Tık!

B ahçeye geldi, kuruyan ağaçları inceledik
geçenlerde. İlk fırsatta keseriz dedik
de, bilirim; ne benim işim biter, ne
de onun!
Çocukluğumuzdan tanışırız Kenan’la,
benden birkaç yaş küçük. Cüsse ise
dağ gibi, değme pehlivanlar ufarak kalır
yanında.
Zengindir ama boş oturduğunu görmedim.
Evi, bahçesi var, zevk için
meyve ağaçları yetiştirir. Kendi tarlalarında
çiftçilik yapar. Koca bir apartmanı
bitirdi yakında. Herkesi tanır.
Bütün tanıdıkların bahçelerini o biçer,
temizler. Otunu alıp evinde beslediği
hayvanlarına getirir. Bu işlerde yaktığı
mazotun parasını ya alır ya almaz. Son
bir yıldır servis çekmeye de başlamış,
yirmi otuz kişi tura/düğüne gidecekse
o götürüyor. Nasıl da çalışkan…
♥ ♥ ♥
Bahçenin işini yapacağız da, bir yandan
uzman arkadaşlar uyarıp duruyor:
“Bilgisayar, senin her şeyin demek. Sık
sık yedeklemek zorundasın. Güven olmaz,
tık diye durur, çöküverir. Sonra
pişmanlık fayda vermez!”
“Tamam, bu gece yapayım” dedim ama
karıştırdım bir şeyleri, iş uzadı. Yattığımda
sabah oluyordu. Öğlene doğru
uyandım. Komşu abla demiş ki;
“Gece yarısı, düğüncüleri geri getirmiş,
insanlar arabadan inerken, tık…
Kendisi, kapı önüne çöküvermiş!”
♥ ♥ ♥
Öğle namazına yetiştirdiler, tabutunun
üstüne montunu atmışlar. Aşure gecesi
toprağa girdi Kenan. Bu ne kalabalık
peki, maşallah, bunca insanın işine mi
koşmuş bu çocuk? Bin kişilik caminin
ancak kapısı ağzında kılabildim öğleyi,
bahçede ise cenaze namazı için bekleşen
yüzlerce kişi vardı.
♥ ♥ ♥
Bu “tık” meselesi, günlerce kafamı kurcaladı
durdu. Dedim ki; yahu bilgisayar
bir yana. Aman ha, tık dese şakası
yok bu işin!..
Hani, büyüklerin nasihati şöyleymiş:
“Allah insana ehlisünnet velcemaat itikadını
verdi, ne vermedi? Ehlisünnet
itikadını vermedi, ne verdi!”
♥ ♥ ♥
Tık demeden, bilgisayar çökmeden ne
öğrenmiş olmak istersin, yani nedir
doğru olan itikat?
Dergimiz Divanyolu, hep bunu anlatmaya
çalışıyor ya işte.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir