Hikaye: Şehitler Ölmez

16 Aralık 2016

Herkesin etkilendiği, unutamadığı,içinde kaldığı sürece hatıralar biriktirdiği yerler vardır.
Kırklareli’nin Vize ilçesidehem ilkokulu okuduğum vehem de bende derin izler bırakan bir beldedir. En başta, tarihîzemin üzerine kurulmuş bir şehirdir burası. Ve burada zaman yavaş akar, insanlar acele etmez. Burada kaldığın müddetçe; birikmiş kültür ve yaşanan hayatın içinden, dilediğin malzemeyi biriktirebilirsin.

2012 senesinin Temmuz on beşinde, daha önce kararlaştırdığımız üzere, Muammer abi ile Ali Kaya arkadaşımı Kırklareli – Vize – Değirmenköy üçgeninde seyahate çıkardım. Bu seyahatteki amacım, bende derin izler bırakan Vize ve çevresini bu güzel insanlara bir nebze de olsa anlatabilmekti.
Vize, çocukluğumun geçtiği yer olduğundan neredeyse cadde sokak gezdik. Tarık Akan’lı“Pehlivan” filminin çekildiği mahalleden geçerek Vize Kalesi’ne çıktık. Küçük Ayasofya diye de anılan Gazi Süleyman Paşa Camii’ni gördük. Beş seneye yakın oturduğumuz evin önünden geçerek, yazları buz gibi, kışları da ılık akan dört oluklu kaynak suyunda yüzümüzü yıkadık.
Ve ardından, yakın zamanda yaşanmış gerçek bir hikayeyi yerinde anlatmaya gelmişti sıra.

*
Develi, Vize’ye dört beş kilometre mesafesi olan küçük bir köy. Ona ulaşmak için ayçiçeği tarlaları arasından geçiyoruz. Yolun yarısına varmadan, çocukluk arkadaşım Adnan’ı kaybettiğimiz noktayı gösteriyorum önce. Köyün girişindeki ağaçlar yola gölgesini düşürmüş… Etrafında iki üç kahvehane ve muhtar odasının bulunduğu köy meydanına geliyoruz.
Hemen yakındaki camiye vardığınızda da…
İşte “onlara” varıyorsunuz…
-Onlar kim!? diye soruyor Muammer abi merakla.
Köy camiinin kapısı önünde, gözlerim ufka… gönlüm de maziye, yaşadığımbir hatıraya dalıyor…
…..
Karşısında oturan hanımı, kızı ve küçük oğlu, Recep Hoca’nın çayından bir yudum almasını bekliyordu. Önce burnuna yaklaştırıp kokusunu içine çekti çayının, sonra bir yudum aldı.
Anlatacağı şeylerin onu çok etkilediği belliydi… Söze nasıl başlayacağına bir türlü karar veremiyordu. Sonunda, yavaş yavaş ve herkesin gözlerine bakarak anlatmaya başladı:
-Her ne sebeple bilinmez… Camide kılınan teravih namazı biter,tesbihat ve duayı beklemeden çıkmaya karar vermiş kızcağız. Kadınların namaz kıldığı asma kattan inip alelacele terliklerini giymiş.Cami kapısının tam karşısındaki evde oturuyormuş zaten. Dışarıya çıkınca, cemaatin dikkati dağılmasın diye, caminin kapısını yavaşça kapatmış. Dış kapıya doğru adımını attığında, işte “onu” karşısında görüvermiş!Esmer, kara yağız bir askermiş gördüğü… Düz haki renkli bir elbiseyle karşısında dikiliyormuş.
Kızcağız korkmuş, telaşlanmış, heyecanlanmış, eli ayağına dolaşmış olarak tam arkasını dönüp tekrar camiye kaçacakken, asker;
“Bacım!Korkmayasın…Diye seslenmiş ona.
Sana zarar verecek değilim. Bir şey isteyeceğim sadece!”
Bu sözü işitince kız duraklamış. Ona doğru yarım yamalak baktığında, asker devam etmiş sözüne:
“Biz, şu çalılığın altında yatan iki askeriz. Köyün gençleri uygunsuz işler yapıyorlar, afedersin buraya su filan döküyorlar, çöp atıyorlar. Biz ayak altında kalmaktan rahatsızız. Şimdiye kadar caminizde bizlere bir Fatiha okumadınız. Bundan sonra okursunuz. İmam efendiye söyle de, bizi, buradan aldırsın.” demiş.
…..
Recep Hoca çayından bir yudum daha alarak devam etti:
-Bir iki saniye sessizlik olunca kızcağız etrafına bakınmış… Kimseler yok!
Sonra arkasındaki cami kapısının açıldığını duymuş. Cemaat duayı bitirmiş, çıkıyormuş. Bir yandan titriyor,diğer yandan da hoca efendinin çıkmasını bekliyormuş kenarda.
Sonunda imam da çıkmış dışarı cemaatten üç beş kişiyle birlikte. Kızcağız o zaman, heyecan içinde, başından geçeni anlatmış…

*
Odadakilerin, çaylarına bile dokunmadan kendisini dinlediklerini görünce, anlatmaya devam ettiRecep Hoca:
– Sabah olunca imammuhtara gitmiş. Muhtar, imam ve kızın ailesi hep birlikte önce,köyden müftülüğe gelmişler… Sonra da mülki amirlere ve de askeriyedetugay komutanına haber verilmiş.
Öğle namazından sonra bir manga asker, tugay komutanı, müftü, mülki amirler ve köylüler hep birlikte caminin bahçesinde gösterilen yeri kazmaya başlamışlar. Toprağın büyük bir kısmını da elleriyle aldıktan sonra,gerçekten de, o kara yağız delikanlı ile arkadaşına ulaşmışlar!..
…..
Burada durakladı Recep Hoca.
Elinin titremesine mâni olamayınca çay bardağını da elinden bıraktı.
Sesi çatallandı. Gözlerinden iki damla yaş süzülüverdi.
– Elbiseleri üzerindeymiş askerlerin… Tüfekleri yanı başlarındaymış… Fişeklikleri, süngüleri, mataraları bellerindeki palaskalarına takılıymış… Ve hatta, birisinin boynundan birisinin de göğsünden taze kan sızmaya devam ediyormuş!..

*
Ağzından çıkan sözler ile gözlerinden yuvarlanan yaşlar birbirini takip eder olmuştu Recep Hocanın.Sesi titreyerek sözlerine devam etti:
-İkindi namazını müteakip şehitlerin gömüleceğini duyunca,benim caminin cemaatinden birkaç arkadaşla beraber biz de gittik Develi köyüne. Çok ama çok kalabalıktı. Caminin avlusu bir yana köy meydanı bile dolmuştu. Cenazeye gelenler nerede yer buldularsa, orada saf tuttu.
O anda oturduğu sedirden kalkıp, yeniden cenaze namazına durur gibi ayağa dikildi Recep Hoca.Artık gözyaşlarından fırsat buldukça konuşabiliyordu:
– Kalabalıktık. Çok kalabalık… Görmüyorduk, ama hissediyorduk. Sadece biz yoktuk orada. Aramızdaydılar. Beraber tekbir getiriyorduk onlarla… Melekler… Meleklerle beraber saf tutmuştuk, cümle şehitlerle… Göremiyorduk ama biliyorduk, hissediyorduk, oradaydılar…
Âminlerini, mırıldanmalarını duyuyorduk sanki…
Namaz bittiğinde ağlamayan, tekbir getirmeyen yoktu.

*
Recep Hoca sedire yavaşça oturdu.Hanımı ve kızı da usul usul ağlıyordu. Bir kıpırtı oldu yanı başında. Baktı, küçük oğlu da ağlıyordu. Kucağına çıkıp, yanaklarından süzülen gözyaşlarını silerken;
“Ne olur ağlama baba, beni de ağlatıyorsun” dedi.
Bu sefer de Recep Hoca oğlunun gözyaşlarını sildi.
– Bu üzüntüden ağlamak değil Süleyman Efendi… Bu sevinçten, bu hikmetten ağlamak oğlum. Gün gelir bu şehitleri hatırlar, sen de hislenir, ağlarsın inşâallah!

*
Bir zamanlar o muhteşem kalabalığın, cenaze namazlarını kılıp defnettikleri iki Balkan şehidinin ayak uçlarına ilişiyoruzkıymetli misafirlerimle birlikte.
Karslı şehit İsmail oğlu Hüseyin ve Kayserili şehit Hasan oğlu Ali’ye Fatihalar, İhlaslar okuyoruz.
Muammer abi ve Ali Kaya’ya tıpkı şimdi olduğu gibi, seneler sonra bile anlatabilecekleri bir hatıra bıraktığım için memnun oluyorum. Onlarda memnun olmalılar ki, ıslak gözlerle bana teşekkür ediyorlar.
Kırklareli’nin Vize ilçesine bağlıDeveli köyünde yatan bu iki Balkan şehidi, uzakta da olsanız,bütün şehitlerimizle birlikte, sizlerden Fatihalarınızı bekliyorlar.

NOT:
Bu yaşanmış hikâyede ismi geçen isimlerden, emekli Recep Eldeniz hoca efendi, Keşan’a yerleşti, hanımı Ayşe anne ile orada yaşıyor ve eskisi kadar olmasa da gene sağa sola koşturup duruyor.
Bilgisayarlar konusunda uzman olan Ali Kaya Silivri’de, en büyük sucuk fabrikalarımızdan birinin Bilgi İşlem bölümünü yönetiyor.
Yazar, çizer ve gazeteci olarak tanınan Muammer Erkul, son üç yıldır yayıncılığa başladı ve Dîvanyolu dergisini çakarıyor.
Babasının gözyaşını silen küçük Süleyman Efendi ise Çorlu’da deri sektöründe çalışıyor.

divanyolud-36-suleyman-eldeniz-2 divanyolud-36-suleyman-eldeniz

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir