yerdi burası; ama içimizdeki huzursuzluk
her geçen gün daha da artıyordu. Peki ya
babam, anneannem, dedem neredeydi?
Kimseyi düşünme fırsatımız bile olmamıştı,
zaten kıyamet koparken kim kimi
düşünebilirdi ki. Tek çaremiz bir an önce bu
kan çukurundan uzaklaşmaktı.
Annemin verdiği ani bir kararla
pasaportlarımızı çıkarttık ve trenle yola
koyulduk, istikamet Avusturya idi. Güvende
olmamız için Yugoslavya’yı tamamen terk
etmemiz gerekiyordu.
Uzun bir yolculuktan sonra hiç aşina
olmadığımız dilde konuşan bir adamın
sesiyle irkildik. Yabancı bir dildi, biraz da
kabaydı sanki. Aşağıya indiğimizde tabelada
kocaman “Viyana” yazısı vardı. Son duraktı
burası. Biz Viyana’nın şehir adı olduğunu bile
bilmiyorduk çünkü “Viyana” Boşnakça’da
başka anlam taşımaktadır. Ve en kötüsü ise
nereye gideceğimizi bilmiyorduk.
Bu yabancı dilde konuşan adam bizi
merkeze götürdü. Kadınların ve çocukların
toplandığı bu yer çok gürültülüydü,
yüzlerce insanla birlikte kocaman bir
binadaydık. Bu insanlar daha ne olduğunu
bile anlamadan, can havliyle kendilerini
orda bulmuşlardı. Bize verilen, tek bir
döşekti sadece. Abim uyumaya çalışıyordu,
bense annemin göğsüne başımı yaslamış
korku dolu gözlerle etrafa bakıyordum.
Vurulmaktan ve tehlikeden uzak, güvende;
ama bilinmezlikler içindeydik. Kimse
bilmiyordu, peki yarın ne olacaktı?
Ertesi gün çocuklu kadınlara yardımcı
olmak isteyen Viyanalı aileler gelmişti
merkeze. Bu ailelerden biri de bizi seçti ve
götürüp eski bir eve yerleştirdi. Elimize de
bir miktar para verdiler. O günden sonra
hayatimiz biraz daha düzene girmişti, tekrar
çocuk olduğumu hatırladım. Tek farklılık,
yabancı çocuklarla onların dillerinde
anlaşmak zorunda kalmamdı. Bu benim için
yeni bir dünyaydı. Annem, iş bulmuştu ve
bize bakabiliyordu artık. Huzurluyduk ve bu
şimdilik bizim için yeterliydi.
Bazen her şey yolunda gibi görünüyordu.
Ama bunun bir de görünmeyen tarafı vardı.
O akşamlardan birinde fark ettim ilk kez.
Annem nefes nefeseydi ve hıçkırıklarını
duyuyordum. Sadece bizden gizlemeye
çalışıyordu; gözyaşlarını bizden saklıyordu,
ama kederini yüreğine akıtıyordu… Gururlu
bir kadındı ve güçsüz olduğunu kimse
bilsin istemiyordu. Annemin ağladığını
duyuyordum o sıra ama uyuyormuş gibi
yapıyordum…
Babamı hayal ediyordum. Onun yüzünü,
benimle bahçemizde nasıl oynadığını,
beni kucakladığını ve ellerimi tuttuğunu…
Rüyalarımda görüyorum onun yüzünü.
Uzaktan da olsa onu hissetmek güzel…
Annemin cüzdanındaki resimlerini gördükçe
dünya başıma yıkılıyordu. İnanıyorum ki
ağabeyim için daha zordu. Çünkü onun
babamla daha çok hatırası vardı. Eminim
ki bu duruma benden fazla üzülüyordu.
Daha 7 yaşındaydı; ama o da annem gibi
hislerini gizleyebiliyordu. Babamla olan
ilişkisi onları koparılamaz ve sonsuza dek de
koparılamayacak bir bağla bağlamıştı.
Bir sabah uyandık. Annem, ben ve ağabeyim
hazırlanıp evden çıktık. Annem ağabeyimi
okula beni ise kreşe bıraktı ve kendisi de işe
gitti. Kreşteyken annemin yokluğunu çok
hissetmiyordum. Gün geçtikçe ağabeyim
de okuluna ve çevresine alışıyor, yeni
insanlarla tanışıyordu. Bu hayata devam
etsek de aklımızın kenarında hep Bosna
vardı. Orayı düşünüyor ve bir gün döneriz
umuduyla para biriktirmeye çalışıyorduk.
Zor da olsa oradan haber almaya
çalışıyorduk. Ancak sadece radyolardan
duyduğumuz kadarıyla bilgi sahibi
oluyorduk. Aldığımız haberler kötü olsa bile
takip etmek zorundaydık. Çünkü herkes
yakınlarının öldürülmesinden korkuyor ve
bir kara haber almamak için dua ediyordu.
Günler geçiyordu, alışıyorduk. Almanca’yı
da oldukça çabuk öğrendik. Okullara,
anaokullarına kabul edildik.
Günlerden bir gün haber aldık;
akrabalarımızın bir kısmı, ölümden
kurtulmuş ve Vişegrad’dan Gorajde
şehrine geçmiş. Bir başka haber ise pek çok
akrabanın öldürüldüğüydü!
Bütün bu gergin haberlerle tam beş yıl geçti.
Biz büyüdük, eğitim aldık. Abim futbol
antrenmanı yapıyordu ve yerli genç futbol
takımının en iyi kalecilerindendi. Ben
de, altı yaşındaki bir kız olarak, bana o
insanların sağladığı yabancı sevginin tadını
çıkarıyordum. Sevgi ve şefkat gösterirlerdi,
doğum günleri kutlardık, onlar için önemli
olan olaylara çağırırlardı. Çocukluğumun o
kısmında babamın eksikliğini hissetmedim.
Çok küçük ayrılmıştım… Yaşananların ve
stresin benim üzerime bir etkisi olmuyor
gibi gelirdi bana. Sık sık aklıma gelen ve
hakkında memnuniyetle konuştuğum bir
çocukluk sağladılar bana. Ama ondan sonra,
diğer çocuklar aklıma geliyor… Bütün bu
şanssızlıkta, böyle bir hayatı olamayan
çocuklar, sayısız güzel şeyin ve gerçek bir
çocukluğun keyfini çıkaramayan çocuklar.
Onların suçu yoktu! Onlar sadece güzel
güzel dışarıda oyun oynamak istediler,
bodrumda mum ışığında değil…
*
Viyana’da geçirdiğimiz beş yıl sonra, Bosna
Hersek’e, vatanımıza dönmenin vakti geldi.
Bütün bildiğimiz, vatanımızda yanan ateşin
artık söndüğü idi. Ama yine de dönmenin
emniyetli olup olmadığını bilmiyorduk, bu
konuda bir bilgimiz yoktu.
Geri dönme kararını tek bir şeyden dolayı
almıştık: Bu beş yıl boyunca hakkında tek
bir kelime duymadığımız babamı bulma
isteğimizden. Öğretim yılının bitmesini
bekledik, eşyalarımızı topladık, bütün
arkadaşlarımızla vedalaştık ve Bosna’ya
gitmek üzere yola çıktık.
Bosna’nın, benim vatanım olduğunu
ve akrabalarımın da orada yaşadığını
biliyordum ama buraya karşı bir sevgim
yoktu. Geri dönmekten korkardım. Oraya
yeniden alışmaktan da… Ama istasyonda
bizi iki yaşlı surat karşıladığı zaman, ki
bunlar dedem ve anneannemin suratıydı,
her şey değişti. Dedem ve anneannem
Saraybosna’ya yerleşip, korku ve ayrılıkla
dolu bunca yıl sonra bize yeniden kavuşmak
için bir ev bulmuşlar. Onlara telefon
sayesinde ulaştık; telefon hatları savaşın
bitmesiyle yeniden kurulmuş.
Onların istasyondaki yüz ifadelerini
hatırlıyorum. Anneannemin yüzünde
kocaman bir tebessüm vardı, kısa boyluydu
anneannem, dimiye giyip başörtüsü takardı.
Dedemin ise gözleri yaşlarla doluydu, uzun
boylu ve güçlü bir adamdı. Ellerine baktığın
zaman neler çektiği belli olurdu.
Bizi istasyonda karşıladılar. O mutluluk
sonsuzdu. Daha o zaman her şeyin farkına
vardım. Etrafımda yıkılmış binalar, zarar
görmüş raylar ve tramvaylar vardı. Bazı
yerlerde bunkerler de kalmış, yakılmış
arabalar ve tanklar… Caddelerde delikler
vardı ve elektrik sık sık kesiliyordu. Bütün
bunlar ülkemizin gerçeğini yansıtıyordu.
Silah atılmıyor ama bir şekilde savaş hala
devam ediyordu. Elektrik yoktu, bombaların
Folklor ekibinde
Bütün yolların akıp gittiği yer Medine’dir
anlamında tabela ile….
etkisiyle harap olmuş sokaklarda yürüyordu
insanlar, Milyatska nehrinin iki kıyısını
köprü olarak bağlayan demir direğin
üzerinden geçerlerdi, çökecek diye korkarak.
Ama böyle de olurdu, buna da razıydı
herkes, yeter ki silah atmasınlar!
Dedem ve anneannemle Saraybosna’ya yakın
bir yere yerleştik. Hayatımın yeni bir bölümü
başlamış oldu. O anda ve o yerde bu yeni
şartlara alışmak zor görünüyordu. Birçok
haber geliyordu, yeni şeyler öğreniyorduk.
Dedemle anneannemin anlattıklarına göre
savaşta bir seneyi ormanlarda geçirmişler.
Orada toprağın içine küçük bir mağara yapıp
düşmanlardan saklanmışlar. O ormandan,
o mağaradan; evlerin ve bütün mallarının
mülklerinin yakılmasını gizlice izlemişler.
Koskoca bir sene boyunca ne bulsalar
yemişler. Yaz ve ilkbahar sıkıntı bile değilmiş
sonraki zamana göre. Çünkü ağaçlardan
bir şeyler toplamışlar, elma, armut gibi, erik
gibi şeyler… Sonbaharı da, mantar falan
toplayarak geçirmişler. İlk başlarda un da
varmış, gizlice ekmek pişirip lokma lokma
tüketerek bir süre yaşamışlar. Ama bu da
sona ermiş. Artık hiç yemek kalmamış.
Buralardan gitmek zorunda kalmışlar ama
nasıl ve nereye, bilmiyorlarmış… Soğuk,
zor şartlar ve bir sürü tehlikenin arasında
her an bir düşman askeriyle karşılaşmak
korkusu yaşıyorlarmış. Bu acınacak halde
10 gün boyunca ormanda yürüyerek
Karadağ’a varmışlar. Orada bir yolunu bulup
Belgrad’daki teyzemle irtibata geçmişler
ve savaşın sonuna kadar teyzemlerde
kalmışlar. Eve geri dönme isteğinden dolayı
Bosna’ya gelmişler, ama Vişegrad’a daha
gidememişler.
Bir süre sonra babam hakkındaki gerçeği
öğrenmek için, korka korka Gorajde’deki
karakola gittik çünkü babamın kendisi de
polis memuruydu. Oraya varınca ölüler
listesinde babamın ismini de bulduk.
Bu çok büyük bir şoktu. Çünkü onun bir
yerde olduğuna, bir gün ortaya çıkacağına ve
eski zamanlardaki gibi beraber olacağımıza
inanırdık, bu bizim için bir tutunma
noktasıydı. Bu umut bizi hayata bağlıyordu.
Ama maalesef HAYIR!
O zaman küçük bir kız olarak kurduğum
bütün hayallerin kırıklığına uğradım.
Babamı sadece fotoğrafa bakarak
hatırlayacağım, o fotoğrafı sonsuza dek
yanımda saklayacağım ve beni hayallerimle
bağlayan tek şey o olacak!..
Annem karakolun önünde gizlice ağlamaya
başladı. Kendini çok güçsüz ve yalnız
hissediyordu. O an, annemi güçsüzleştirdi
ama aynı zamanda bizler için, mücadele
etmek için ve abimle beni doğru yola
çıkarmak için güç verdi… İşte benin annem,
kahraman annem bunu başardı.
Okula başlama zamanıydı. Birinci sınıfa
ikinci defa gidiyordum çünkü derslere
katılmak için yeterince Boşnakça
bilmiyordum. Abim de 6. sınıfa gidiyordu.
Okula giden emniyetli yolun yerinde
makadam ve yıkılmış caddeler vardı.
Mümkün olduğu kadar asfalt yolda yürümek
zorundaydık çünkü vadilerde ve yollarda
hala mayınlar vardı, birçok yerde, zeminde
patlamış mayınların ve bombaların çukurları
vardı. Bundan dolayı daha da çok dikkatli
olmamız gerekirdi. Yakındaki vadide bile
koşamadık çünkü oralarda da yıkılmış evler
vardı ve mayınlardan çok korkardık.
Öylece yıllar geçti, okullardan mezun olduk.
Her şey değişti, ya da belki de sadece biz
büyüyüp duruma adapte olduğumuz için
her şey daha iyi görünüyordu. Büyüdükçe
acımasız dünyanın gerçekleriyle baş başa
kalmaya başladık. Abim elektrik meslek
lisesine başlayıp mezun oldu, elektrik
mühendisliği fakültesine başlamak istedi
ama bir şehidin çocuğu olmasına rağmen
kabul edilmedi. Çalışmak zorunda kaldı ve
18 yaşında bir çocuk olarak iş bulup inşaatta
çalışmaya başladı. Babamın yerinde durup,
bana ve anneme yardım etmesi gerektiğini
hissediyordu. O zamana kadar babamın
maaşı sayesinde geçinirdik ama abim
liseden mezun olduktan sonra o maaş da
azaldı ve hayatı sürdürmek için yetmedi.
İlkokula giderken benim için en zor şey,
diğer çocukların: “Senin baban nerede?”
diye sorması idi. Bu soruya “Benim
babam şehit oldu.” diye cevap verirdim
ve fotoğrafını alıp babamı seyrederdim.
Arkadaşlarıma, babamın beni neden
hiçbir zaman okuldan almadığını, niçin
her zaman dedemin ya da annemin
geldiğini anlatmak zordu. Babam neden
veli toplantısına gelmiyor ya da beni okula
arabayla bırakmıyor. Neden onun hakkında
hiçbir zaman yazıp bahsetmiyorum. Babası
onu okuldan alan çocuklara bakmak çok
zordu! Ben babamdan bahsedemezken
diğer çocukları babalarından bahsederken
dinlemek, çok zordu. Tek yapabildiğim şey;
o fotoğrafı, hayallerimi ve babamın sıcak
hatırasını saklamaya devam etmekti.
Anneannem ve dedemle birlikte yaşadığımız
o evden birkaç yıl sonra tahliye ettirildik.
Anneannem ve dedem o zaman Vişegrad’a
geri döndüler ve orada, evlerinin tam önünde
park etmiş olan bir tır kamyonunda yaşadılar.
Evlerine yerleşemediler çünkü orada başka
insanlar vardı. Bir süre o tırda yaşadıktan
sonra yakındaki bir garaja geçtiler.
Evlerinde yaşayan insanlar arkalarında
büyük bir dağınıklık bırakıp gidene kadar
birkaç yıl geçti. Anneannem ve dedem,
kendi arazilerine karşı duydukları büyük
sevgi sayesinde yavaş yavaş evi ve etrafını
düzelttiler. O zamandan itibaren orada
yaşıyorlar.
Biz ise evden gitmek zorunda kaldıktan
sonra başka bir ev kiraladık. Bundan
dolayı giderimiz daha da arttı. Çok defa
üstümde elli kuruş varken okula giderdim,
başka paramız olmadı. Annemle abim,
güçleri yettiği kadar geçim sağlamaya
çalışıyorlardı çünkü devletten hiçbir şey
bekleyemiyorduk.
Benim ailem hiçbir zaman hayatın
zorluklarına teslim olmadı. Annemin
kardeşleri her zaman yanımızdaydı, bizim
için her zaman var oldular. Babamızın
yerine bizi sevindirir, hayatımızda yer alır,
bize sürpriz yapar ve annemle beraber bize
çok destek verirlerdi.
Eğitimim süresi boyunca her zaman
iyi bir öğrenci olup farklı faaliyetlere
katılmaya çalışırdım, toplumuma fayda
sağlamak amacıyla farklı işlerde gönüllü
olurdum, ama aynı zamanda kendime bilgi
ve uygulama şeklinde yatırım yapardım,
her zaman teşekkür belgesi alırdım.
“Büyüyünce ne olmak isterdim” konusunda
en iyi sunum yaparak takdir edildim.
Folklor grubuna başvurdum ve orada
Boşnak kültürüne daha da çok bağlanmış
oldum. Bunun sayesinde birçok yeni
insanla, görüşle ve fikirle tanıştım ve birçok
yeni insanla arkadaş oldum. Aynı zamanda
Türk geleneksel oyunlarını oynama şansım
vardı. Böylece Türk kültürü hakkında da çok
şey öğrenebildim. Bu arkadaşlık sayesinde
çok kişiyle tanıştım, özellikle 6 yıldır okul
arkadaşım olan Dilruba Üçüncü’yü öne
çıkarıyorum ve kendisine, hayat yolumu
gösterebildiğim için şükran sunuyorum.
Ama bütün çabama ve fedakârlığıma
baktığımız zaman bir burs kazanmak için
bile yetmedi, çünkü “tehdit edilen” grubuna
girmiyordum. Babamın hayatını vermiş
olması bile hiçbir zaman bir burs ya da
öncelik hakkı kazanmam için yetmedi!
Birkaç yıl sonra liseden mezun olup
fakülteye başladım. O zaman hayatın
acımasızlığıyla olan savaş tekrardan
başlıyor. “Torpil” kavramıyla da ilk defa
karşılaşıyorum. Babamın hayatının bütün
torpillerden daha kıymetli olduğunu hala
düşünüyordum, ama zaman geçtikçe
anladım ki yaşadığım ülkede babamın şehid
olduğunu söylemekten utanmam gerekirdi!
Şimdi, babamı son defa görüşümün
üzerinden 22 sene geçtikten sonra,
kemiklerini hala bulmaya çalışıyoruz. En
büyük isteğimiz babamın kemiklerini bulup
onu doğru düzgün şekilde defnetmektir.
Mezarının nerede olduğunu bilip kabri
başında Fatiha okuyabilmektir.
*
Geriye bakıyorum: Sayısız durum şevkimi
saptırdı. Sayısız sözden ve tek bir cümleden
dolayı eve ağlayarak gelirdim: okul parasını
taksitle ödemek istediğim zaman bana,
“Size yeteri kadar indirim yaptık.” dediler.
Bu indirim bütün okul parasının yarısını
ödemem gerektiği anlamına geliyordu
ve benim için büyük miktardaki paraları
ödemek zorunda kaldım. Bütün eğitim
süresince mücadele edip herhangi bir
şekilde aileme yardım etmek zorundaydım.
Sürekli evde oturup sadece ders çalışan
çocuklardan değildim, iş piyasasında
rekabetçi olabilmek için mücadele edip,
öğrenip, çalışıp, staj yapmak zorundaydım.
Basit bir hayat sürdürmeyi, her şey için
teşekkür etmeyi, ve en önemlisi cesur
olmayı ve ısrarla yapınca, her ne kadar
ulaşılmaz görünürse görünsün, her şeyi
yapabileceğime inanmayı öğrendim.
Nihayet Siyasal Bilimler Fakültesinin
Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünden
mezun oldum.
Her gün yeni bir şey öğreniyorum, kendimi
ve bilgilerimi geliştiriyorum. Hala bir iş
bulmaya çalışıyorum. Saraybosna Yunus
Emre Merkezi’nde Türkçe kursuna
başladım. Eğitimim lisans derecesiyle
bitmez, Türkiye Cumhuriyeti’nde mastıra
başvurmak istiyorum ve geleceğe ümitle
bakmak istiyorum.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir