Son yılında Sultân’ın Vedâsı

31 Ocak 2018

Ercümend Korkmaz

Sene 1918. İttihatçıların idâresinde can çekişen Osmanlı Devleti, “İleri ileri, haydi ileri, alalım düşmandan eski yerleri” güftesiyle savaşa sokulalı dört sene olmuştu. Osmanlı orduları, art arda vuku bulan mağlubiyetlerle çözülmüş, pâyitahtın işgâli bile konuşulmaya başlamıştı.

Savaş ilânını herkes gibi gazeteden öğrenmiş biri daha vardı ki, yaşanan fâcialar en çok da onu yaralıyordu. Günlerini, esir tutulduğu Beylerbeyi Sarayı’nda yeni mağlubiyet ve felâket haberleri alarak geçiren; birâderi Sultan Reşad’dan;

İstanbul tehlikededir, Bursa’ya geçmek için hazır olsunlar.” haberini aldığı günden beri;

Acabâ ben mi, yoksa devlet-i aliyye mi önce öleceğiz?” düşüncesiyle bitip tükenerek, tamâmen bîtâb hâle düşmüş olan 76 yaşındaki ihtiyâr ve yorgun sultan; gökyüzünü kızıla boyayan güneşin, Boğaz’ın lâcivert sularına aksederek batışını seyrediyordu. Belki de bu manzara, rüyâların şehri olarak isimlendirilen İstanbul’u ziyarete gelmiş bir yabancıyı güzel hayallerin kucağına bırakabilirdi; ama mevzu bahis olan bütün bir hayâtını, insanlığın ve Müslümanlığın son kalesi olarak gördüğü devletini ayakta tutmaya adamış bir padişahtı ve semâdaki kırmızılık, onun ruh aynasında, yetişmeleri için büyük bir gayret gösterdiği ve şu günlerde bozuk para gibi harcanarak acımasızca ölüme gönderilen evlâdlarının kanıydı.

Boğazın karanlık sularına gömülen o güneş, onun devletiydi.

Çığlıklarla uçuşarak etrafa dağılan o kuşlar, onun bîçâre milletiydi.

Ne kadar da tuhaf!

Ecdâdının “Saadet Kapısı” olarak isimlendirdiği bu şehir, şu anda cihân tarihinin gördüğü ve göreceği en bedbaht hükümdâra ev sahipliği yapıyordu.

...
Yazının tümü basılı dergimizde! ABONE olmak için lütfen TIKLAYIN

Etiketler:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir