Sahipli Köpeğin Not Defteri

Çığlık atar gibi konuşan kız beni
daha yavruyken şimdi yanında yaşadığım
adama vermişti. Bu uzun boylu
sıska adam yalnızdı ve evi de çok küçüktü.
Dolayısıyla işe gittiği zaman küçücük
bir balkona hapsoluyordum.
Neredeyse gün boyu bu daracık ve
havasız balkonda kalmak hiç hoşuma
gitmiyordu. Sabahtan öğlene kadar
çok güneş alıyor, camekânla kapalı
olduğu için de bu cam fanusun içinde
adeta pişiyordum. Güneş gittikten
ancak iki üç saat sonra nefes alabiliyordum.

Akşamüstü yani.
Sonra uzun sıska adam geliyor beni
çıkarıyordu. Bacaklarım tutulduğu
için mecburen o küçük evin içinde
dört dönüyordum. Benim bu hareketli
halim onun çok hoşuna gidiyordu.
Onunla oyun oynadığımı zannediyordu.
Umursamıyordum. Çünkü beni
sevdiğini biliyordum. Üstelik kendince
saklamaya çalışsa da halime üzülüyor,
yalnız bıraktığı için suçluluk
duyuyordu. O da yalnızdı ama işe gittiğinde
birileriyle karşılaşıyor ve vakit
geçirebiliyordu. Ama ben ne kendi
cinsimle karşılaşma imkânına sahiptim
bu balkonda, ne de başka biriyle…
Sıska adam işten döndüğünde hemen
yanıma geliyor, balkona yaydığı
ve benim mecburen pislettiğim gazeteleri
değiştiriyordu. O sırada ben hemen
balkondan çıkmak istiyordum.
Buna müsaade ediyordu. Ama önce
ayaklarımı kontrol ediyor ve ıslak bir
bezle siliyordu. O balkonu temizlerken
ben küçük evin içinde koşturuyor
ve biriken enerjimin verdiği rahatsızlığı
atmaya çalışıyordum.
Mamamı, suyumu değiştiriyor, balkonda
işi bitince makaralı tasmayı
boynuma geçiriyordu. Ve “Hadi bakalım,
gidiyoruz” diyordu.
Asansöre biniyorduk sonra. Çünkü
çok yüksek bir apartmanın en üst katında
kalıyorduk. Dört bloktan oluşan
sitenin yeşil alanına çıkıyorduk. Bunu
beni gezdirmek ve hava aldırmak için
yapıyordu. Sıska adamın yanında geçirdiğim
zamanın en güzel anlarıydı
doğrusu bu gezintiler.
Ben hoplayıp zıplarken güvenlik
görevlileri geliyor, sıska adamla sohbet
ediyorlardı. Bir yandan da beni
izliyor ve seviyorlardı. Nasıl sevmesinler;
ben çok sevimli küçük bir “golden”
dım. Sevmek ve sevilmek genlerimden
taşıyor. Bana bir adım atana,
ben uçarcasına gidip sarılmaya çalışıyordum.
Bunu hiç düşünmeden yapıyordum.
Zaten biz düşünemiyoruz
insanlar gibi. Bu halimi “yılışıklık”
sayanlar olduğunu biraz daha büyüdüğümde
anlayacaktım. Ama önemli
değil. Ben canlıların yaydığı enerjiyi
görebiliyorum. Üzgün olanların sevgiye
ihtiyacı var. Sevinçli olanlar da
daha çok sevilmeyi hak ediyorlar. Dolayısıyla
her halükarda koşturup sevgi
yumağı oluşturmaya çalışmak benim temel içgüdüm.
Aslında beni ve cinsimizi
“sevgi budalası” diye de adlandırıyorlar. Olsun.
Belki doğru. Ama bu asil bir budalalık bence.
Sıska adam elinde sıktığı zaman ses çıkaran
bir oyuncakla iletişim kurmaya çalışıyor, onu
öttürdüğü zaman yanına gitmemi istiyordu.
Kırmıyordum onu. Çünkü uzaklaştığım zaman
endişeleniyordu. Sizin için endişelenen birisi
varsa, onu asla üzmemelisiniz.
Aslında bizim kedilerle de bir meselemiz yoktur.
Oynamak isteriz sadece ama onlar korkup
kaçar ve biz de peşlerinden koştururuz. İyi niyetimizi
bir türlü anlatamayız.
Neyse lafı uzatmayayım. Sıska adama verilişimi
ve onun yanında geçirdiğim bir kaç ayı iyi
hatırlıyorum. Ama öncesine dair hafızam bulanık.
Sizin anlayacağınız şekilde söylemem gerekirse
bebekliğime dair ilk bir kaç ayı bir türlü
hatırlayamıyorum.
Esas maceram sıska adamdan ayrılışımla
başlıyor. Artık o da küçük balkonda mutlu olmadığımı
görüyor ve kendisi de mutsuz oluyordu.
Bunu bana balkondayken başımı okşayarak
bir kaç defa anlatmaya çalıştı. Aslında kendi
kendine konuşuyordu. Ne kadar iyi anlayabildiğimi
bilmiyordu. Elbette biz köpeklerle siz
insanlar aynı dili konuşmuyoruz. Ama sizin kelimelerinizin
ifade ettiği duyguların yaydığı bir
enerji var. Yani sizi duymasak bile… Yani içinizden
konuşsanız bile biz o enerjiyi okuyabiliyoruz.
İşin sırrı burada. Belki düşünemiyoruz ama
sizi anlıyoruz.
Bir akşamüstü sıska adam her zamankinden
biraz daha erken döndü eve. Balkonu temizledi.
Sonra hemen dışarı çıkmadık nedense. Tüylerimi
taradı. Sonra büyük odada epey oyun oynadık.
Biraz üzgündü. Ayrılık vaktinin geldiğini
anlamıştım. Ayrılacaktık. Ama bu ayrılık benim
için ne anlama gelecekti, tam kestiremiyordum.
Sokağa atmazdı beni. Merhametliydi. Henüz
bu kadar küçük olduğum için… Ve sokakta yaşamaya
uygun bir cins olmadığım için bunu yapmazdı
bana.
Başka birine verecekti mutlaka. Öyle olmalıydı.
Ama kime? Veya kimlere? Yeni sahiplerim
nasıl insanlar olacaktı? Beni sevecekler miydi?
Buna şüphe yok gerçi. Severlerdi elbet. Ama hak
ettiğim ilgiyi ve bakımı gösterecekler miydi?
***
O akşamüstü sıska adam işi zorlaştırmadı.
Kendi adına da, benim adıma da…
Hızlı bir devir teslim ve vedalaşmadan sonra
iki adamın arabasında yeni evime doğru yol alıyordum.
Daha sessiz olan yeni sahibimdi ve evdekilerin
beni görünce ne kadar çok sevineceklerinden
ve seveceklerden bahsedip duruyordu.
O arka koltukta yanımda oturmuştu. Ben de
arka koltukla ön koltuk arasındaki ayak konan
yerde duruyordum. Göz göze geliyorduk bazen.
Sıcacık bakıyordu bana. Bu içimi ferahlatmıştı.
Neden sonra öğrenecektim insanların bazılarının
köpekleri hava atmak için, başkalarına
karşı daha cesaretli olmak için veya sırf kendi
egolarını tatmin etmek için beslediklerini…
Kimi yalnızlar ise, yalnızlıklarına çare olarak
yanlarında kedi veya köpek besliyorlardı.
Benim adıma olabilecek en güzel şey olmuş
ve bahçeli bir evde sıcak bir ailenin vazgeçilmez
bir ferdi haline gelmiştim.
Biz köpeklerin iletişim kurma çabalarının
nasıl işe yaramadığını daha sonra detaylı anlatırım.
Ama burada özetlemek istiyorum ki, insanlar
havlamalarımızı ve ulumalarımızı yani
çıkardığımız sesleri anlamaya uğraşmıyorlar.
Üstelik insanlar için “düşünme” kabiliyeti de
bahşedilmişken. Ya yoldan bir yabancı geçiyordur
ve ona havlıyoruzdur. Ya da karnımız acıkmıştır
veya susamışızdır. Böyle düşünüyorlar.
Yani akıllarına ilk geldiği gibi. Ön yargıları var.
Bize üzgün olmayı, can sıkıntısını, arkadaş arzusunu
yakıştıramıyorlar.
Bahçeli evde ilk defa hemcinslerimle temas
kurma fırsatım oldu. Bunun pek iyi bir başlangıç
olduğu söylenemez. Çünkü demir kapının
arkasından gelen sesler hiç de hoşuma gitmemişti.
Kaba ve tehditkar bir üslupları vardı:
– Şu kapı açık olacaktı da gösterecektim ben
ona… Yemek bulma derdi yok. Taşlanma derdi
yok. Sığınma derdi yok. Bak kulübesinde mışıl
mışıl uyuyor. Bir de köpek olacak. Köpek dediğin
anında tepki verir. Her şeyi hisseder ve vaziyet
alır. Hırsız gelse buyur edecek.
Diğeri onun kadar kaba değildi:
– Yürü boş ver. İşimize bakalım. Benim hala
karnım aç. Nasıl olsa bir gün denk getiririz…
Daha fazla dayanamayıp kulübemden çıktım
ve çıkıştım:
-Ne o ileri geri konuşuyorsunuz. Ne biçim köpeklersiniz
siz?
Bir an ürktüler. Homurdandılar. İri ve daha
kaba olanı ağzından salyalar akarak demir kapıya
yüklendi:
– Bu kapının arkasından konuşmak kolay.
Hanım evladı. Köpeklerin yüz karası. İki lokma
ekmek için boynunuza tasma takıyorsunuz. Yalaka
köleler…
Ben tam cevap vermeye hazırlanıyordum ki,
bahçenin ışığı yandı. Sahiplerimden biri sesleri
duymuş olacak ki, kapıya çıktı. Evin kapısı
açıldığı anda o yüksek perdeden atıp tutan iki
hemcinsim çoktan toz olmuşlardı. Ben de sanki
bir şey olmamış gibi kulübeme doğru ilerledim.
Fakat çok canım sıkılmıştı. Evet, sokaklarda yaşayan
binlerce ırkdaşım olduğunu biliyordum
ama bize karşı bu kadar düşmanlık beslediklerini
doğrusu tahmin etmiyordum.
O günden sonra fırsatını bulunca kaçmayı
çok düşündüm. Yalakalık ve kölelik yakıştırması
ağırıma gitmişti. Fakat kaçınca ne olacaktı?
Madalya mı takacaklardı. Neticede evet
boynumda bir tasma vardı ve bu beni rahatsız
etmiyordu. Çünkü ait olduğum evin fertlerinin
tamamı beni çok seviyorlardı ve ben de onları
seviyordum. Aslında ben herkesi ve her şeyi çok
seviyordum. Veya sevmeye hazırdım. Boynumda
tasmayla beni dolaştırmaya çıktıklarında,
beni serbest bırakmama sebeplerinin benden
korkanlara karşı bir tedbir ve mecburiyet olduğunu
biliyor ve bunu bile anlayışla karşılıyordum.
Hele başı boş ve kaba köpeklerin saldırı ve
korkutmalarını düşününce insanlara hak vermiyor
da değildim.
Neticede onlar kendilerine yaklaşan bir varlığın
iyilik için mi, kötülük için mi yaklaştığını
çoğu zaman çözemiyorlar.
Görme kabiliyetleri sınırlı.
Bazılarının hisleri ise yok denecek kadar az.
Bunları insanları kötülemek için söylemiyorum.
Yaradılışları böyle. Düşünüyor olmaları
bile problem. Çünkü ön yargıların esareti altında
düşünmek, düşünmek değildir…
Böyle düşünmek boş yere endişelenecek sonuçlar
üretmektir.
Veya işe yaramayacak zoraki iyimserlikler…
Onun için biz düşünemeyiz belki ama…
Anında hissederiz.
Hem de doğru hissederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir