P

13 Mayıs 2016

Huzursuz, pervasız bir sabaha
uyandı P harfi. Kafasında gidip gelen
uykusuzluk sersemliği, gözleri mahmurdu.
Yumuşama harfi B ile yaptığı
kavgadan bîtap düşmüştü dün gece.
Yine mürekkebin insafsızlığına gelip,
kalemin bir kavisiyle “B”ye dönüşmüştü.
Biliyordu mürekkebin B’ye
olan aşkını ve derhal terk etmeliydi
bu henüz dolmamış beyaz bağlamı.
Kesme işaretinin kapısını çalıp
çıktı satıra ve koşarak düştü köşe
başından. O da seviyordu mürekkebi
ama farkındaydı artık bu karşılıksız
aşkının kendisine bir umut
vermediğini; üstelik sıkılmıştı da
her güzel kelimenin sonuna aşkın
da dâhil olmasıyla, mürekkebin aşkı
B’ye dönüşmekten…

Nasıl bir boşluktu bu düştüğü?
Ahhh!.. Başka hangi mürekkep
sahip olabilirdi ki o renge, o kokuya,
o kâğıtta dökülüp giden ahenge?
Başka hangi mürekkebin kirpiğinden dökülebilirdi
ki virgüller?
Bu girdabın içinde bile bulamıyordu kendisine
bir yer.
Gitmeliydi ama nereye?
Belki bir tren istasyonuna gitmeliydi.
Başka bir lisanın alfabesine yolculuk edip
pelesenk olmalıydı dillere, hayâli de bu değil
miydi? Yani, bütün kelimelerin başında yer
alıp, sonunda başka bir harfe dönüşmemek.
Sonra mürekkep de gelip bulurdu onu
belki? Kendi kaleminden süzülüp, tükenirdi
belki B’nin sonuna son noktayı koyarak.
Aslında tükenmesini istemezdi kara mürekkebin,
ama mümkün de değildi bu aşk.
Değil miydi ki mürekkep sevmiyordu onu,
neden tükenmeliydi ki?..
Ne yapmalıydı P harfi? Tren istasyonuna
giden otobüs yolculuk kâğıdının başlığındaki
duraktan geçiyordu. Kalkış saatine de az kalmışken,
kâğıdın bu kesen ucunda beklemeyi
bırakıp atladı bir sonraki sayfaya. Başlığa
giden bayırı çıkmaya başladı. Hep yorucu
oluyordu bu vedalar. Kaç kere gitmişti de geri
dönmüştü sayfanın yarısında dizili harflerin
tesellisiyle ama bu sefer dönemezdi, biliyordu
mürekkep B’ye âşıktı.
Bütün belalarının başıydı B.
*
Alfabeye düşüp kara mürekkebin kelimelerine
dâhil olmasıyla başlamıştı dertli satırlarda
yer almaya. Bunları, bu B’yle başlayan
bahtsızlığını düşünürken Y’nin sesiyle irkildi.
Gelmişti yolculuğun başlayacağı durağa. Selamını
aldı Y’nin, o ise bayağı şaşırdı P’yi burada
gördüğüne. Bildi bileli bir önceki sayfanın sakinlerindendi
P. İyi de nereye gidiyordu böyle,
fakat soru da soramadı çünkü başlık duraklarında
bekleyen harflerin genelde kötü bir
durumları olurdu. Ya sayfadan atılırlardı ya da
pek kullanılmadıklarından kendilerine sayfa
aramaya çıkarlardı. Onun hakkında kulağına
çalınan söylentilerden hatırladıklarına göre,
ikinci ihtimal daha uygundu P’nin durumuna.
Bu yüzden hiç soru sormamak en iyisiydi.
*
Birazdan geldi otobüs. P harfi son kez
ardına bakıp ve Y’ye hoşça kalmasını söyleyip
araca bindi. Hemen ardından otobüs hareket
etti ve sayfalardan geçmeye başladı.
Şimdi hiç görmediği kadar kâğıtlar görüyordu
P, üstelik bunların çoğunda hüzünlü
aşk hikâyeleri vardı. Kendisinin de bir kalem
olduğunu hayal etti, acaba kendi hikâyesini
nasıl yazardı?
Gerçek bir hikâye lazımdı şimdi kendisine.
İstasyona gidiyordu gitmesine ama hangi
dilin alfabesine gitmeliydi? Bunu kararlaştırmaya
sıra gelmeden çıkmıştı yola. Düşünüyordu
şimdi, İtalya’ya mı gitseydi? Roma…
Hayır, büyük ihtimalle orada mürekkep R’ye
âşıktır, diye düşündü. Ya İngiltere? Londra…
Bu şehrin Leyla’sı L’dir kesin… Almanya? Aşk
A’yla başlarken, bu alfabede fazla gölgede
kalırdı.
Peki, Fransa? Fransa kaldı bir tek, Paris…
Kalbi atmaya başladı P’nin. Paris… İlk
trene binip Paris’in yolunu tutmalıydı. Bir kelimenin
en başında yer almak, hem de aşkla
bezenmiş bir şehrin baş harfi olmak…
Bu seyahat işini daha önceden planlamış
olması gerekirdi ama Kara Mürekkep’e hissettiği
aşkı buna hep engel olmuştu. Ah Kara
Mürekkep, ne olurdu ki sanki!.. Ne vardı B’ye
bu kadar âşık olacak?
O sırada pencereden gökyüzüne bakıyordu
P. Bir yandan heyecanlı diğer yandan hüzün
içinde dışarıyı seyrederken otobüs aniden
durdu ve bütün harfler yuvarlanıp tepe
takla oldu. Bundan da yakınıp söylenmeye
başlayacaktı ki, tren istasyonuna geldiklerini
fark etti. Bu ülkeyi en son tepe taklak halde
terk edeceği hiç aklına gelmemişti P’nin.
İçinde sessiz bir kırgınlıkla indi otobüsten.
Diğer harflere veda bile etmemişti çünkü
kalbi dayanamazdı P’nin. Dalgın dalgın, yavaş
yavaş yürümeye başladı. Hava da amma
soğuktu, boşaldı boşalacak. Yeni farkına
varıyordu; ansızın ayrıldığı için kâğıttan
hiçbir şey almamıştı yanına. Hâlbuki iki çift
tırnak işareti alabilir ve yağmurdan, soğuktan
korunurdu. Gelmemişti ki aklına.
*
Kafasını kaldırdı, etrafına bakındı. Bineceği
treni arayan gözlerle yürüdü yürüdü.
Yeşil su damlalarının süzülürken, buğulu
camlarında çizgiler bıraktığı bir tren gördü ve
üstündeki kocaman ‘PARİS’ levhasını.
Koşar adımlarla gitti, hemencecik atladı
trene; ileride ne olacağını bilmeden, geleceğinin
birazını bile kurgulamadan. Kapının
ardına geçip heyecandan sıklaşan solukları
eşliğinde yine Kara Mürekkep’i düşünmeye
başladı. Nasıl da sonunda hep B’ye dönüşüyordu!
Boynu büküldü…
Koltukların bulunduğu tarafa doğru yönelip
bir yazar çantası aramaya koyuldu. İçine
girip baktığı ilk dört çanta ya bir iş adamına
ait çıktı ya da takılarla dolu bir bayan çantasıydı.
Şansı yaver gitti ve beşinci çantadaki
kitabın sayfalarına göz atınca havalara uçtu.
Paris’e ilk defa giden bir yazarın çantasına
denk gelmişti. Öyle mutlu oldu ki… Belki de
artık çok heyecanlı günlüklerin ilk kelimesi
olacaktı.
Çantanın içindeki köşeciğe oturup, bu
rahatlık ve mutlulukla bir an önce yolcuğun
bitmesini ve kâğıdın üzerinde bir prenses gibi
şekillenmeyi bekledi.
Birkaç saat sonra yağmur yağmaya başlamış
ve trenin çuf çuf ’larına karışan yağmurun
şıkırtılı sesiyle güzel bir uykuya dalmıştı;
yine B’ye dönüşmeyeceği rüyalar görmek
umuduyla…
Ah Kara Mürekkep, bari bu sefer ek getirmeseydi
onun sonuna.
*
Birden irkildi P. Güneşin ilk ışıklarıyla açtığı
gözlerini kırpıştırdı. Olanlara inanamadı:
Evet, ilk sayfanın ilk kelimesini yazıyordu;
çantasına saklanıp alfabesine katıldığı yazar:
“Paris… P…”
Ne güzel bir uyanıştı bu.
Nihayet Paris’e gelmişti demek, nasıl da
fark edemedi! Öyle içi gitmişti ki…
Fakat, bakar mısınız? İlk harf… İlk harf
kendisiydi gerçekten.
Ama o an gözlerini üstünde gezdirmeye
başladığında, renginin kırmızı olduğunu fark
etti. Hiç yakışmamıştı bu renk ona. Siyahlar
içinde ne de güzel bir harfti hâlbuki. Belki de,
siyah mürekkebi bitmiş olmalıydı yazarın ve
kırmızıyla yazmıştı Paris’teki ilk yazısını.
Bu mutluluğunun içinde yine Kara Mürekkep’i
hatırlayıp, kuyruğunu uzattı ve yazının
en başında ağlamaya başladı.
Şimdi her taraf kırmızıya dönüşmeye
başlamıştı. Bunu gören yazar; en kısa zamanda
daha kuru mürekkepli bir kalem alması
gerektiğini, söyledi kendi kendine.
Ah, Kara Mürekkep olsaydı ne de güzel
yazardı beni kâğıda, diye içinden geçirdi P.
Şimdiden özlemeye başladı onu. Günlerin,
zamanın nasıl geçeceğini düşündü. Ölmek
yoktu harflerin kaderinde, belki yazarı ölünce
o da son sayfada yaşamayı kabullenip, yanlış
mürekkebe âşık olmanın cezasını çekerdi.
Sayfanın başında kös kös otururken birden
Kırmızı Mürekkep:
– Sen ne üzgün bir P’sin. Daha önce Fransız
alfabesinde böyle üzgün bir P görmemiştim.
Neden böylesin? Diye sordu.
– Ben başka bir alfabeden yeni geldim
Kırmızı Mürekkep. Orada hiç önemli bir yere
sahip değildim. Böylesinin daha iyi olacağını
sanmıştım ama kendi mürekkebimi özlüyorum.
– Anladım P. Ben seni en güzel şekilde
yazmaya çalıştım ama biliyorum tutamam
ilk mürekkebinin rengini. Onun rengi neydi
peki?
– Siyahtı o Kırmızı Mürekkep. Ve her kelimenin
sonunda beni, aşkı B’ye dönüştürüyordu
kavisleriyle. Bu bana her seferinde öyle acı
veriyordu ki, artık dayanamadım ve asla B’ye
dönüşmeyeceğim bir alfabeye gitmeye karar
verdim.
*
Kırmızı Mürekkep P’nin başından geçenleri
az çok anlayabilmişti. Yeni alfabesinin şokunu
henüz atlatamadığının da farkındaydı.
Bu yüzden onunla konuşup arkadaş olmaya
ve birazcık da olsa yaşadıklarını ona unutturmaya
çalışıyordu.
Başka alfabeden gelen harflerin haletiruhiyesi
hep böyleydi ama P daha çok bir aşkın
meylettiği bir kara bahta boyun eğmişti. Çok
da sık vurmuyordu hüznünü dışarı. Diğer
harflerle muhabbet etmeye başlamıştı bile. Ve
hatta bütün harfler, sürekli yanına kondurulan
A ile arasında farklı bir ilişki geliştiğini
söylüyorlardı. P artık ağlamıyor, Kırmızı
Mürekkep bu yüzden kâğıda dağılmıyor ve
yazar da söylenmeyi bırakıyordu. Böylelikle
her gece çok güzel bir harf cümbüşü içinde
kâğıda geçiyordu yazarın günlüğü.
Bazı sayfalardan bir gül yaprağı çıkıyordu.
Yazarın, sevgilisinden aldığı güldü bu. Günler
geçtikçe kuruyordu ama harflerle kurduğu
muhabbetten öyle mutluydu ki… Harfler de
farklı âlemlerden gelmiş olan bu misafire çok
iyi davranıyordu. İşte böyle sürüp gitmeye
başlamıştı P’nin Fransız Alfabesi’ndeki hayatı.
Ama bazı geceler oluyordu ki gök Kara
Mürekkep gibi koyulaşıyordu. Böyle zamanlarda
dayanamıyor, elinde olmadan ağlayıveriyordu
P. Yazar ise sabah kalktığında sayfayı
o halde görünce şaşırıp kalıyordu. Sonra
yine Kırmızı Mürekkep’e hayıflanıp, başka
bir mürekkep almak bahsini açıyordu kendi
kendine. Bu yüzden P harfi bazı zamanlarda,
Kırmızı Mürekkebe karşı kendini suçlu hissediyordu.
Çünkü biliyordu mürekkeple gül
yaprağı arasındaki aşkı ve mürekkep onun
yüzünden her an ayrılabilirdi gül yaprağının
kokusundan.
*
Yine kopkoyu ve P’nin Kara Mürekkep’i
hatırlayıp bütün sayfayı kırmızıya buladığı
bir geceydi…
Bütün harfler birlik olup P’yi susturmaya
çalışmıştı, ama kendini tutamıyordu, olmadı.
Sonunda yazar, yatağından kalkıp durumu
gördü ve siyah bir mürekkep almak için
dışarı çıktı. P ve diğer harfler; Gül Yaprağı ile
Kırmızı Mürekkep’in vedasını seyredip ağlamaya
başladılar. Kırmızıya bulanan sayfadan
taşan Kırmızı Mürekkep masaya doğru yayılmaya
başladı. Tam bu sırada yazar dışarıdan
gelip mürekkep kutusunu bırakmıştı defterin
yanına.
Herkes, korkulu bir heyecanla, gözleri
dolu dolu akmaya meyilli bir şekilde bekledi;
kaleme çekilen siyah mürekkebin kâğıda
dökülüşünü…
Ve yazar, Kırmızı Mürekkep’i masadan
temizledi. Ellerini yıkamak için gittiği banyodan
döndüğünde, kalemi eline aldı… Mürekkeple
bulanmış olan sayfayı sıyırıp yeni bir
sayfa açtı kendine.
P’nin heyecandan kalbi atıyordu.
Siyah yazılmayalı günler olmuştu ve “yine
ağlayacağım” diye düşündü, şekil almaya
başlarken kağıdın üstünde.
Sonra şaşa kaldı P…
Bu koku, bu ahenk, bu yayılış…
Kara Mürekkep’ti bu! Yanına bütün kesme
işaretlerini toplayıp P’nin ardından yola çıkmıştı
ve işte tükenmeden bir Fransız Alfabesi’nde
bulmuştu onu.
Bu kadar gecikmiş olmasının nedeniyse
bir sürü alfabe dolaşmak zorunda kalmasıydı.
*
P’nin gidişinden sonra Kara Mürekkep değişmeye
başlamıştı. B’ye sürekli “P’nin neden
alfabeyi terk edip gittiğini” soruyordu. Bu
soruların fazlalığına dayanamayan B, Kara
Mürekkep’i terk edip gitmişti. Kara Mürekkep
işte o an, yalnız kaldığında anlamıştı;
durmadan B’ye dönüşse bile yıllardır kendisini
terk edip gidemeyen P’nin değerini.
Hem P olsaydı, Kara Mürekkep ne zaman
istese dönüşürdü diğer harfe. Çünkü mürekkeP’ten
bir parçaydı P.
P’nin hasretini çekip değerini anlayan
Kara Mürekkep önce Arap Alfabesine gitmişti.
Harflerin yazılış şekillerinin orada çok
farklı olduğunu bilmiyordu ve İstanbul’dan
Riyad’a öyle uzun bir yol kat etmişti ki. Baktı
ki P, bu alfabenin hiçbir kelimesinde değil.
Ondan sonra Orta Asya’ya, Orhun Kitabeleri’ne
gitti. P gösterişi severdi, bundan dolayı
bir anıtı tercih etmiş olması büyük bir ihtimaldi.
Ama ne yazık ki Göktürk Alfabesi’nin
çizgileri arasında da bulamadı P’nin ahenkli
eğimlerini. Oradan yolunu Rusya’ya çevirdi,
ardından Almanya, İngiltere, İtalya, derken
sonunda Fransa’ya varmıştı ve buraya geldiğinde
her yerde ahenkle dans eden P harflerini
gördü.
P mutlaka bu alfabede olmalı, diye geçirdi
içinden ve yazar çantalarında başladı P’yi
aramaya.
Sonunda koyu, karanlık bir gecede, penceresi
altından geçtiği bir evden geldiğini duydu
P’nin sayfalar arasındaki hıçkırıklı sesini.
Ve kırmızı bir yağmur yağmaya başladı sanki
başından aşağı.
P’nin o evde olduğunu öğrendiği günden
beri en yakındaki kitapçıda Kara Mürekkep
satılan bir kutunun içine girdi ve o evde
kalan yazarın kendisini almasını beklemeye
başladı.
Nihayet bir sabah vakti çıkageldi yazar.
Siyah bir mürekkep almak istediğini söyledi.
Kitapçının elleri yaklaşıyordu rafa doğru. İlk
onun bulunduğu kutuyu seçmeyebilirdi, başka
bir siyah mürekkebin rengine boyanabilirdi
P. Bunun korkusuyla kutuyu devirmemek
için kendini zor tuttu Kara Mürekkep.
Ve kitapçının kendini kavrayan ellerini
hissettiği andan itibaren inanmaya başladı;
bir mürekkeple bir harfin, kâğıtta süzülüp
giden yazılma sesi ardındaki aşkına.
*
Yazar evine geldi, Kara Mürekkep’i masanın
üzerine koydu. Defterin sayfasını açtı ve
ellerini yıkamaya gitti.
Kara Mürekkep, kendisiyle başlayacak
olan yeni bir yazının hemen öncesinde etrafına
bakında ve gördü kırmızıya bulanmış P’yi
ve onun sayfaları mahveden hüznünü!
Şimdi heyecanla bekliyordu, günler sonra
P’nin kelimenin en başında arz-ı endam
etmesini ve kâğıtta nasıl duracağını merak
ediyordu.
Yazar geldi. Uzun ince kaleminin içine
Kara Mürekkep’i çekti. İlk birkaç damlayı
tekrar şişenin içine akıttıktan sonra, başladı…
P’nin, öne doğru meyilli kıvrımından,
gözlerini çizmeye…
P’nin şekli, gerçek hâlini almaya başlıyordu.
Ve P hemen tanıdı Kara Mürekkep’i; öyle
güzel çiçekler açmaya başladı ki P’nin başında.
Yazar ise kendi kendine; Kara Mürekkep’in,
Kırmızı Mürekkep’ten daha çok yakıştığını
söylüyordu bu sayfaya. P’nin ardından
çektiği ve aşkın da altını çizen kuyruğun
kıvrımına, özenle çiçekler çiziyordu.
*
İşte böyleydi Kara Mürekkep ile P’nin aşkı.
Günlerce sürmüştü… Sevgiliden alınmış
gülün yapraklarından yapılmış gül kokulu
ayıraçların, içinde dolanıp her sayfasında
dans ettiği kitabın sonuna kadar.
Ve bir sevdalı mürekkep, artık sevdiğini
kaybetmemek ve aşkının hiçbir vakit tükenmemesi
kararıyla;
Kara Mürekkep’in içindeki P’nin “B”ye
dönüşebileceği vakitlerde, kesme işareti kullanması
gerektiğini anlamıştı. Bu işe şimdi,
hemen başlamıştı.
Ve artık, P ile özel bir isim olmuştu Kara
MürekkeP.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir