Şiirin Acımasız Düşmanları

Şiir bugün yüzde kaçımızın gündeminde?
Kaçımız onunla alakadarız? Mesela kaçımız
geçen hafta veya geçen ay bir şiir kitabı aldık
veya en azından iki üç şiir okuduk? Eskiden
şiir, hemen bütün sohbetlerimizi, muhabbetlerimizi
süslerken şimdi bir günde hatta bir yılda
ağzımızdan kaç tane mısra veya beyit çıkıyor?
Bu sayıları tespit etmeye kudretimiz olsaydı
ortaya çok komik ve vahim bir tablo çıkaracağımızdan
emin olunuz. Zira, gerçekten, ‘durum
vahim’. E tabii şiirin o kadar çok düşmanı varken
vaziyetin böyle olması haktır.
-Şiirin düşmanları mı dediniz?
-Evet. Böyle bir şeyi duymamış olabilirsiniz,
duymuş da olabilirsiniz. İsterseniz şöyle başlayıverelim:
Efendim; internet şiirin düşmanıdır. Bilgisayar
şiirin düşmanıdır. Televizyon şiirin düşmanıdır.
Cep telefonu şiirin düşmanıdır. Makine
şiirin düşmanıdır. Motor şiirin düşmanıdır.
Çamaşır makinesi şiirin gaddar düşmanıdır!
Otomobil şiirin düşmanıdır. Uçak şiirin düşmanıdır.
Velhasıl-ı kelam; hayatı deli gibi yaşatan, hızla
akıp giden, hızlı hızlı akıp giden ne varsa, hayatın
diğer güzellikleriyle beraber, şiirin de düşmanıdır.
Şiir tefekkür demektir. Fikretmektir. Teennî
etmektir (lügate müracaat lütfen!). Hayal etmektir.
Uçmaktır. Kaybolmaktır.
Eskiler, Sevinç Çokum’un ifadesiyle, “zamanı
yudumlayarak içen” mübarek insanlardı. Sırf
zamanı yudumlayarak içmekte bile mübareklik
bulmam, benim aşırı mübalağa ettiğime değil;
nasıl rezil ü zelil; nasıl bereketsiz bir çağda
yaşadığımıza delildir.
Burada kısaca değinmezsek bu yazının eksik
kalacağı bir mevzu var. Şöyle ki; 1909 yılında,
İtalyan şair Filippo Marinetti, Paris’te “Le Figaro”
gazetesinde “Fütürizm Beyannamesi”-
ni yayınlayarak Fütürizm akımını ortaya attı.
Kendisinin belirttiğine göre Fütürizm’in; şiirde;
korkusuzluğu, isyanı, makinacılığı, saldırganlığı,
savaşı ve yumruğu yüceltmek; şiiri makinalaştırmak
(makinayı şiire sokmak); bütün
müzeleri, kütüphaneleri, akademileri yıkmak;
halkı galeyana getirip şantiyelerin, tersanelerin,
köprülerin, lokomotiflerin ve uçakların şiirini
söylemek gibi acayip gayeleri vardı. Hatta
Türkiye’de Nazım Hikmet adında bir şair bu
uğurda
“trrrrum…
trrrrum…
trrrrum!
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!” şeklinde şiirler bile
yazdı. Aşağı yukarı her insan, Fütürizm Beyan

namesi’ni ve yukarıdakine benzer şiirleri okuyunca,
bunların ancak ‘safsata’ diye tavsif olunabilecek
fikirlerle dolu olduğunu görecektir.
Zaten Fütürizm, hiç de uzun ömürlü olamamış
ve çoktaan ölüp gitmiştir. O yüzden üzerinde
daha fazla söz söylemeye gerek yoktur. Geçelim.
Eskiden televizyon yoktu, iyi ki yoktu, keşke
hiç olmasaydı (Sen de başlama ihtiyarlar gibi,
demeyin. Ben ihtiyar değilim.) Eskiden adeta
mermi hızıyla hareket eden arabalar yoktu, iyi
ki yoktu, keşke hiç olmasaydı. Diğer canavarlar
için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Keşke hiç
olmasalardı. Keşke, keşke, keşke. Ama keşkeler
para etmiyor; olan olmuş bir kere, girmişler
hayatımıza, daha doğrusu basmışlar hayatımızı
bir asırda, baskın yapıp işgal etmişler, şiir miir
dinlememiş, acımamışlar, dağıtmışlar ortalığı!
* * *
Zamanımızda şiir yazanların şiir okuyanlardan
fazla, hele şiir kitabı alanlardan kat kat fazla
olduğu gerçeği. İşte şiire başlayan herkesi, yüzüne
şırannk! diye vurarak karşılayan acı hakikat.
Andre Billy, “Muasır Edebiyat” kitabında
“ Sür’atli bir otomobil gezintisinin bize temin
ettiği kendimizi unutma imkanlarını lirik veya
mersiyeci şairlerden istemek ihtiyacını daha
az duyuyoruz.” diyor. Gerçekten öyle mi? Hadi
saklamayalım, öyle. Hatta bugün durum daha
da kötü. Neden böyle? Zamanımızın klasik sorularından
biri: neden şiir okunmuyor? Aslında
az önceki iktibasta cevabın bir kısmı var. Ama
biz bir önceki paragrafa dönelim.
Televizyon karşısında film izleyen bir adam.
Belki yetmiş seksen seneye ancak sığabilecek
vekaayi’i iki saat gibi kısa bir sürede yaşayan,
daha doğrusu yaşamış gibi olan bu adamdan
ümidi kesiniz, şairler! Zira bu adam itidali elinden
çoktan kaçırmış ve artık bir müpteladır.
Rahata müpteladır, sefahate müpteladır, sırf
süflî zevkleri tatmine müpteladır. Üstelik sadece
televizyon değil, internet, cep telefonu ve
saire de esir etmiştir bu adamı. Ondan tefekkür
etmesini mi bekleyeceksiniz? Geri durun!
Gidip, bu adama, cesaret edip, sorunuz; cevabını
tahmin etseniz de, cesaret edip, sorunuz:
“Tefekkür ne demektir?”
Elbette ki, arkasına yaslanıp, pantolonunu yukarı
çekip, kendinden emin bir ifadeyle “Tefekküüür,
öyle bir nimet ü kıymettir kii…” diye
başlayan cümleleri sıralamayacak. Bunu siz
de biliyorsunuz. Verip verebileceği cevabı da
biliyorsunuz. Buraya yazmaya gerek yok. Zira
bellidir. Onun o taraklarda bezi yoktur. Hatta
‘o taraklar’ı hiç görmemiştir bile. Şiir onun
için, ilkokulda ezberlediği birkaç kıtadan başka
bir şey ifade etmez. Tefekkür, onun kapısının
önünden, ancak dolmuşa yetişmek için koşarak
geçmiştir.
Ona, şiir miir, tefekkür mefekkür lazım değil;
para lazım para! Boşuna dolanıyorsunuz buralarda,
şairler! Bu adam -hani komşusu Mustafa
efendi bile araba almış ya, hani apartmanda
arabası olmayan bir tek kendisi kalmış ya!- araba
alacak. Para kazanıp araba alacak. Hani ….
günleri televizyonda çıkan bir yarışma var ya,
işte ona katılıp voliyi vuracak ve eve arabayla
dönecek.
Böyle işte bu adam. Tefekkürü, şiiri sevemiyor.
Bizim böyle anlattığımız bu adamı, Beşir Ayvazoğlu
şöyle tarif ediyor: “Ürettiğinden daha
fazlasını tüketen, eşyaya gittikçe daha fazla
bağlanan, çalışmaktan arta kalan zamanını,
otomatizmin sıkıntısından kurtulmak amacıyla
eğlence endüstrisinin emrine verdiği için
kendisiyle başbaşa kalamayan, kalbine dönecek
zamanı bulamayan bir insan tipi.” (Beşir Ayvazoğlu,
İslam Estetiği ve İnsan, Çağ Yayınları)
Burada apaçık bir hakikati söylemek zorundayız:
Bu adamdan memleketimizde milyonlarca
var! O yüzden siz bakmayın onu şamar oğlanına
çevirdiğimize, tek değil o. Onun pek suçu yok.
Peki o zaman suçlu kim? Evet, suçlu aramak en
büyük zevklerimizden biri. Nasıl olsa biz değiliz
ya. Başkasının üzerine yıkmak kolay bir iş ya.
Hayır, ‘asıl suçlu biziz’ falan demeyeceğim, öyle
anlamayınız. Asıl suçlu elbette biz değiliz. Tabii
ki suçumuz yok değil. Ama bu halde asıl suçlu
değil, tâlî suçluyuz (lügat!).
Asıl suçluyu işaret eden parmaklar bu defa bizi
değil o modern dünyayı işaret ediyor. Hatta
daha cesurca söyleyişle, makine kafalı Batı’yı
işaret ediyor (Batı Medeniyeti demeye vicdanım
müsaade etmedi.).

Hayatın ‘şaftını kaydıran’, şîrâzesini dağıtan,
ahengini pâymâl eden, hayatı düpedüz rayından
çıkaran Batı Mede… -tevbe estağfirullah-
Batı, son teknoloji bombalarıyla havaya
uçurduğu diğer kıymet(li)lerimizle beraber,
şiirin bu topraklarda binlerce yıl süren daimiyetini
ve kaimiyetini de havaya uçurdu. Bu konuda
Batı’ya kaşlarını çatan sadece biz Türkler
değiliz tabii. Neredeyse bütün akvâm-ı beşer
bizimle aynı şeyi yapıyor.
Dünyaya maalesef ve maal-ızdırab, hâkim olan
Batı zihniyeti, insanı, kitleler içinde yapayalnızlığa,
avareliğe ve kapkaranlığa itti. Batı’nın
bu hareketi tabiatiyle yeni bir edebiyatı doğurdu.
Doğurdu doğurmasına ama bu edebiyat,
insanın yalnızlığını ve avareliğini teşhis ve
tasdikten öteye geçemedi, naçizane fikrimizce.
En azından edebiyat sahasında, insanlığı
kurtaracak hamleler yapılamadı, yapılamıyor.
Tabii ki ses çıkaranlar oluyor. Fakat Batı’nın
gürültülü hâkimiyetinin yanında cılız kalıyor
bu sesler.
Şimdi, bu asrın şairine ve edibine -eğer büyük
kitlelere ulaşmak… ulaşmak marifet değil, onların
kalbine işlemek istiyorsa- düşen şey, yola
çıkmadan evvel yolu temizlemektir. Bardağa
su koymadan önce içini silmektir. Oturmadan
önce, oturacağı yeri temizlemektir. Kısacası,
dişlilerin arasına sıkışan şiiri kurtarmaktır.
Muhakkak ki “Def’i mefâsid celb-i menâfiden
evladır.” Bu kaideden asla bihaber dolaşmamalı
bu asrın şairi ve edibi.
İnsanlar bunu istiyor, bunu bekliyor.
Ve artık, bu sessiz ve yalnız insanlar yığınından
sıyrılıp, yüksekçe bir yere çıkıp, iki eli ağzın iki
yanına dayayıp, sanat manat demeden bu dünyayı
külliyen yutmaya çalışan tröstlere, biraz
da şairane bir öfkeyle, avazımız çıktığı kadar
bağırmak icap ediyor. Bağırmak evet!
“İnsan bir çay kaşığı değildir! İnsan, başkalarının
hayatını kıvamlı hale getirmek için dört
dönen, didinen sefil bir çay kaşığı değildir! İnsan
ruhtan (evet ruhtan!) ve etten ve kemikten
yaratılmıştır, insandır!”
İşte böyle!.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir