SIR

“Hepsini çöpe atın” demişti Filiz
hanım dişlerinin arasından adeta
tıslar gibi. Sonra kısık bakışlarıyla
geriye kalan diğer eşyaları baştan
aşağı süzmüş ve hepsinden iğrenir
gibi rahatsız bir yüz ifadesiyle;
“Kalanları da eskici gelip alacak
zaten, bir daha gözüm hiç birini
görmesin” diye mırıldanıp kaçarcasına
dışarı çıkmıştı.
Annemle odanın ortasında, önce
duvarı boydan boya kaplayan bir
rafın üzerinde dizili çöpe atılacak
kitaplara ve eskiciye layık görülen
diğer eşyalara baktık. Henüz onaltı
yaşımdaydım ama o yaşta bile o güzelim
yazı masasının oymalı ahşap
işçiliğinin sıradan bir şey olmadığını
hissediyordum.

Tek kişilik karyolanın
başlığı bile bir sanat eseri
gibi görünüyordu. Yerdeki halının
bir benzerini o güne kadar görmediğime
yemin edebilirdim. Duvardaki
saatten, küçük bir sehpanın üstündeki
minicik bir bibloya kadar her şey sade ama
kesinlikle göz alıcıydı. Biraz toyluk, biraz da
gençliğin verdiği ukalalıkla;
“Bu kadın kesin aklını kaçırmış, dedim
anneme. Bunlar hiç eskiciye verilir mi?”
Sözlerinden ziyade, gözleriyle konuşan
annem bana net bir “kes sesini” bakışı attıktan
sonra işe koyuldu.
Annem evin gündelikçisiydi. Haftada bir
gelir, köşe bucak temizler, parasını peşin alır,
çıkar giderdi. O gün yardımcı olmak üzere
beni de yanında getirmişti. Duvardaki yağlı
boya tabloları indirmekle işe başladık. Filiz hanımın
önceden tedarik ettiği büyük karton kutulara,
gazete kâğıtlarına sardığımız ufak tefek
eşyaları istifliyorduk. Odanın bir köşesindeki
iki kapılı dolabı açtığımda içinin boş olduğunu
gördüm. Odanın sahibi artık her kimse ondan
geriye pek bir şey kalmamış gibiydi.
Sahi kimdi bu odanın sahibi?
“Kitapları topla” emri annemden geldi.
Filiz hanımın çöpe layık gördüğü kitapları
bir bir karton kutulara dizerken içim cız
ediyordu. Sanki bir suç işleyecekmişiz gibi
huzursuz bir duygu gelip içime yerleşmişti.
Her bir kitabı alıp çöpe götürmek üzere
kutuya bırakırken kalbimi sıkıştıran suçluluk
hissi iliklerime kadar yayılmaya başlamıştı.
Kitaplar o kadar kıyılamaz, o kadar kutsal
kılınmıştı ki o yaşlardaki benliğimde.
“Yapamam, diye fısıldadım kendi kendime.
Ölsem de çöpe atamam hiç birini!..”
Beni sessizce dinledikten sonra, gözleriyle
onaylamıştı annem düşüncelerimi.
“Haklısın olmaz, demişti belli belirsiz
fısıltıyla. Sonra inanılmaz pratik zekâsıyla
çözüverdi meseleyi.
“Kitapları, arka sokaktaki tanıdık hurdacı
Halit amcanın dükkânına taşı, çöpün yanına
da içi gazete kâğıtları dolu birkaç koli bırak,
Filiz hanım anlamasın.”
Eskici, neyse ki Filiz hanımdan önce geldi.
Saklayamadığı bir sevinçle, eşyaların her birini
fena halde döküntü bir kamyona yükledi.
Buradan çıkıp doğruca bir antikacı dükkânına
gideceğinden nerdeyse emindim.
Eskicinin hırıltılı kamyonu evden uzaklaşırken
derin bir nefes aldım. Hurdacı Halit
amcanın dükkânına taşıdığım kitap kolilerinden
birinin içine sakladığım gizli sırrım açığa
çıkmamıştı, aksi takdirde annem canıma
okurdu. Ona göre onursuzca bir hırsızlık sayılacak
hareketim, bana göre kutsal bir amaca
hizmet ediyordu.
Yanılmamışım ve bu gün de hala aynı
fikirdeyim, iyi ki onu kurtarmışım.
Artık hayatımda, Hurdacı Halit amcanın
dükkânından bin bir güçlükle eve taşıdığım
kitaplar ve annemden saklamak konusunda
ölümüne özen gösterdiğim sırrım vardı. Kitap
okumayı her zaman çok severdim, okulun
küçük kütüphanesinden edindiğim bilindik
yazarların klasik eserlerine hayli aşinaydım.
Ama bu kitaplar başkaydı, bambaşkaydı. Her
biri adeta beni alıyor, bilgiyle besliyor, büyütüyor,
geliştiriyor ve başka biri yapıyordu.
Bunu sadece ben değil beni tanıyan pek çok
kimse de dile getiriyordu.
Zaman zaman o odayı ve kitapların sahibini
düşünüyordum. Annem ona dair kısa
ve öz “hiç bir şey bilmiyorum” diyordu. O işe
başladığında oda zaten boşmuş ve kimin odası
olduğuna dair kimseden bir şey duymamış.
Ama içimdeki his onu bulacağımı fısıldıyordu
bana ve o müphem soru yine gelip yuvalanıyordu
dimağıma, sahi kimindi o oda?
Meslek seçimim ailemi gururlandırmış,
mahallenin tek okuyan kızı olarak benden
sonrakilere misal verilmek üzere “Avukat
hanım” olarak yeni işime başlamıştım.
Annemin de onayıyla evden ayrılıp yeni
bir düzen kurmam çok zor olmadı.
Kıyafetlerim, kitaplarım ve herkesten gizli
yıllar yılı sakladığım sırrımla yeni evimde
sakin, düzenli hayatıma başladım.
“Fil hafızalı” derdi annem bana. Çocukluğuma
dair öyle inanılmaz detaylar hatırlardım
ki; annem, en ince hesapla bile üç yaşıma varmadığımı
söylerdi anlattığım olaylar sırasında.
Hafızam etrafta da ün yaptığından, beraber
büyüdüğüm arkadaşlarım kendi hayatlarına
dair hatırlayamadıklarını bana sorarlardı.
İhtimal ki bu yüzden; bir filin iriliğindeki
hafızamın, detayları saklama ve vakti gelince
hemen ortaya çıkarma özelliğinden parçaları
birleştirmek hiç zor gelmemişti bana.
Dava on yıllıktı, resimler de o yıllardan
kalmaydı.
İsimlerden biri de bana çok tandık çıkmıştı.
Davacı, Filiz Doğukan’dı.
Eskici geldiğinde kapıyı ben açmıştım.
Adam gözlerine bir yaklaştırıp bir uzaklaştırdığı
kâğıttan okuduğu ismi zar zor çıkarmıştı.
“Filiz Doğurgan’ın hanımın evi mi?”
demişti.
Ben pervasız bir kahkaha koyuverip gülmek
üzereyken, annem arkamdan bitmiş;
“Doğukan olacak o kardeş, tövbe tövbe!”
diye adamı içeri çağırmıştı.
İsimden neredeyse emindim. Ama resimler,
beni yıllar öncesinin o gününe ve o odanın
detaylarıyla hatırladığım halısının tam
da üzerine götürüyordu. Arkadaşımın ricası
üzerine incelemek üzere aldığım dava dosyası,
hayatımın son on yılına etki eden gizemli
odanın sahibine açılan bir anahtar olacaktı.
Yıllar yılı aklımın bir köşesinde yer edinen
soru, sonunda cevabına ulaşacak mıydı?
Dava bana ait değildi. Sadece fikirlerimi ve
ilişikte, muhtemel düzenlemeleri tavsiye ettiğim
birkaç notla geri iade ettim arkadaşıma.
Ancak biliyordum, hissediyordum, hiçbir
şey sebepsiz değildi. Önümdeki küçük kâğıtta
yazılı isim ve adres beni ona çağırıyordu.
Gitmeliydim, hem de en ufak bir tereddüt
bile duymadan, hemen.
İtiraf etmeliyim ki onu milyon kere hayal
etmiş olmalıyım.
Odadaki eşyalardan yola çıkıp sürdüğüm
izler, beni hep orta yaşlarda, kitap okumaktan
bitap düşmüş yorgun gözlerini çevreleyen
kalın camlı gözlüklerle bir taburede oturmuş
yağlıboya tablolar yapan yaşlı bir adama götürüyordu.
Ne büyük bir yanılgı, ne hazin bir tahminmiş.
Dava dosyasındaki kimlik bilgilerine göre,
benden iki yaş büyüktü sadece.
“Buyurun, bu taraftan” diyor orta yaşlı bir
kadın, önümden yol gösterirken.
Hayli eski binanın, kıvrıla büküle yukarı
uzanan merdivenlerini çevreleyen zarif
tırabzanlarına tutunup soluklanıyorum bir
an. Üçüncü kata ulaştığımızda uzunca bir koridorun
sonundaki odanın kapısında duraklıyoruz.
Derin bir nefes alıyorum. Elimdeki
çantada ağırlığını daha da fazla hissettiğim
sırrıma son bir defa bakıyorum.
Hala aynı fikirdeyim; adi bir hırsızlıkla
suçlasam da zaman zaman kendimi, yine de
doğru olanı yaptım, iyi ki yaptım…
Birden gülmeye başlıyorum.
Aynı anda gözlerimden boşanan yaşlar ise
çok saçma tabi ki… Allah kahretsin, kendimi
hiç bu kadar aptal hissetmemiştim!
Ama onu, pencere önünde arkasından ışık
vururken, simasını gördüğüm an hissettiğim
duygular da bu kadar karmakarışık işte!..
O da gülümsüyor. İçten, sessiz, huzurlu
bir gülümseyiş bu…
Hemen hiç konuşmuyoruz. Ben çantayı
usulca odadaki üç eşyadan biri olan masanın
üzerine bırakıyorum. Orta yaşlardaki bakıcı
kadın, işaret ederek;
“Açayım mı” diyor.
Üzerinde neredeyse hiç saç kalmamış
başını iki yana sallayarak;
“Hayır” diyor.
Odadaki üç eşyadan biri olan, beyaz örtü
altına gizlenmiş yatağı göstererek oturmamı
işaret ediyor. Hiç konuşmuyoruz. Dava dosyasında
okuduğum adını mırıldanmak istiyorum
ona, dostça ve arkadaşça ama sesim kısılmış
gibi, kelimeler boğazımda düğüm düğüm.
Birkaç adımda masaya yaklaşıyor.
Siyah deri çantanın fermuarını usulca
aralıyor. Annem odadan dışarı çıkmıştı. Hayranlıkla
ellerimi üzerinde gezdirdiğim yazı
masasının alt tarafında bir detay fark ettim.
Bu bir kapaktı. O kadar ustalıkla gizlenmişti
ki, orada gizli bir bölme olduğu kimsenin
aklının ucundan bile geçmezdi. Ama benim
meraklı parmaklarım keşfetmişti işte o gizemi.
Bölmeyi kolaylıkla araladım ve gümüşi
parıltısı göz alıcı kutuyu elime aldım. Üzerine,
alelacele yazıldığı belli olan küçük bir not
kâğıdı yapıştırılmıştı.
“Lütfen bunu saklayın, bir gün mutlaka
alacağım” yazıyordu.
Annem her an gelebilirdi, çok hızlı bir
karar verdim ve onu Hurdacı Halit amcanın
dükkânına bırakacağım kitap kutusuna
atıverdim!
Emanete hıyanet edilmezdi. Bu bir emanetti
ve içinde ne olduğunu pek çok zaman
merak edip, birkaç defa “acaba kilidini
kırsam mı” diye aklımdan geçirsem de, her
seferinde vazgeçtim. İrice bir kitap büyüklüğündeki
gümüşi işlemeli, antika görünümlü,
inanılmaz güzellikteki bu kutuyu yıllarca,
içindeki sırla muhafaza ettim.
Ne de olsa sahibi “bir gün mutlaka alacağım”
demişti.
Ona ulaşmak neredeyse imkânsız gibi bir
şeydi. Filiz hanım ve akrabaları bu konuda
kesin ve kati kurallar koymuştu. Gözlerden
çok uzaklarda, bu eski yapının kısmen
onarılmış katındaki küçük odada, üç temel
eşyayla sınırlandırılmış bir hayatı yaşamaya
mahkûm bırakılmıştı. Kanunlar onu hiç bir
hapishaneye uygun bulmuyordu ama ailesi
suçunu sabit gördüğünden hak ettiği cezayı
bu şekilde çektiriyordu mutlaka.
Çantanın içinden ağır hareketlerle çektiği
kutuyu masaya bıraktıktan sonra, boynunda
asılı ince bir zincirin ucundaki anahtarı kilide
sokuyor. İncecik bir “klik” sesinden sonra kilit
açılıyor. Kutunun kapağı hemencecik, hiç
zorlanmadan yukarı doğru kalkıyor. İçinden
koyu kırmızı, kadife bir muhafaza çıkıyor.
Orta yaşlı bakıcı kadın ve ben pür dikkat
bekliyoruz.
Saniyeler adeta sağdan soldan çekiştirilerek
uzatılıyor sanki, zaman geçmek bilmiyor,
biz bekliyoruz.
Aşağı yukarı bir milyona yakın tahminim
vardı. Kitap, resim, hatıra defteri, antika bir
madalyon, gizli bir hazine haritası, hatta ve
hatta bir cinayet aleti bile olabilir, diye düşünmüştüm
yıllar yılı ama bir topaç kesinlikle
aklımın ucundan geçmemişti.
Tahtadan, renkleri solmuş, basit bir oyuncak
saklıydı içinde.
En azından benim için basit görünümlü
değersiz bir tahta parçası.
Ama sahibi onu alıp göğsüne sımsıkı bastırdıktan
sonra gözyaşlarıyla ıslanan yanağına
sürdü. Mutluydu, hem de çok mutluydu ve
bunu anlamak hiç zor değildi.
Hemen arkamızda aralık duran kapıdan
giren ve birkaç saniye masanın başında mutluluk
gözyaşları döken adama bakan Fırat
Bey, bana usulca “dışarı gelin” işareti yaptı.
Birlikte dışarı çıktık, koridorun biraz ilerisindeki
tenha bir köşede durakladık. Aralarındaki
inanılmaz benzerlik, kardeş olduklarını
fazlasıyla belli ediyordu.
“Murat, her şeye rağmen sezgileri çok
kuvvetli bir insandır. Sizi çağırdığını düşünmekle
abartmıyorsunuz” dedi gülümseyerek.
Ailesinin kati kurallarına rağmen beni buraya
getirme yürekliliği gösteren bu adamın,
ağabeyine duyduğu inanç ve sevgisine saygı
duyuyordum.
“Onu bir daha göremeyeceğim değil mi?”
dedim, cevabını bildiğim bir soruyu yine de
sormaktan kendimi alamadığım, düşüncesiyle.
“Evet, bir daha göremeyeceksiniz. Böyle
olması daha doğru” dedi.
Geriye dönüp ona son bir kez bakmakla
gitmek arası bir ikilemde kaldığımı sezinleyen
Fırat bey, beni omuzlarımdan yönlendirerek
tekrar odanın kapısına getirdi. Aralık duran
kapıdan ona tekrar baktık. Elindeki topaca
dalan bakışları ve yüzündeki huzurlu gülümsemesi
dışında hiçbir tepkisi yok gibiydi.
“Gördüğünüz gibi o tekrar ait olduğu yere
döndü, şuurunun derinliklerinde kaybolmaya
mahkûm bir tutuklu olarak kendini
hapsettiği hücresine!”
Yaşandığı dönemde, ailenin ricasıyla gazetelere
yansıtılmayan, Murat Doğukan’ın hazin
hikâyesi tam olarak şöyleydi:
Babası ve üvey annesi Filiz Hanım ile yaşayan
Murat, nedeni bilinmeyen bir buhran
neticesinde babasının ölümüne neden olan
bir kazaya sebep olmuştu. Olay sonrası girdiği
şoktan kurtulamayan gencin aklî dengesinin
yerinde olmadığı kanaatine varılarak bir
hastaneye kapatılmasına karar verildi.
Ailenin girişimleri neticesinde, topluma
zarar verme ihtimalinin ortadan kaldırılması
için, bir bakımevinde muhafaza altına alınan
genç, on yıldan beri orada yaşamakta ve itina
ile bakılmaktaydı.
Beni ona ulaştıran dava dosyası ise, velayetinin
ve bakımının artık erkek kardeşi Fırat
Bey’e verilmesi hakkındaydı. Dava sonuçlanmış,
artık sorumluluğu onu hala çok seven ve
ondan hiç vazgeçmeyen kardeşine geçmişti.
Filiz hanım, yıllar yılı nefretle andığı üvey
oğlundan, geriye kalan son bağından da böylece
kurtulmuştu.
Tam ayrılmak üzereydik ki Fırat Bey ani
bir kararla geri döndü:
“Annemizin ona ölmeden önceki son doğum
günü armağanıydı topaç, dedi… Ondan
geriye kalan son hatıra olmasından dolayı
çok kıymet veriyor anladığım kadarıyla.
Ayrıca bilmenizde herhangi bir sakınca görmediğim
için söylüyorum ki; Murat, benim
inancıma göre babamızı, intihar teşebbüsünden
bir an önce yakalamıştı. Bu sonu engellemek
üzere yaptığı hamle başarısız olduğu
gibi, bu adi suç da üzerine yıkıldı. Başarısızlığının
verdiği vicdani sorumluluk, onu kendi
hapishanesinde bir mahkûm yaptı.”
Murat’ı bir daha hiç görmedim. Görebileceğimi
de zannetmiyorum.
Onunla aramızdaki bağın koptuğunu
hissetmek bazen üzüyor beni. O gizemli kutu
ikimizi hep birbirimize bağlıyordu.
Şimdi sadece kitaplar var. Onun, okuduğu
kitaplarla yoğrulmuş ruhunun derinliğini
besleyen satırlarda buluşuyoruz bazen.
“Eğer her şey çok farklı olsaydı, nasıl bir
hayatı olurdu acaba, nasıl bir insan olurdu”
diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Yine de sonuç hep; o köhne evin yıpranmış
odalarından birinde, kendini, kendi
verdiği cezaya mahkûm eden bir gençliğin,
günden güne solduğu, gerçeğine çıkıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir